Tunceli'de plaj keyfi

TUNCELİ (AA) – Tunceli'de hava sıcaklıklarının yükselmesiyle şehre gelen yerli ve yabancı turistler ile kent sakinleri Munzur ve Pülümür çayı kıyısında oluşturulan doğal plajlara akın etti.

Su sporları ve doğa sporlarıyla son dönemde gündeme gelen Tunceli'de yerel işletmeciler tarafından çay kenarında oluşturulan plajlar, Türkiye'nin ünlü plajlarını aratmayan görüntülerine sahne oluyor.

Denizden yaklaşık 900 metre yükseklikteki Tunceli'de kar sularıyla beslenen her iki çayın kıyılarında serinleyen vatandaşlar, şezlonglarda güneşlenerek temiz havanın ve doğanın tadını çıkarıyor.

Munzur Çayı'nda ailesiyle tatil yapan Derya Göktaş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Viyana'da yaşadığını ve her yıl tatil için Tunceli'ye gelerek Munzur ve Pülümür çayında yüzerek dinlendiğini belirtti.

Tunceli'nin doğasının gezilip görülmeye değer bir yer olduğunu aktaran Göktaş, "Bir haftadır buradayım ve çocuklarımla beraber her yıl tatil için Tunceli'ye geliyorum. İnsanlar, doğa, temiz su, manzara çok güzel ve çocuklarım bu temiz sudan faydalansın diye her yıl mutlaka Tunceli'yi ziyaret ediyorum. İnsanlara da tavsiyede bulunuyorum. Tunceli gelip görülmesi gereken süper harika bir yerdir." dedi.

Tunceli'nin son derece huzurlu bir kent olduğunu belirten Göktaş, "Güvenli bir ortamda ailenizle çok güzel zaman geçirebileceğiniz bir memleket. İnsanlar aklındaki o soru işaretleri ve korkuları olmadan gelebilirler. Plajlar görüldüğü gibi çok kalabalık. Burası herkesin güvenle zaman geçirdiği güzel bir şehirdir." ifadesini kullandı.

Ela Naz, Tunceli'de insanların aileleriyle beraber çok güzel vakit geçirebileceğini bildirdi.

Tunceli'de tatilinin güzel geçtiğini vurgulayan Naz, "Her yer çok güzel cennet gibi. Her bir tarafı dağlarla çevrili ve ormanlar, yeşillikler var ve burası çok güzel." dedi.

Kentte acil tıp teknisyeni olarak görev yapan Mine Gidil, Tunceli'de 6 yıldır görev yaptığını ve çalışmaktan son derece mutlu olduğunu aktardı.

Fırsat buldukça her iki çayda da yüzdüğünü belirten Gidil, "Sıcak yaz günlerinde Pülümür Çayı'nda serinlemek şahane. Pülümür Vadisi'nin inanılmaz bir doğası var. İnsanlar şahane. Burada hiçbir sıkıntıyla karşı karşıya kalmadım diyebilirim. Güzel geçiyor burada zaman. Burada 6. görev yılım. Dönmeyi bile düşünmüyorum diyebilirim." dedi.

Kırgızistan'dan arkadaşlarıyla Tunceli'ye tatil için gelen Zalina Acil, Tunceli'yi ilk defa gördüğünü kenti çok beğendiğini ifade ederek, kendi ülkesine benzetti.

Advertisements

“Evliyalar şehri” Elazığ turist sayısını ikiye katladı

ELAZIĞ (AA) – FİKRET KAVĞALI – "Evliyalar şehri" olarak nitelendirilen, 4 bin yıllık geçmişe sahip, 13 medeniyetin izini bünyesinde barındıran Elazığ, turist sayısını ikiye katladı.

Tarihi, kültürü ve zengin mutfağıyla yerli ve yabancı turistlerin ilgi odağı olan Elazığ'ın turizmde yakaladığı ivme, tarihi Harput kentinin, UNESCO'nun "Dünya Kültür Mirası" geçici listesine dahil edilmesiyle taçlandı.

Lezzetli alabalığının yanı sıra Hazar Gölü, Hazarbaba Dağı Kayak Tesisleri, Keban Barajı, Çırçır Şelalesi ile geçen sene 200 bin turist çeken kent, bu yıl sadece 6 ayda 400 bin turisti ağırladı.

İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Demirdağ, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Elazığ'ın önemli ilim ve kültür merkezlerinden biri olduğunu söyledi.

4 bin yıllık geçmişi olan Elazığ'ın, 13 farklı medeniyetin hüküm sürdüğü bir medeniyet merkezi olduğuna işaret eden Demirdağ, bu kapsamda kentte çok güzel projelerin hayata geçirildiğini aktardı.

Demirdağ, şehirlerin ulusal ve uluslararası çevrede tanıtımının iyi yapılması halinde bunun karşılığının mutlaka alınacağına dikkati çekerek, bunun bir yansıması olarak, sadece 6 ayda, geçen senenin turist sayısının ikiye katlanmasından duydukları memnuniyeti dile getirdi.

"Elazığ, doğu ile batı arasında bir köprü görevi taşıması, çevresinde göllerin bulunması, insanların huzur bulduğu görüntüsüyle çok önemli turizm potansiyeli olan bir merkez." diyen Demirdağ, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Hükümetimizin verdiği destekler, Valiliğimizin öncülüğü, şehrimiz için çok önemli. Bölgenin en önemli yapılarından biri olan Harput Kalesi için kazı çalışmalarıyla beraber 10 milyon liranın üzerinde yatırım yapıldı. Ulusal ve uluslararası düzeyde Valilik öncülüğünde önemli fuarlara katıldık. İlimizde turizm açısından gelişimi, birlikteliğe, beraberliğe ve yapmış olduğumuz çalışmalara bağlıyorum."

– "Devletimiz her alanda çok önemli atılımlar yaptı"

Kentte otellerin doluluk oranının üst seviyelerde olduğunu anlatan Demirdağ, tanıtımın önemine değindi.

Çalışmaların, çok şey katacağına inandıklarını aktaran Demirdağ, insanların Elazığ'ı tanımaya başlayınca sevmeye de başladığını kaydetti.

Demirdağ, "Hedefimiz yüksek çünkü turizm açısından büyük potansiyelimiz var. Devletimiz son dönemde her alanda çok önemli atılımlar yaptı. Yatırım ve çalışmalar, büyük bir turizm potansiyeli arz edecek. Sağlık, inanç, kış ve yaz turizmi açısından her alanda potansiyelimizin olduğunu söyleme imkanına sahibiz. Bölgeyi kendine çekebilecek tatil imkanı sunabilecek çok önemli potansiyelimiz var." şeklinde konuştu.

Turizmde hedeflerinin büyük olduğunu dile getiren Demirdağ, tarihi Harput kentinin, UNESCO'nun "Dünya Kültür Mirası" geçici listesine dahil edilmesinin da büyük bir kazanım olduğunu vurguladı.

– Turist Yıldırım: "Herkesin gelip görmesini tavsiye ederim"

Kayseri'den gelen Muhammed Yıldırım, tarih görmek isteyenleri Elazığ'a davet ettiğini belirtti.

Mardin'den gelen Erdal Demireli, herkese Elazığ'ı görmelerini tavsiye ederken, İstanbul'dan kenti ziyaret etmek için gelen Derviş Eker, özellikle Harput'u çok beğendiğini anlatarak, Harput'un güzel bir havası olduğunu aktardı.

Eker, Elazığ'ın tarihi bir şehir olduğunun eserlerden anlaşıldığını dile getirdi.

Neşe Bakır ise ailece Adana'dan geldiklerini, Elazığ'ın bölgede çok güzel, turistik bir bölge olduğunu kaydetti.

Malatya'dan gelen ve Elazığ'ı çok beğendiklerini anlatan Yaşar Bozdoğan, kentin gezilip görülmesi gereken bir yer olduğunu vurguladı.

Hüseyin Topçu da sunulan hizmetlerle turist sayısının artacağına inandıklarını dile getirerek, bunun kente her açıdan kazanç sağlayacağını aktardı.

Cilalı Taş Devri'nden esinlenip “ilkel tekne” yapıyorlar

İZMİR (AA) – TOLGA ALBAY – İzmir'in Urla ilçesinde başlatılan bir deneysel arkeoloji projesi kapsamında Cilalı Taş Devri'nde kullanılan teknikle kayın ağacı kütüğünün içi yakılıp keskin taşlarla oyularak "ilkel tekne" inşa ediliyor.

Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Koray Alper'in "Milattan Önce 7 ve 6 binli yıllarda Anadolu Denizcilik Faaliyetleri" konulu doktora tezi kapsamında üniversitenin desteğiyle 360 Derece Tarih Araştırmaları Derneğinin Urla'daki deneysel arkeoloji merkezinde başlatılan proje ile binlerce yıl öncesine ait teknikle "ilkel tekne" yapılıyor.

Projeyle ilgili bilgi veren Alper, araştırmasına konu olan tarihlerin Batı Anadolu için Neolitik dönem olarak bilindiğini, popüler tanımıyla Cilalı Taş Devri olarak bilinen bu dönemde Anadolu kıyıları ile Ege adaları arasında deniz ticareti yapıldığına ilişkin çok sayıda veri olduğunu ifade etti.

Bu ticaretin deniz yoluyla nasıl yapıldığına, ne tip deniz araçları kullanıldığına ilişkin teorik tezler bulunduğunu aktaran Alper, bu tezleri deneysel uygulamalarla sınamayı amaçladıklarını kaydetti.

İnsanlığın ilk olarak sazlıklardan deniz aracı yaptığını, sonraki dönemlerde dalgalara ve rüzgara dayanıklı, kargo taşımaya imkan veren tekneleri geliştirdiğini anlatan Alper, "İnsanların kütüklerin üzerinde yolculuk ettiğine ilişkin fikirler vardı. Bunun doğru olmadığını ilk denememizde gördük. Önce ham tomruğu suya attık, üzerinde kürek çekmek mümkün değildi. O dönemde obsidyen veya çakmaktaşı dışında tekne yapımında kullanılacak malzeme yoktu. Taş aletlerle kütüğü işlemek için yakma tekniğini uygulamaya başladık." bilgisini verdi.

Kayın ağacı kütüğünün içinde kontrollü ateş yaktıklarını, köz sönmeden ucuna keskin taşlar bağlanan baltalarla oyma işlemine geçtiklerini belirten Alper, ateşi orta kısımda yakıp kenarlara aktardıklarını, fazla yandığını düşündükleri yerleri kazıyarak ya da suyla soğutarak kontrol ettiklerini kaydetti.

– Yunan adalarına seyahat edecekler

Közün karşısında çalışmanın çok kolay olmadığını, aletlerin ilkel olması nedeniyle de zorluk yaşadıklarını dile getiren Alper, çalışmanın gönüllülerin katkısıyla devam ettiğini, tam zamanlı ve sistemli bir program yürütemediklerini söyledi.

Alper, 4 metre uzunluğunda, 95 santimetre enindeki kütüğü tekne formuna getirmenin yaklaşık 2 ay alacağını tahmin ettiklerini belirterek, "Oyma işlemi bittikten sonra denize atıp dengesini kontrol edeceğiz. Gerekirse yandan bir denge çubuğu ekleyeceğiz. Bu tekneyle gelecek yıl kıyı şeridinde yapacağımız denemenin ardından Yunan adalarından birine geliş gidiş yapacağız. Böylelikle Neolitik Dönem ticaretini canlandırmış olacağız." dedi.

“Sayın Cumhurbaşkanımız sanatı destekliyor”

ESKİŞEHİR (AA) – Bir dönem TRT'de yayınlanan Seksenler dizisinde, "46'lık Basri" karakterini canlandıran sinema ve tiyatro oyuncusu Mehmet Elmas, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın sanatı desteklediğini belirterek, "Buna inanıyorum, görüyorum. Fakat benim derdim alt kademelerdekilerle." dedi.

Turne programı kapsamında Eskişehir'e gelen oyuncu Elmas, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Eskişehir'in sanata ilgisinin yoğun olduğunu vurguladı.

Elmas, küçük yaşta başladığı oyunculuk serüveninin kendisi için bir yaşam biçimi haline geldiğini belirterek, "Zorunlu eğitim aldığım dönemlerde önümde üç yol vardı. El becerileri üzerine eğitimime devam edecektim ki benim el becerim yoktur. Diğer ikisi ise muhasebe ve oyunculuk. Ben oyunculuğu seçtim." diye konuştu.

– "Ben zaten '46'lık Basri'nin ta kendisiydim"

Senarist ve yapımcı Birol Güven'in kendisini arayarak, "Seksenler diye bir dizi çekiyoruz, rolün var. Gel" dediğini hatırlatan Elmas, şöyle devam etti:

"Şimdi halı sahada top oynuyorsunuz. Galatasaray sizi, 'gel bizde oyna' diye çağırıyor. Büyük bir heyecan bu. Birol Güven'in yanına gittiğimde rol yapmama gerek kalmadığını öğrendim. Çünkü ben zaten 46'lık Basri'nin ta kendisiydim. Bana ekranda sesimi ve görüntümü görmek istediklerini söylediler. 'Anladım' dedim ve başladım. Bu durum bana rahatlık verdi. Bir kalıbın içine kısıtlanmamamı sağladı. Bir gün çekim esnasında, doğaçlama, ağzımdan 'aha buraya yazıyorum' diye bir laf çıktı. Pastacı Sami rolünü oynayan usta oyuncu Berat Yenilmez de o anda 'Yazma be ya' dedi. Yönetmen bu repliği çok sevdi ve bizim geleceği gören filozof rolümüz oturmuş oldu."

Elmas, Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın sanata çok önem verdiğine de değinerek, "Sayın Cumhurbaşkanımız sanatı destekliyor. Buna inanıyorum, görüyorum. Fakat benim derdim alt kademelerdekilerle. Sayın Erdoğan muazzam destekliyor fakat bir ilçenin Milli Eğitim Müdürü, bana, 'ne gerek var tiyatroya' dedi mesela. Altyapının düzelmesi lazım." ifadelerini kullandı.

– "En az tiyatro izlenen şehirlerden biri İzmir"

Memleketi İzmir'in sanat sevdalısı bir kent olarak görülmesine rağmen aslında gerçeği yansıtmadığını savunan Elmas, "Türkiye'de en az tiyatro izlenen şehirlerden biri İzmir. Şehir tiyatrosu yok. Biz oyun için salon alamıyoruz mesela İzmir'de. Devlet tiyatrolarının ara ara oyunları oluyor. Onun seyircisi de sanki başka bir oyun olursa gitmemek için şartlanmışlar gibi davranırlar. Gitmiyorlar yani başka bir özel oyuna. Bugün sanat dediğimde aklıma Eskişehir geliyor. Maalesef memleketim sanatı desteklemiyor." görüşünü dile getirdi.

Havacılıkta ilklerin adamı: Vecihi Hürkuş

İSTANBUL (AA) – İZZET TAŞKIRAN – Türk Havacılık ve Uzay Sanayii AŞ (TUSAŞ/TAI) tarafından üretilen yeni nesil temel eğitim uçağına adını veren, Türk havacılığında adını hep ilklere yazdıran Vecihi Hürkuş, vefatının ardından 49 yıl geçmesine rağmen Türk milletinin hafızasından asla silinmiyor.

Cumhuriyet döneminde zor şartlara ve çeşitli engellere karşın imzasını attığı "Vecihi" serisi uçaklarla, okulunda yetiştirdiği öğrencilerle tanınan Hürkuş, yaşadığı dönemde, "Ona kapıyı ver, üstüne çıkar, onu da uçurur." cümlesiyle tarif edildi.

Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşlarındaki askeri başarılarının yanı sıra milli üretime adadığı hayatıyla 21. yüzyılda bile adından sıklıkla söz ettiren Hürkuş, 18 Ocak 1896'da İstanbul'da doğdu.

Babası Ali Feham Bey'in o 3 yaşındayken hayatını yitirmesinin ardından annesi ile bazı akrabaların yanı sıra ağabeyi Hayrullah ve kız kardeşi Remziye ile yaşayan, bir süre amcası Ahmed Şekür Bey'in yanında kalan, daha sonra annesi ve kardeşleriyle Üsküdar'a yerleşen Vecihi Hürküş, çok hareketli ve zeki bir çocuk olarak çevresinde tanındı.

İlkokulu Bebek'te bitirdikten daha sonra Üsküdar'da Füyuzati Osmaniye Rüştiye ile Paşakapısı İdadisi'nde okuyan, sanata olan ilgisinden dolayı Tophane Sanat Okulu'nu tercih ederek buradan mezun olan Hürkuş, Balkan Savaşı'na eniştesi Kurmay Albay Kemal Bey'in yanında gönüllü katılarak, Edirne'ye giren kuvvetler içinde yer aldı.

Savaşın sonunda İstanbul Ordu Kumandanlığı tarafından Beykoz Serviburun'daki esir kampına kumandan olan ve her zaman "tayyareci" olmak isteyen Vecihi, yaşı nedeniyle ilk önce gittiği Tayyare Makinist Mektebi'nden küçük zabit (gedikli) olarak mezun oldu.

Birinci Dünya Savaşı'nda Bağdat Cephesi'ne makinist olarak gönderilen Vecihi Hürkuş, 2 Şubat 1916'da geçirdiği uçak kazasında yaralandığı için İstanbul'a gönderildi.

İyileştikten sonra gökyüzündeki hayali için hayatında çok önemli bir adım atan Hürkuş, Yeşilköy’deki Tayyare Mektebi’ne girerek ilk uçuşunu 21 Mayıs 1916'da icra etti.

– Uçak düşüren ilk tayyareci

Tahsilinin sonunda pilot diplomasını alan Hürkuş, 1917'nin sonbaharında Kafkas Cephesi'nde Rus uçağı düşürdü. Böylece Kafkas Cephesi’nde uçak düşüren ilk tayyareci oldu.

Bir hava savaşında yaralanan Vecihi, Ruslara esir olmadan önce düşmana teslim etmemek için uçağını yaktı.

Esir olarak gönderildiği Hazar Denizi’nde bulunan Nargin Adası’ndan Azeri Türklerinin yardımı ile yüzerek kaçtı.

Birlikte kaçmayı başardığı istihkam teğmeni Salih Bey ile 2,5 ayda Süleymaniye üzerinden Musul’a yürüdü. İstanbul'a geldikten sonra İstanbul Hava Müdafaa Bölüğü'ne tayin oldu.

İstanbul'un işgalinde, Harem'den gizlice kalkan bir gemiyle Mudanya’ya, oradan da sırasıyla Bursa ve Eskişehir üzerinden Konya’ya giderek, Kurtuluş Savaşı’na katıldı.

Kurtuluş Savaşı’nda "sivil pilot” olarak hizmet veren ve hiyerarşi açısından rütbesi yüzbaşı olan Vecihi Hürkuş, İzmir'deki Seydiköy Hava Meydanı'nı da işgal etti. Hürkuş, başarılarından dolayı TBMM’den üç defa takdirname aldı, kırmızı şeritli İstiklal Madalyası kazandı.

Akşehir’de Jandarma Komutanı Ratıp Bey’in kızı Hadiye Hanım'la evlenen Vecihi Hürkuş'un Gönül ve Sevim isimli iki kızı dünyaya geldi.

Kurtuluş Savaşı'ndan zaferle ayrıldıktan sonra Seydiköy’de açılan tayyare okulunda eğitim vermeye başlayan, İzmit Mıntıkası Tayyare Bölüğü'ne atanan Hürkuş, Binbaşı Fazıl'ın eğitim uçuşu sırasında düşüp yaşamını yitirmesiyle yeniden İzmir’e çağrıldı.

– Uçağa ilk kez "Vecihi" adı verildi

Kara ve deniz okulunda öğretmenlik yapan Hürkuş'un en büyük ideali havacılığın millileştirilmesiydi. Edirne’ye yanlışlıkla inen bir yolcu uçağına, teslim alınmasındaki hizmeti nedeniyle "Vecihi" adının verilmesi, tayyare yapma düşüncesini yeniden canlandırdı.

Hürkuş, savaş sırasında Yunanlılardan kalan uçak malzemelerinden yararlanarak projesini hazırladığı ilk uçağı "Vecihi K VI'yı yaptı.

Hürkuş'un, uçabilirlik sertifikası için toplanan teknik heyette tayyareyi kontrol edecek personel bulunamadı.

Sonunda teknik heyetten bir kişinin "Vecihi, biz sana bu lisansı veremeyiz. Uçağına güveniyorsan atla, uç, bizi de kurtar." şeklindeki sözleri üzerine 28 Ocak 1925'te "Vecihi K VI" ile ilk uçuşunu yaptı.

İzin almadan uçtuğu için cezalandırılmasının ardından ordudan ayrılan Hürkuş, Ankara'da Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün "İstikbal göklerdedir." hedefi kapsamında kurulan Türk Tayyare Cemiyeti'ne katıldı.

Halka havacılık sevgisini yaymak amacıyla bağış toplamak için bir madalya tüzüğü hazırlandı. Yapılan bağışa göre bronz, gümüş, altın ve elmaslı madalya verilecek, ayrıca 10 bin lira veren kişi, kurum, kasaba, ilçe veya ilin adı alınacak uçağa konulacaktı.

İlk uçağa burada yaşayan halkın katkılardan dolayı "Ceyhan" adının verilmesinin ardından Hürkuş, bu uçakla yurt içi bağış gezilerine çıktı.

Vecihi Hürkuş, ikinci kez Avrupa'ya gittiğinde Türk Tayyare Cemiyeti heyetiyle Almanya’da Junkers ve Rohrbach uçak fabrikalarını ziyaret etti. Türkiye’de anonim şirket halinde tayyare fabrikası kurmak isteyen Hürkuş, Fransa’da birçok uçak fabrikasında incelemelerde bulundu.

Milli Savunma Bakanlığı'nın Kayseri’de Tayyare Onarım ve Motor Anonim Şirketi'ne (TOMTAŞ) ait fabrika kurmak için anlaşmasının ardından gelen teklifi kabul ederek Almanya’ya giden Hürkuş, "Junkers A.20" uçaklarındaki eksikliklerin düzeltilmesi çalışmalarında yer aldı.

1926'da "Junkers A.35" uçağının tecrübe edilmesi görevini başarıyla yerine getiren Hürkuş, TOMTAŞ'ın 14 kişilik 3 motorlu "Junkers G.24", diğeri altı kişilik tek motorlu "Junkers F.13" yolcu tayyareleriyle Ankara-Kayseri arasında ulaşım uçuşları yaptı. 1927'de yapılan bu seferler ülkedeki ilk hava yolları uçuşları sayıldı.

Ankara'da 16 Eylül 1926'da yapılan Türkiye’de ilk paraşüt gösterisi sırasında Hürkuş’un kullandığı Junkers F-13 uçağından Alman paraşütçü Heinke'nin 700 metre irtifadan yaptığı atlayışı Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile birçok vatandaş izledi.

Başkent'te 1930'de düzenlenen Sanayi Kongresi'nde sergilenen, Vecihi Hürkuş'a ait yerli malı uçaklarının resim ve maketleri ile üstten kanatlı kapalı kabinli "Vecihi K-XI" tipi uçağın modeline ait minyatür yoğun ilgi gördü.

Yıllık izni boyunca Kadıköy’de kiraladığı bir keresteci dükkanında üç ay içinde "Vecihi XIV" uçağını yapan Hürkuş, ilk uçuşunu 27 Eylül 1930'da Kadıköy'ün Fikirtepe semtinde büyük bir kalabalık ve basın topluluğu karşısında yaptı.

Hürkuş, iki kişilik, tek motorlu spor ve eğitim uçağıyla Ankara’ya giderek, burada bir gösteri düzenledi.

– Sökülen uçak, Prag'a yollandı

Dönemin Başbakanı İsmet İnönü ve bazı komutanlar tarafından uçağı incelenen Hürkuş, uçabilirlik sertifikası verilmesi için İktisat Bakanlığı'na müracaat etti.

Ancak, "Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir." cevabını alan Hürkuş, bakanlık nezdinde yapılan girişimler sonucu istenen belgenin alınması amacıyla uçağın Çekoslovakya’ya gönderilmesine karar verdi. Gerekli izinleri alınan uçak, Ankara’da sökülerek demiryoluyla Prag’a gönderildi.

Hürkuş, 23 Nisan 1931'de Çek yetkililerden uçuş müsaadesini almasının ardından iki gün sonra bu ülkeden Türkiye’ye gelmek için yola çıktı.

Türkiye’ye 5 Mayıs'ta ulaşan Hürkuş, uçağın atıl kalmaması için Posta İdaresi ile "Ankara-Erzurum" ile "Ankara-İstanbul" arasında posta hattı kurulması için görüşmeler yaptı.

Türk Hava Kurumu'nun planladığı, Ankara’dan başlayarak, Aksaray, Konya, Manavgat, Antalya, Fethiye, Muğla, Aydın, Denizli, Uşak, Eskişehir, Adapazarı, İzmit ile devam eden ve Yeşilköy‘de başarıyla tamamlanan tura katıldı.

Yardımcısı makinistin işine son verilmesi ve yaşadığı bazı sorunlar nedeniyle kurumdan ayrılan Vecihi Hürkuş, 21 Nisan 1932‘de ilk Türk sivil havacılık okulu olan Vecihi Sivil Tayyare Mektebi'ni (VSTM) kurdu.

İkisi kız olmak üzere 12 öğrencinin kaydolduğu okul, Türk gençliğini havacılığa alıştırmak ve "tayyareci kuşaklar" yetiştirmek amacıyla eğitime başladı. Teorik ve uygulamalı olarak eğitim veren, büyük bir atölyesi bulunan okulun Kalamış’ta bir hangar ve uçuş alanı olarak kullandığı küçük sahası ile Fikirtepe'de uçuş alanları bulunuyordu.

İş adamı Nuri Demirağ'ın 5 bin lira bağışta bulunmasının ardından adı "Nuri Bey" olan "Vecihi XVI" kapalı kabin uçağını 1933'te yaptı.

Aynı yıl tek satıhlı "Vecihi XV" uçağını da bitiren Hürkuş, ikişer adet "Vecihi XIV", "Vecihi XV" ile "Nuri Bey-Vecihi XVI" uçaklarında öğrencileri birlikte İstanbul'da bir gösteri uçuşu yaptı.

– Okuluna diploma denkliği verilmedi

Öğrencilerinden Sait Bayav, Tevfik Artan, Muammer Öniz, Osman Kandemir, ilk Türk kadın tayyarecisi Bedriye Gökmen ve yeğeni Eribe'nin yalnız uçmayı başarmasına rağmen okul maddi sorunların yanı sıra yetiştirdiği öğrencilerin diplomalarına denklik verilmemesinden dolayı kapandı.

Vecihi Hürkuş, Atatürk'ün, Türk Hava Kurumu Başkanı Fuat Bulca'ya ilettiği, çalışmalarından faydalanması talimatına uyarak, yeniden Ankara'ya döndü.

Burada, başöğretmen olarak görev yapan Hürkuş, Etimesgut hangarlarını yaptı. Okulunda yetiştirdiği öğrenciler, Rusya’ya eğitime gönderildi.

Yeğeni Eribe‘nin 29 Ekim 1936'daki Cumhuriyet Bayramı törenleri provalarında paraşütünün açılmaması nedeniyle yaralanmasının ardından kaldırıldığı hastanede vefat etmesiyle sarsılan Vecihi Hürkuş, bir süre sonra mühendislik eğitimi için Almanya’ya gitti.

Hürkuş, Weimar Mühendislik Mektebi'nde bir buçuk yıl sonra da mezun oldu. Tayyare Makine Mühendisliği diplomasını almasının ardından Danıştay kararı ile mühendis ruhsatnamesine sahip oldu. Türk Hava Kurumu tarafından Van'a tayin edilince istifa ederek, kurumdan ayrıldı.

"Vecihi Havada" kitabını 1942'da yayınlayan Hürkuş, 1947’de Kanatlılar Birliği'ni kurdu. Türk Hava Kurumu'ndan "Magister" tipi bir öğrenim uçağı temin eden Hürkuş, kızı Gönül ile "Kanatlılar" adlı bir dergi çıkarttı. 1951'de beş arkadaşıyla birlikte havadan zirai ilaçlama yapmak üzere "Türk Kanadı" şirketini kuran Hürkuş, Sait Bayav ve Muammer Öniz ile İngiltere'den "Auster MK-V" tipi üç uçak aldı.

Hürkuş, bir yıl sonra bir firmanın mama reklamını yapmak için gittiği İngiltere'de "Percival Proctor V" tipi dört kişilik hafif turist tipi tayyareye sahip oldu. Bu tayyare ile değişik firmaların reklamını yapan Hürkuş, bebek maması ile puro sabunu gibi malzemeleri kağıt paraşütlerle uçaktan dağıtarak, farklı bir reklam faaliyetlerinde bulundu. Hürkuş Hava Yolları'nı 29 Kasım 1954'te kurarak, Türk Hava Yolları'nın seferden kaldırdığı uçaklardan sekiz tayyareyi banka kredisiyle satın aldı.

Sefer yapılmayan şehirlere uçuş koyma izni alamayan, bir süre gazete dağıtımı yapmak isteyen Hürkuş'un şirketi daha sonra kapandı.

Elinde kalan son uçağı "TC-ERK"i Maden Tetkik Arama Enstitüsü'nün emrinde kullandırarak, Güneydoğu Anadolu’da toryum, uranyum ve fosfat arama çalışmalarını yaptırdı.

Hayatının son dönemlerinde maddi sıkıntılar çeken Vecihi Hürkuş, Ankara’da anılarını yazdığı bir dönemde beyin kanaması geçirdi.

16 Temmuz 1969'da Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesi’nde hayata gözlerini yummasının ardından Ankara'daki Cebeci Asri Mezarlığı’nda defnedildi.

Hakkında yaşadığı dönem ve vefatının ardından önemine dair makale, şiir, şarkı sözü ve tiyatro oyunu yazılan Vecihi Hürkuş'un ismi birçok film ve dizide geçti.

Hayatından kesitlere yer verilen "Hürkuş: Göklerdeki Kahraman" isimli sinema filmi, 25 Mayıs 2018'de vizyona girdi.

Türk havacılığının önemli ismi hatıralarında hedeflerine ilişkin "Gezdiğim yabancı ülkelerde nasıl havacılığa başladıklarını nasıl atölyeler yaptıklarını çok iyi biliyordum. Her şeyden önce milli inanç ve teşvik bu yoldaki başarının tek çaresiydi. Ben de muvaffak olmak için buna muhtaçtım. Elimizden alınamayacak tek özgürlük tavrımızı seçme özgürlüğüdür. Ben Vecihi Hürkuş, bundan 88 yıl önce ülkemi kanatlandırarak soyadımı hak ettim. Benim özgürlüğüm milli bağımsızlığa tek yolun milli üretimden geçtiğine olan inancıma ömrümü vakfetmekti. Çünkü başkalarının kanatlarıyla uçmaya çalışanlar 'Hürkuş' olamazlar." açıklamasını yapmıştı.

Tayyareci Vecihi Hürkuş Müzesi Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Bahadır Gürer, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Soyadı Kanunu çıkmadan önce Hürkuş'un babasından dolayı Vecihi Feham olarak adlandırıldığını, 1930'lu yıllarda bitirdiği uçaklara "Vecihi Kartal" ismini ve imzasını koyduğunu belirtti.

– Soyadını "Hürkuş" yaptı

Gürer, kanun çıktıktan sonra bir dönem soyadının "Türküş" olarak kayıtlara geçtiğini, 1949'da ise soyadını "Hürkuş" olarak düzelttirdiğini söyledi.

Hürkuş'un onu en iyi ifade eden soyadı olduğunu dile getiren Gürer, Vecihi Hürkuş'un, başarılı projelerine rağmen her dönemde bazı zorluklarla karşılaştığını ifade etti.

Bahadır Gürer, yeni kurulan cumhuriyette her türlü gelişmenin önünün açılmasının beklendiğini aktararak, şunları kaydetti:

"Vecihi Hürkuş, döneminde kasıtlı ve kasıtsız engel veya engellemelerle karşılaşmıştı. Dolayısıyla bu engellemeler de belli bir döneme has değil. Yaşamı boyunca engellemeler devam etmiştir. Örneğin 1930'lu yıllarda uçak bir savaş aracı olarak algılanıyordu. Bu şekilde değerlendiriliyordu. Eğer Vecihi Bey, Kurtuluş Savaşı'nın üç takdirnameli kırmızı şeritli İstiklal Madalya sahibi bir kahraman olmasa bu kadarı da bile mümkün olmayacaktı ama 1920'li yıllarda 29 yaşındaki bir Türk gencinin uçak yapacağını kimse hayal bile edemezdi. Vecihi Bey, dönemine göre bilgisi, enerjisi ve çalışma gücü itibarıyla bunları yapabilecek bir insan olarak ortaya çıkmıştır. Baktığımızda ilk Türk otomobili Devrim 1961 yılında yapılıp yerde yürümeden 37 sene önce Vecihi Bey, 1924'te 'Vecihi K6' uçağını imal etmiş, tamamlamış ve 28 Ocak 1925'te de uçmuştur. Vecih Bey, bu ilk Türk uçağıyla uçtuktan sonra yarım maaşının kesilmiş olması ve 10 gün ev hapsi kararının verilmesi nedeniyle yine dönemi çok doğru değerlendirdi. 1925'te yayınlanan yazısında 'Biz asker olduğumuzu unutmuşuz, emre karşı gelmiştik.' diye bir değerlendirme yaptı."

Hürkuş'un yaşanananlar karşısında hoşgörü ve inancını asla yitirmediğinin altını çizen Gürer, engellemelerin onun bu yoldan döndürmediğini bildirdi.

Gürer, bu olayları dönemin koşullarına göre bilimsel olarak değerlendirilmesinin doğru olacağını kaydederek, Vecihi Hürkuş'un her dönemde engelleme ve engellerle karşılaştığını söylemenin mümkün olduğunu kaydetti.

– "Hürkuş'un adı, yeni havalimanına yakışır"

İstanbul'daki yeni havalimanına verilebilecek isim konusuna da değinen Gürer, Türkiye'nin en büyük havalimanına Mustafa Kemal Atatürk ismi verilmediği takdirde bir havacının adının verilmesinin çok doğru olacağını söyledi.

Gürer, bu havalimanına Vecihi Hürkuş'un adının da çok yakışacağını ifade ederek, "Çünkü 2011 yılında başlattığımız ıslak imza ve sanal imza kampanyalarını bu amaçla gerçekleştirdik. Amacımız bir tayyarecinin adını müze yapmak olduğu için dernek olarak siyasi irade bir öneri sunmak, hatırlatma yapmak, bir talebi dile getirmek amacıyla 32 binin katılımı olan sembolik bir imza kampanyasıyla bunları ilgili bakanlığa sunacağız. Vecihi Hürkuş'un adının verilmesi bir hakkın teslimi, gerçekten geleceğe ulaşmanın gururu olacaktır diye düşünüyoruz." değerlendirmesini yaptı.

Vecihi Hürkuş'u konu alan sinema ve televizyon dizilerinde bazı hataların göze çarptığını dile getiren Gürer, şöyle devam etti:

"Türk havacılık tarihinin en önemli kişisinin soyadı verilen bir film böyle olmamalıydı diye düşünüyoruz. 2014'te çalışmaya başladıklarına göre oldukça geniş zamanları vardı ama bu süreyi doğru değerlendirmedikleri kanaatindeyim. Mutlaka bazı şeylerle uğraşmışlardır ama işin aslını ve ruhunu yakalayamamışlar. Ayrıca ilk senaryodan itibaren kendilerine yapılan uyarı ve bilgilendirmeleri de dikkate almadıkları anlaşılıyor. Bu hazin son sürenin sonunda ortaya çıkmıştır diye düşünüyorum. Bu süreçte Türk havacılığını inceleyebilirlerdi. Vecihi Hürkuş'un 1942'de yazdığı kitabını en az bir defa okuyabilirlerdi. Belgesel yapmıyorsunuz ama yaşamı saat saat bilinen, tarihi kaynaklarda, belgelerde adı geçen bir kahraman, bilgi ve uygulama adamı hakkında film yapmak istiyorsunuz. Öyleyse tamamlamaya çalışabilirsiniz ama gerçekleri değiştiremezsiniz, tam tersine asla çeviremezsiniz. Bunu yapmışlar. 1918'de İstanbul hava savunmasında Büyük Fazıl Bey'in 5 İngiliz uçağıyla hava savaşı sırasında Vecihi Hürkuş'un yakıtını tamamlamak için Yeşilköy'e gittiği bir gerçek. Burada Fazıl Bey'in beş İngiliz uçağıyla başlayan savaşında, 50 uçak görüntüsü koymak gibi… Vecihi Bey'i, savaşta uçağa ayağa kalkıp iki elinde de tabanca vahşi çığlıklar atarken göstermek, bu sahnelerde kovboy müziğini yüksek derecede kullanmak, Nargin Adası’ndan Rus esir kampında kabadayılık yaptırmak, ilk evliliğini 8 Mayıs 1922 tarihinde yapan Hürkuş'u 1917'de evli ve çocuklu olarak Kafkas cephesine göndermek, Nargin'den kaçışından sonra 2,5 ay yürüyerek Süleymaniye'ye gelen Vecihi'yi şaka gibi sınır kapısından geçirerek, eşi ve kundakta çocuğuyla kavuşturmak çok doğru olmamıştır."

Sığınmacı çocuklar “kültür elçisi” olacak

ŞANLIURFA (AA) – YASİN DİKME – Türkiye'de en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan kentlerin başında gelen Şanlıurfa'da barınan Suriyeli çocuklardan oluşturulan koro, seslendireceği Türkçe, Arapça ve İngilizce şarkı ve türkülerle kentin "kültür elçisi" olacak.

Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi tarafından Sanat Sokağı'nda düzenlenen müzik kursunda 20 Suriyeli çocuğa eğitim veriliyor.

Yaklaşık 2 aydır eğitim alan, yeteneklerine göre saz ve org dersi de verilen çocuklardan oluşturulan koronun seslendirdiği Türkçe ve Arapça Urfa türküleri beğeni topluyor.

Suriye ve Şanlıurfa'nın müzik kültürünü tanıtacak çocuklar, çevre illerde de konserler verecek.

Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanı Nihat Çiftçi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Şanlıurfa'nın bir kültür şehri olduğunu ve Suriyeli misafirlerin kente uyum sağlamaları için her türlü kolaylığı sağlamaya çalıştıklarını söyledi.

Suriyelilerin en fazla barındığı kentlerin başında Şanlıurfa'nın da geldiğini belirten Çiftçi, sığınmacıların yaşadıkları kentlerin kültürüne entegre olması için önemli çalışmaların yapıldığını kaydetti.

Çiftçi, sığınmacılara yönelik çeşitli kurslar düzenlediklerini dile getirerek, şöyle konuştu:

"Resmi kayıtları göre kentimizde 524 bin Suriyeli sığınmacı bulunmakta. Kentimize ve Türkiye'ye gelenlerin, kültürümüzle, sanatımızla entegre olması lazım. Bizler de bunu için çeşitli çalışmalar yapıyoruz. Sanat Sokağı'mızda Suriyeli misafirler için çeşitli kurslar düzenleniyor. Bunların içerisinde çocukların müzik kültürümüzü öğrenmeleri için müzik kursu da var. Çocuklar burada Türkçe müzik eğitimi yanında Şanlıurfa'nın müzik kültürünü de öğreniyor."

Kurstaki 20 çocuğun katılımıyla koro oluşturduklarına işaret eden Çiftçi, "Sanat Sokağı'mızda çocuklarımız gerek enstrüman gerekse müzik ve sanat anlamında eğitimler alıyor. Oluşturulan grup, Urfa müzik kültürünün tanıtımını yapacak. Sığınmacı çocuklarımız bizim kültür elçilerimiz olacak. Gerek çevre illerde gerekse kent içindeki etkinliklerde türkülerimizi seslendirecek." diye konuştu.

– "Sezen Aksu'nun parçalarını severek söylüyorum"

Suriyeli müzik öğretmeni Faouaz Hassan ise Türkiye'de de müzikle uğraştığı için çok şanslı olduğunu ifade etti.

Türkiye ile Suriye'nin müzik kültürünün çok yakın olduğunu anlatan Hassan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Sanat Sokağı'nda yaşları 8-17 arasında değişen çocuklardan bir koro oluşturduk. Çocuklara müzik tekniğiyle birlikte Türkçe, İngilizce ve Arapça müziklerin eğitimini veriyorum. Bunun yanında Şanlıurfa türkülerini öğreniyorlar. Buranın müzik kültürü bize çok yakın. Çocuklar çok çabuk öğreniyor. Çocukların ilk öğrendiği türkü 'Urfalıyım ezelden' oldu. Yakın bir zamanda koromuz çevre illerde Türkçe, Arapça ve İngilizce parçalar seslendireceği konserler verecek."

Koroda görev alan 17 yaşındaki Rahma el-Hammut da Türkçe müziği çok sevdiğini belirtti.

Şanlıurfa'ya ailesiyle 4 yıl önce geldiğini dile getiren el-Hammut, "Burada huzurlu bir şekilde yaşıyoruz. Eğitimime burada devam ediyorum. Şimdi de müzik eğitimi alıyorum. Koro oluşturuldu, Türkçe ve Arapça müzikler öğreniyoruz. Burada ben daha çok Türkçe şarkıları seviyorum. En çok sevdiğim sanatçı Sezen Aksu. Onun parçalarını severek söylüyorum." ifadelerini kullandı.

Müzik eğitimi alan çocuklardan 10 yaşındaki Esma el-Ali ise müziği çok sevdiğini, ileride iyi bir ses sanatçısı olmayı istediğini söyledi.

Turistlerin gözdesi “asma yaprağında alabalık”

ANTALYA (AA) – AYŞE YILDIZ – Antalya'nın İbradı ilçesinde asırlardır yapılan asma yaprağında alabalık, özellikle Avrupalı turistlerin gözde lezzetleri arasına girdi.

İlçenin, yeşil doğası, kırmızı kiremitli evleriyle öne çıkan Ormana Mahallesi, tarihi yapıları ve doğal güzellikleri kadar damakları şenlendiren, holuşka, keçi peynirli pide, asma yaprağında balık gibi yöresel lezzetleriyle de dikkati çekiyor.

Almanya, Fransa ve Hollanda başta olmak üzere farklı ülkelerden gelen turistler, Ormana'daki tarihi restoranda özellikle asma yaprağında güveçte pişirilen balığa büyük ilgi gösteriyor.

Manavgat Şelalesi'ni besleyen İbradı'daki Üzümdere Irmağı'nda, doğal kaynak suyunda yetişen alabalıklar, temizlendikten sonra çizikler atılarak tereyağıyla harmanlanıyor.

Bölgenin asırlardır geçim kaynağı olan çavuş üzümü yaprağıyla sarılan balıklar, güvece yerleştirildikten sonra domates ve kapya biber konularak, meşe odunundan hazırlanan közde pişiriliyor.

Asma yaprağı, yanmayı ve buharlaşmayı önleyerek, balığa ayrı bir lezzet katıyor. İlçeyi ziyaret eden turist kafilelerinin büyük bölümü, asma yaprağında pişirilen alabalığı tercih ediyor.

– Turist Çakır: "Tadılması gereken bir lezzet"

Almaya'dan tatil için gelen turistlerden Sevgi Çakır, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Belek Turizm Merkezi'nde tatil yaptıklarını, doğa ve kültür gezisi için Ormana'yı ziyaret ettiklerini söyledi.

Asma yaprağından balığı ilk kez tattığını ve çok sevdiğini anlatan Çakır, "Daha önce gelen kafiledeki arkadaşlar önermişti balığı. Asma yaprağı, alabalığı olduğundan daha lezzetli hale getirmiş. Ekşimsi bir tat vermiş. Mutlaka tadılması gereken bir lezzet." dedi.

Eşi Hasan Çakır da Ormana'yı yeni keşfettiklerini, bölgenin Altınbeşik Mağarası'ndan tarihi eserlerine kadar doğal güzelliklerine hayran kaldıklarını ifade etti. Yöresel lezzetlere önem verdiklerini aktaran Çakır, yeni lezzetler denemek için kültür gezilerine çıktıklarını aktardı.

Aynı ülkeden gelen Duygu Göktay ise ilk kez tattığı ve çok sevdiği asma yaprağında alabalığı Almanya'da denemek istediğini söyledi.

Özay Göktay da "Mükemmel bir tadı var. Keyifli bir lezzet." dedi.

– Turizmci Özgüven: "Asırlardır bölgede yapılıyor"

Turizmci Tolga Özgüven de kaynak suyunda yetişen alabalığı, bölgenin lezzeti çavuş üzümünün yaprağıyla pişirdiklerini anlattı.

Kullanılan ürünlerin tamamının doğal olduğunu vurgulayan Özgüven, "İlçeye gelen turların yüzde 70'i bu balığı tercih ediyor. Asma yaprağında alabalık bir marka haline geldi. Asırlardır bölgede yapılıyor. Kulaktan kulağa yayılıyor. Yurt dışından gelenler daha çok rağbet gösteriyor. Almanya, Hollanda, Fransa gibi Avrupalı müşterilerin ilgisi yoğun." diye konuştu.

Söz konusu lezzetin asırlardır yapıldığını vurgulayan Özgüven, asma yaprağı ve tereyağının, balığın lezzetini içinde tuttuğunu ve farklı ve çok hoş bir üstünlük kattığını söyledi.

Restoran şefi Şükrü Güngören, asma yaprağının, ısıya dayanıklı olması dolayısıyla balığın lezzetini koruduğunu ve kendi lezzetini de balığa aktardığını belirtti.

Güngören, balığın odun fırınlarında 15 dakikada piştiğini, yiyenin bir daha yemek istediğini ifade etti.

Emekliliğin tadını çıkarmak için köylerine döndüler

BALIKESİR (AA) – SÜLEYMAN ÖZAYDIN – Uzun yıllar kamu veya özel sektörde çeşitli görevlerde bulunup emekli olanlar, yaşamlarını, köylerine dönerek atalarından miras topraklarda sürdürüyor.

Büyük şehirlerde yıllarını geçiren, insan kalabalığı, trafik yoğunluğu arasında stresli bir yaşam süren birçok kişi, emekli olduktan sonra genellikle bütçesine göre ya bir sahil kasabasına yerleşiyor ya da doğup büyüdükleri memleketlerine, baba ocaklarına dönüyor.

Köylerinde, kırsal mahallelerinde ticari olarak hayvan ve meyve yetiştiriciliği yapanlar kadar evinin bahçesinde küçük çaplı sebze üretimiyle ilgilenenler, şehir yaşantısına göre daha sakin ve stressiz bir yaşam sürüyor.

Emekli olunca memleketi Balıkesir'de, Manyas ilçesinin kırsal Salur Mahallesi'ne yerleşen emekli polis Fahri Özmen, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 32 yıl kamuda görev yaptığını, 2 yıl önce eşi Kadriye Özmen ile doğup büyüdüğü yere taşındığını söyledi.

Rahat ve sakin bir yaşamı tercih ettiği için buraya geldiğini dile getiren Özmen, "Çok keyifli bir yaşam. Bahçede sebze ekiyorum, onlarla uğraşıyorum, doğayla baş başa kalıyorum. İstanbul'da gürültüden çok sıkıldık. Bağ ve bahçeyle uğraşmak, insanı çok rahatlatıyor. Herkese tavsiye ederim." dedi.

Kırsal Börülceağaç Mahallesi'nde yaşamını sürdüren Ünver Erdoğan ise kamuya ait bir bankanın şube müdürlüğünden emekli olduktan sonra baba ocağına geri dönüp, çocukluğundan beri sevdiği bahçe ve koyunlarla ilgilendiğini söyledi.

– Banka emeklisi Erdoğan: "Gürültü, kalabalık ve trafik yok"

Mahalleye yaklaşık 6 yıl önce geldiğini ve 50 civarında koyunu bulunduğunu dile getiren Erdoğan, "Küçük bir ağılda birkaç koyun kuzuyla başladım. Sayı artıyor, doğum oluyor, ben seviniyorum. Doğayla iç içe yaşamak çok güzel. Emekliler için, özellikle sağlıklı yaşam sürme adına en iyisi köy yaşamı. Gürültü yok, kalabalık yok, trafik yok." diye konuştu.

Uzun yıllar büyük bir firmada bölge müdürü olarak görev yaptıktan sonra emekli olup 1,5 yıl önce kırsal Cumhuriyet Mahallesi'ne yerleşen Tahir Karamehmetoğlu da eşi Hilal Can Karamehmetoğlu ile babadan kalma evi restore ettirdiklerini ve burada yaşadıklarını anlattı.

Evinin bahçesindeki güllerle ilgilendiğini ve meyve yetiştiriciliği yaptığını anlatan Karamehmetoğlu, "1946 yılında bu köyde doğdum, ilkokul, ortaokulu Manyas'ta, liseyi Bandırma'da okudum. İstanbul'da üniversiteden mezun olduktan sonra Koç grubunda 28 yıl görev yaptım. İstanbul ve Bursa'da yaşadım uzun yıllar. Köyde huzuru buldum. Herkese köy yaşamını tavsiye ederim. Giderler az, mutluluk çok." ifadelerini kullandı.

– Saffet Yılmaz: "Stres yok"

Kırsal Kayaca Mahallesi'ndeki baba ocağına emeklilik sonrası geri dönen üç çocuk babası 64 yaşındaki Saffet Yılmaz ise eşi Züleyha Yılmaz ile bahçelerine ektikleri sebze ve meyve ile tavuklarıyla ilgileniyor.

Samsun Emniyet Müdürlüğünden 2005 yılında emekli olup doğduğu yere yerleşen Saffet Yılmaz, "Kayaca'dan 1979 senesinde ayrılarak, emniyet teşkilatına girdim. Şehirden bıktığımız için köye yerleştik. Burada hayatımızı geçiriyoruz. Huzur bulduk, sakiniz, araç gürültüsü, kalabalık, stres yok." diye konuştu.

Tıp eğitimini bırakıp hamurun kitabını yazdı

BİLECİK (AA) – HARUN KAYMAZ – Fırıncılık yapan ailesinin, "fırıncı olmasın, okusun, doktor olsun" diyerek Rusya'ya gönderdiği ancak tıp eğitimini yarıda bırakarak dede mesleğine dönen Hakan Doğan, ekmek yapımıyla ilgili 20 yıllık birikimini 3 kitapta topladı.

Erzurumlu Doğan ailesinin üçüncü kuşak bireyi 44 yaşındaki Hakan Doğan, küçük yaşta göç ettikleri Bursa'da ailesinin iki fırını olmasına karşın, "fırıncı olmasın" düşüncesiyle tıp okuması için Rusya'ya gönderildi.

Eğitimine devam ederken hekimliğin kendisine uygun bir meslek olmadığına karar veren Doğan, Bursa'ya dönünce, uzun süredir planladığı farklı lezzetlerde ekmek yapımı için hamurhaneye girdi.

Anadolu'nun birçok ilini ziyaret ederek, geleneksel buğdaylardan ekşi mayalı ekmek yapmaya yönelen Doğan, bu alandaki 20 yıllık tecrübesini yazıya döktü. Geçen yıl Alfa Yayınları'ndan çıkan "Ekşi Mayalı Ekmekler" kitabıyla The Gourmand World Cookbook Awards'da, alanında birincilik elde eden Doğan'ın "Adım Adım Hamur İşleri" ve "Kıbrıs'ın yerel lezzetleri" kitapları da piyasaya çıktı.

– "Ekmek yapmak parmak izi gibidir"

Bir etkinliğe katılmak için Bilecik'e gelen Doğan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 120 yıl önce yolu Rusya'ya düşen dedesinin orada fırıncılığa başladığını ve bunun aile mesleğine dönüştüğünü, daha sonra ailenin Erzurum'daki fertlerinin Bursa'ya göç ederek fırıncılığı devam ettirdiğini söyledi.

Bursa'da üçüncü kuşak olarak bu işi kendisinin yaptığını anlatan Doğan, ailesinin, fırıncı olmasını istemediği için kendisini hep bu meslekten uzak tutmaya çalıştıklarını belirterek, şöyle konuştu:

"Ailem, 'herkes fırıncı bari bir kişi fırıncı olmasın' dedi. Okumam için ellerinden geleni yaptılar. Ben de tıp eğitimi için dedemin fırıncılığa başladığı Rusya'ya gitmeye karar verdim. Rusya'da tıp fakültesinde okurken hekimliğin herkesin yapabileceği bir meslek olmadığını fark ettim. Karakterine, zekasına, yapısına her şeyde farklılık gösteriyor. Aileme geri döneceğimi söylediğim zaman güldüler. Karadeniz'de güzel bir söz var; sevdiğini alamazsan aldığını seveceksin. Dönünce, fırının her aşamasından geçip ekmek yapmaya başladım. Hamurhaneye girdim. Un, su, tuz ve mayayı karıştırıp hep aynı şeyi yapıyoruz zannettim. Kesinlikle her şeyi değişikmiş. Un da su da maya da değişik. Sürekli değişken. Siz o değişkenler arasında bir formül oluşturuyorsunuz. Bu bana çok zevkli geldi. Ekmek yapmak parmak izi gibidir çünkü bir kere yaptığını bir daha yapamıyorsun."

– "Binlerce yıllık geçmişiyle Anadolu, ekmeğin de beşiğidir"

İl il gezip Türkiye'deki tüm yerel buğday çeşitlerini belirleyerek farklı lezzetlerde ekşi mayadan ekmek yapmaya yöneldiğini dile getiren Doğan, şöyle devam etti:

"Özellikleri ne? Bunlardan yapılan ekmekler neler? Mayaları nasıl? Çünkü genel olarak dünyada şöyle bir formül var; ekmeğin geleceği geçmişinde gizlidir. Binlerce yıllık geçmişiyle Anadolu, ekmeğin de beşiğidir. Dünyanın hemen hemen her yerine gittim ama sonrasında şunu dedim; orada burada aramamıza gerek yok. Geçmiş burada ve burada aramamız gerekiyor. Köylerde yerel tohumlar yetiştiriyorlarsa, hangi köylerde bunlarla ilgili ekmekler yapıyorlarsa, hangi teknik, fırın, yakıt ve suyu kullanıyorlarsa görmek için oralara gitmeye başladım."

Yaklaşık 3 yıldır Doğu Akdeniz Üniversitesi'nde verdiği derslerde bu hikayeleri anlattığına değinen Doğan, "Bunları aynı zamanda kitap haline getirdim. Birinci kitabım Ekşi Mayalı Ekmekler, The Gourmand World Cookbook Awards'da birinci oldu. İkinci kitabımda Türkiye'nin hamur işlerini yazdım. O da ilgi gördü. Üçüncü kitap ise daha çok kitapçık gibi. Kıbrıs'taki yerel lezzetleri kayıt altına alma adına 20 tanesini belirleyerek yaptık. 120 kişi ile röportaj yaptık." diye konuştu.

Yerel lezzetlere çok önem verdiğini vurgulayan Doğan, "Benim için yerel çok önemli. Lahmacun lahmacundur. Avrupa'ya gittiğinizde onu anlatabilmek, tanıtabilmek için 'Turkish pizza' demek çok ayıbıma gidiyor, ağır geliyor. Çünkü lahmacun çok özel bir yiyecek. Çok zengin bir kültürüz. Kültürlerin anasıyız. Bu zenginliği dünyaya anlatmamız gerekiyor. " dedi.

Doğan, bundan sonra hiç başka bir iş düşünmediğini dile getirerek, "Çocuklarımın da bu iş yapmasını istiyorum. Ekmek hiç bitmeyecek bir gıda. Anadolu'nun ekmeklerini dünyaya tanıtmak gibi misyonum olsun istiyorum." ifadelerini kullandı.

“Çingene kızı”na ziyaretçi akını

GAZİANTEP (AA) – ADSIZ GÜNEBAKAN – Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne sahip, alanında dünyanın en büyüğü olan Zeugma Mozaik Müzesi'ni yılın ilk yarısında ziyaret eden turist sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 70 artarak 123 bin 170'e ulaştı.

Yaklaşık 7 yıl önce 30 bin metrekarelik alanda kurulan Zeugma Mozaik Müzesi'nde "Çingene kızı" mozaiği, "Mars heykeli", Roma dönemine ait çeşmeler ve Fırat Nehri kenarındaki villalarda bulunan mozaikler sergileniyor.

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne sahip olan müze, kente gelen yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor.

Müzeyi yılın ilk yarısında ziyaret eden turist sayısı, son 4 yılın ocak-haziran döneminin en yüksek rakamına ulaştı. 2015'in ilk yarısında 118 bin 369, 2016'nın ilk 6 ayında 63 bin 6, 2017'nin ilk yarısında 72 bin 626 turistin ziyaret ettiği müzeyi, 2018'in ilk 6 aylık döneminde ise 123 bin 170 kişi ziyaret etti.

Gaziantep İl Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Bülent Öztürk, AA muhabirine, ziyaretçi sayısındaki artışın memnuniyet verici olduğunu söyledi.

Zeugma Mozaik Müzesi'nin dünyanın en büyük mozaik müzesi olduğunu ve nadide eserlerin bulunduğunu belirten Öztürk, müzenin kentin vizyonu olduğunu dile getirdi.

Öztürk, özellikle Roma döneminde mozaik sanatının zirveye çıktığı zamanlarda üretilen eserlerin yer aldığı müzenin, kentin en fazla turisti ağırlayan merkezlerden biri olduğuna dikkati çekerek, "Zeugma Mozaik Müzesi'ni ilk 6 ayda 123 bin 170 kişi ziyaret etti. Bu sayıyla 2016 yılındaki toplam ziyaretçi sayısını geride bıraktık. Yıl sonuna kadar hedefimiz bu sayıyı en üst seviyeye çıkarmak." diye konuştu.

– "Hedefimiz olan 1,5 milyon turiste adım adım ilerliyoruz"

Gaziantep özellikle 2017 ve 2018 yıllarında yerli ve yabancı turistlerin ilgilendiği bir şehir haline geldiğinin altını çizen Öztürk, şöyle devam etti:

"Geçen yıl başlatılan 'Şimdi Gaziantep Zamanı' projesiyle 1 milyon turist hedefini yakaladık. Şu anda hedefimiz olan 1,5 milyon turiste adım adım ilerliyoruz. Bu kapsamda Gaziantep Valiliği, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Büyükşehir Belediyesi, merkez ilçe belediyeleri ortak akılla turizmde tanıtım çalışmalarını sürdürüyor. Özellikle temmuz ve ağustos aylarında gurbetçilerin yoğunluğunu görmekteyiz. Yurt dışından gelen ziyaretçiler arasında Almanya birinci sırada yer alıyor. Ardından Kıbrıs, Hollanda ve Irak geliyor. Eylül, ekim ve kasım aylarında da otellerimizde ciddi bir rezervasyon talebi bulunmakta. Hava sıcaklıklarının düştüğü bu aylarda, turların yoğun olduğunu görmekteyiz."

– Çingene kızı

Müzede, Zeugma Antik Kenti'nde 1998'deki kazılarda ortaya çıkarılan ve saç örgüleri, çıkık elmacık kemikleri nedeniyle "Çingene kızı" olarak adlandırılan mozaik, en ilgi çeken eserler arasında yer alıyor.

Müzenin ve kentin sembolü haline gelen mozaik, hangi açıdan bakılırsa bakılsın ziyaretçiyi takip ediyormuş izlenimi veren gözleriyle dikkati çekiyor.

Diğer mozaiklerden ayrı karanlık bir odada ziyaretçilerin beğenisine sunulan Çingene kızına, labirenti andıran karanlık koridorlar aşılarak ulaşılabiliyor.

Özel aydınlatma sayesinde direkt ilgiyi çeken Çingene kızı, bu sayede daha gizemli bir havaya bürünüyor.