“Evlilik Öncesi Hemoglobinopati Tarama Programı” 81 ile yaygınlaştırıldı

ANKARA (AA) – YEŞİM SERT KARAASLAN – Sağlık Bakanlığınca, talaseminin içinde bulunduğu genetik bozukluk "hemoglobinopati"nin tespiti için uygulanan kontrol programı 41 ilden 81 ile yaygınlaştırıldı.

Süreç içinde yılda 400 hemoglobinopatili doğan bebek sayısı 100'ün altına indi.

Genellikle Akdeniz ülkelerinde görülen, çocuğa anne ve babasından "beta talasemi" geninden kalıtımsal olarak geçen bir tür kan hastalığı olan talasemi, dünyada ve Türkiye'de önemli bir halk sağlığı sorunu olarak gösteriliyor.

Türkiye'de akraba evliliklerinin fazla olması, genetik geçişli bir hastalık olan talaseminin görülme sıklığını arttırıyor. Türkiye'de talasemiler içinde de en sık "beta talasemi" görülüyor.

"Akdeniz anemisi" diye bilinen beta talasemide hemoglobinin yapımında yetersizlik ve bozukluk nedeniyle kanın doku ve organlara götürdüğü oksijende azalma meydana geliyor. Buna bağlı olarak talasemi kendisini deride solukluk, halsizlik, çabuk yorulma, çarpıntı, gelişme geriliği gibi belirtilerle gösteriyor. Bazı kişilerde demir eksikliği anemisi ile birlikte görülen hastalık, sıklıkla demir eksikliği anemisiyle karıştırılabiliyor. Bu nedenle özel testle tanının kesinleştirilmesi önem taşıyor. Türkiye'de demir eksikliği anemisi kadar talasemi taşıyıcılığı da yaygın görülüyor.

  • "Tanının evlilik öncesi konması önemli"

Talasemi tanısının özellikle evlilik öncesinde konması büyük önem taşıyor. Eğer iki ebeveyn talasemi taşıyıcı ise her gebelikte yüzde 25 olasılıkla normal, yüzde 50 olasılıkla talasemi taşıyıcısı, yüzde 25 olasılıkla talasemi hastası çocuk doğabiliyor.

Eğer ebeveynlerden biri talasemi taşıyıcısı ise doğacak her çocuk yüzde 50 ihtimalle taşıyıcı olabiliyor ama çocukların hiçbiri talasemi hastası olmuyor.

Talasemide tedavi bulgulara yönelik yapılıyor. Anemiye bağlı belirtilerin giderilmesinde kan nakli uygulanıyor. Yapılan nakle bağlı olarak vücutta biriken demir, özel bir tedaviyle uzaklaştırılıyor. Akdeniz anemisinin kesin tedavisi ise kemik iliği nakli olarak gösteriliyor.

Talasemi gibi her iki ebeveynden de gelen bozuk genler ile geçiş gösteren kalıtsal hastalıkların kontrolünde en etkili yöntem, hastalık hakkında toplumun bilgilendirilmesi, toplum taramaları ile taşıyıcıların saptanması, onlara genetik danışmanlık verilmesi ve gebelik öncesi tanı metotları kullanılarak yeni hastalıklı bebek doğumlarının önlenmesi olarak gösteriliyor.

Özel talasemi testleri yapılmadıkça taşıyıcılık durumu anlaşılamadığı için evlilik öncesi tarama testlerinin yaptırılmasının önemi artırıyor.

  • "Taramalar aile hekimliğinde yapılıyor"

Sağlık Bakanlığı tarafından 24 Ekim 2002'de Kalıtsal Kan Hastalıkları Yönetmeliği'nin yayınlanmasının ardından süreç içinde Bakanlığın belirlediği 41 ilde talaseminin de içinde bulunduğu kalıtsal kan hastalıklarını önleyebilmek için "Hemoglobinopati Kontrol Programı" başlatıldı.

Program, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan "100 Günlük Eylem Planı" kapsamında, artık 81 ilde "Evlilik Öncesi Hemoglobinopati Tarama Programı" olarak aile hekimleri tarafından uygulanıyor.

Kayıtlara göre, Türkiye'de 6 bin hemoglobinopati hastası, 1 milyon 600 bin de taşıyıcı bulunuyor. Bu hastaların yüzde 39'unu Talasemi tanısı alan kişiler oluşturuyor. Talasemi taşıyıcılarının oranı ise yüzde 64 olarak kayıtlarda yer alıyor.

Kontrol programı öncesinde yılda 400 hemoglobinopatili bebek doğarken, evlilik öncesi taramaların yapılmaya başlanmasıyla bu sayı 100'ün altına indi.

Evlilik öncesi taramalarla, hastalık taşıyıcısı anne ve baba adaylarının saptanması ve hasta bebek doğumunun engellenebilmesi amaçlanıyor. Yapılan evlilik öncesi taramalar sonucunda, evlenecek çiftlerin bu hastalığın taşıyıcısı olduklarını öğrenmeleri evlenmelerine engel teşkil etmiyor.

Çiftlerden biri taşıyıcı çıktığında değil her iki eş adayı da taşıyıcı olduğunda, bu çiftlerden doğan bebeklerin yüksek oranda hasta olma olasılığı bulunuyor. Her ikisi de taşıyıcı olan eşler bebek sahibi olmayı planladıklarında alacakları uygun genetik danışmanlık ve tüp bebek uygulaması sırasında embriyoların genetik testi yapıldıktan sonra yalnızca sağlıklı olanların seçilerek anneye transferiyle sağlıklı bebek sahibi olabiliyor.

Tarama sonucunda her ikisi de taşıyıcı çıkan çiftlerin tanı ve tedavi için ileri merkezlere gitmesi gerektiği vurgulanıyor.

"Evlilik Öncesi Hemoglobinopati Tarama Programı" ile evlenecek çiftlerin, daha önce Talasemi testi yaptırmayan fakat çocuk sahibi olmak isteyen eşlerin, hasta veya taşıyıcı çıkan bireylerin diğer aile fertlerinin ve akrabalarının taranması önem taşıyor. Evlenecek çiftler kendilerine en yakın aile hekimliğinde bu testi yaptırabiliyor.

Bir dönem öldüren genetik hastalık önlenebilir hale geldi

ANTALYA (AA) – HATİCE ÖZDEMİR TOSUN – Akdeniz Kan Hastalıkları Vakfı (AKHAV) Başkanı ve Pediatrik Hematoloji ve Genetik Uzmanı Prof. Dr. Duran Canatan, "2000 yılı öncesinde talasemi hastaları kendini gizlemeye çalışıyordu. 10-15 yaşlarında hayatlarını kaybediyorlardı. Pompa ile verilen ilaçlar vardı ama ilaçları bulmak da çok zordu. Son 16 yılda yapılan çalışmalarla hastalar yaşama tutunmaya başladılar." dedi.

Canatan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Akdeniz anemisi olarak da bilinen talasemiye dikkati çekmek amacıyla 8 Mayıs Dünya Talasemi Günü olarak kutlandığını söyledi.

Talaseminin çocukluk döneminde kalıtsal geçen en önemli kan hastalığı olduğunu belirten Canatan, anne ve baba taşıyıcı olduğunda çocuklarının yüzde 25 hasta, yüzde 25 sağlıklı ya da yüzde 50 taşıyıcı olabildiğini kaydetti.

Canatan, talaseminin alyuvarların yeteri kadar üretilmemesinden kaynaklanan bir hastalık olduğunu belirterek, bu durumun tüm organları etkilediğini ve çocuğun yeteri kadar gelişmesinin engellendiğini, kalp atışlarında sorunlar oluştuğunu ve karaciğer ile dalakta büyüme meydana geldiğini bildirdi.

Çocuğa tanı konulduktan sonra ilaçlarını düzenli kullanması ve kan naklinin yapılması gerektiğini aktaran Canatan, belli bir süre sonra kan naklinin vücutta aşırı demir birikimine yol açtığını, bunun için de hastanın demir atıcı ilaçlar da kullanması gerektiğini kaydetti.

Talaseminin en fazla sahil bölgelerinde görüldüğünü dile getiren Canatan, hastalığın, Marmara, Ege, Akdeniz ve Güneydoğu illerinde yoğun görüldüğünü kaydetti.

Talaseminin önlenmesi ve tedavi edilmesi noktasında 2000 yılından sonra çok önemli çalışmalara imza atıldığını anlatan Canatan, "2000 yılı öncesinde talasemi hastaları kendini gizlemeye çalışıyordu. 10-15 yaşlarında hayatlarını kaybediyorlardı, çok üzücüydü. Pompa ile verilen ilaçlar vardı ama ilaçları bulmak da çok zordu. Son 16 yılda yapılan çalışmalarla hastalar yaşama tutunmaya başladılar." dedi.

Etkin ilaç tedavisiyle hastaların yaşam kalitelerini ve sürelerini uzattıklarını belirten Canatan, hastalara kök hücre nakli uygulanmaya başlandığını bildirdi. Kök hücre ile hastalığın tedavi edildiğini söyleyen Canatan, bu konuda verici bulmakta zorlanıldığını ifade etti.

  • Talasemide en yeni tedavi gen nakli

Talasemide en yeni tedavinin, gen nakli olduğunu aktaran Canatan, "Gen naklinde kişinin kendi kanından, kök hücrelerinden geni alınıyor, hücresel düzeyde değişiklik yapılıyor ve virüs aracılığıyla tekrar hastaya verilerek bozuk olan gen değiştiriliyor. Sonra ise virüs imha ediliyor. Gen naklinden sonra vücut fonksiyonları normal bir şekilde çalışıyor ve hasta sağlığına kavuşuyor. Başkasının hücresine gerek kalmıyor." değerlendirmesinde bulundu.

Yurt dışında uygulanan gen tedavisinin, henüz Türkiye'de uygulanmadığını belirten Canatan, ülkede altyapı çalışmalarının oluşturulduğunu ve ileriki yıllarda da Türkiye'de uygulanmaya başlayacağını bildirdi.

Canatan, hastalığın önlenmesi noktasında büyük bir yol katedildiğini belirtti. Aldıkları tedbirlerle hasta çocuk doğumunu yüzde 90'lara kadar önlediklerini anlatan Canatan, şunları söyledi:

"Toplum eğitimi, taşıyıcıların taranması, evlenen çiftlere genetik danışma verilmesi, doğum öncesi tanı ile tüp bebek yöntemiyle hasta çocuk doğumlarının azaltılmasında önemli boyutlara ulaştık. 2003 yılında 33 ilde Talasemi Önleme Projesi başlattık. Amacımız 10 yılda talasemili doğumu sıfırlamaktı. 2003'ten 2010'a geldiğimizde yüzde 90 önlemiş olduk. Talasemili doğan çocuk sayısı senede 300'lerden 30'lara düştü. 2013'te projeyi 41 kente çıkardık. Geçen yıl da Cumhurbaşkanımızın 100 günlük eylem planı ile 81 kente yayıldı. Evlenme öncesi tüm çiftlerin bu testi yaptırması zorunlu hale geldi."

  • "5 bin hastanın doğumu engellendi"

    Talaseminin zor ve mücadeleci ama önlenmesi kolay bir hastalık olduğunun altını çizen Canatan, gelecek yıllarda hasta doğumunun sıfırlanmasını hedeflediklerini ifade etti.

"Talasemi Önleme Projesi olmasaydı bugün 10 binin üstünde hasta olacaktı, projeyle 5 bin hastanın doğumu engellendi." diyen Canatan, hastalığın maliyet boyutunun da oldukça yüksek olduğunu söyledi.

İlaçların pahalı olduğunu vurgulayan Canatan, "Bir hastanın devlete yıllık maliyeti 10 bin dolar civarında. 5 bin hastanın doğumu engellenerek ülkenin kazancı yaklaşık 100 milyon lirayı bulmakta. Bu da işin ekonomik boyutu." diye konuştu.

Prof. Dr. Canatan, Suriyeli göçmenler nedeniyle son 5 yıldır ülke genelinde talasemili hasta verilerinde artma yaşandığını söyledi. Suriye'den gelen hastalarla Türkiye'deki talasemili hasta sayısının 6 bin civarında olduğunu aktaran Canatan, bu konuda da Sağlık Bakanlığı, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü ile Suriyeli hastaların takip edilmesi, yeni doğacak hastaların önlenmesi konusunda proje başlatıldığını bildirdi.

  • 40 yıldır talasemi ile mücadele ediyor

40 yaşındaki talasemi hastası Mustafa Erman Oruç da AA muhabirine yaptığı açıklamada, kendisi 9 aylıkken talasemi teşhisi konulduğunu ve 40 yıldır da talasemi tedavisi gördüğünü söyledi.

Ailesinin imkanlarıyla Ankara'da tedaviye başladığını ve Prof. Dr. Duran Canatan ile tanıştığını dile getiren Oruç, çocukluk döneminde tedavi imkanlarının çok fazla gelişmediğini kaydetti. Tedavisini ilaç ve düzenli kan nakli ile gerçekleştirdiğini aktaran Oruç, "Eskiden ilaç bulmakta çok zorlanıyorduk. İlaçlarımız SSK, Bağkur ödeme kapsamında değildi." dedi.

Kök hücre nakli fırsatını da kaçırdığını dile getiren Oruç, "Şimdi imkanlar çok gelişti. Doğum öncesi tanı metotları, nikah öncesi talasemi testleri ile yeni doğan talasemili kardeşimiz pek olmuyor." ifadelerini kullandı.

Talasemi hastalarına da kendilerine çok iyi bakmaları ve tedavilerini düzenli bir şekilde takip etmeleri yönünde çağrıda bulunan Oruç, "Hayattan kopmamıza, küsmemizi gerektirecek bir hastalık değil." açıklamasını yaptı.

Göğüs kafesini saran tümörden yapay göğüs kafesiyle kurtuldu

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Göğüs kafesini saran 6 kilogramlık tümör nedeniyle solunum sıkıntısı yaşayan Ekrem Pelit, üç boyutlu yazıcıyla titanyumdan üretilen yapay göğüs kafesinin nakliyle hayata tutundu.

Tokat'ta yaşayan ve geçimini çiftçilikle sağlayan 50 yaşındaki Ekrem Pelit, göğüs ağrısı ve solunum sıkıntısı şikayetleri üzerine hastaneye başvurdu. Yapılan tetkiklerde halk arasında "iman tahtası" olarak bilinen göğüs kemiğinde yaklaşık 6 kilogramlık kitle tespit edilen Pelit, tedavisi için Ankara'ya sevk edildi.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde tedavi altına alınan Pelit, geçirdiği iki zorlu operasyonun ardından sağlığına kavuştu.

Göğüs Cerrahisi Kliniği Eğitim ve İdari Sorumlusu Prof. Dr. Onur Genç, Prof. Dr. Sedat Gürkök, Doç. Dr. Hasan Çaylak, Uzman Dr. Ersin Sapmaz yönetimindeki cerrahi ekip, ilk olarak Pelit'in göğüs kafesindeki 6 kilogramlık kitleyi ameliyatla çıkardı. Pelit'in göğüs kafesinde oluşan boşluk ise üç boyutlu yazıcıda titanyumdan üretilen "yapay göğüs kafesi" ile giderildi.

Operasyona ilişkin bilgi veren Göğüs Cerrahisi Kliniği İdari Sorumlusu Prof. Dr. Onur Genç, nefes darlığı ve göğüs ağrısı ile Tokat'tan gelen hastanın tomografisinde göğüs kafesinin büyük bir kısmını kaplayan, akciğerlerine de baskı yapan dev bir kitlenin tespit edildiğini aktararak, "Göğüs kafesinin bir kısmını, göğüs duvarının ön kısmını kitlenin tamamen kaplaması nedeniyle göğüs kafesinin de devamlılığını sağlamak amacıyla ince kesit tomografi bazlı tetkiklerini yaptırdık. METÜM merkezimizde titanyumdan göğüs kafesinin ön kısmını yeniden inşa ettirdik. Bu hazırlanan titanyum implantı da hastanın göğüs kafesine başarılı bir şekilde taktık. Hastamızın sağlığı gayet iyi durumdadır." diye konuştu.

  • "Ameliyatta geçici iki köprü koyduk"

Göğüs Cerrahisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sedat Gürkök ise hastanın göğüs kafesindeki kitlenin kalbine de çok büyük bir baskı yaptığını ifade ederek, "Öğretim üyesi hocalarımızla, riskli de olsa bir ameliyat kararı verdik. İman tahtasını tutan büyük bir kitleyi alacaktık ama yerine ne koyacaktık? Kitleyi çıkardıktan sonra hastanın hayatına devam edebilmesi için solunum mekaniğini de bozmamak için o bölgeye destek dokusu koymak gerekiyordu. Ameliyat sırasında oraya geçici olarak iki köprü koyduk." dedi.

Hastanın bir süre yoğun bakımda solunum desteğiyle hayatını sürdürdüğünü aktaran Gürkök, yapılan destek dokunun ikinci bir ameliyatla hastaya nakledildiğini söyledi.

METÜM Müdürü Doç. Dr. Simel Ayyıldız da "Solunum cihazına bağlı yaşamını sürdüren hastanın yaşamını devam ettirebilmesi için göğüs kafesinin üretimine başladık. Mühendisimiz Serdar Çınar ile bunun tasarımını gerçekleştirdik. METÜM olarak Göğüs Cerrahisi ve diğer branşlara da hizmet verebildiğimiz için mutluyuz." dedi.

Özbek hasta ilik nakli için Türkiye'yi tercih etti

MALATYA (AA) – İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Kök Hücre Nakli Merkezi'nde lösemi hastası Özbek Javokhir Saydaliev'e ilik nakli gerçekleştirildi.

Özbekistan'dan kemik iliği nakli için merkeze gelen 38 yaşındaki kanser hastası Javokhir Saydaliev'e kardeşinden alınan kök hücrelerle nakil yapıldı. Merkezde 19 gün tedavi gören Saydaliev, taburcu edildi.

İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi'nde gazetecilere açıklama yapan Kök Hücre Nakli Merkezi Sorumlusu Prof. Dr. Mehmet Ali Erkurt, 2010 yılında merkez bünyesinde kemik iliği ünitesinin kurulduğunu hatırlattı.

Aradan geçen 9 yılda 600 hastaya kök hücre nakli yaptıklarını aktaran Erkurt, bu yılın ilk 4 ayında ise 56 hastaya ilik nakli yaptıklarını ifade etti.

Prof. Dr. Mehmet Ali Erkurt, geçen yıl kamu hastaneleri arasında en fazla kök hücre naklini kendilerinin yaptığını dile getirerek, "Bu yılda aynı başarıyı devam ettirmek istiyoruz. Dünyada her yıl ortalama 100 nakil yapan merkezlerin deneyimli olduğu kabul edilir ve hasta ölüm oranlarının daha az olduğu bilinir. Biz de son 2 yıldır bu sayıyı geçerek, deneyimli merkez olduğumuzu gösterdik." şeklinde konuştu.

  • "Sağlık turizmi kapsamında ilk kök hücre nakli"

Sağlık turizmi kapsamında yurt dışından gelen hastalara da hizmet verdiklerini anlatan Erkurt, şunları kaydetti:

"Sağlık turizmi kapsamında ilk defa bir hastaya kök hücre nakli yaptık. Kan kanseri Özbek hastamıza kök hücre nakli yaptık. Hastamız nakil öncesi tedavisini farklı bir hastanede olmuş. Kök hücre nakli için bizim merkezi tercih etti. Burada kök hücre nakli sağlıklı şekilde yapıldı ve tedavisi tamamlandı. Hastayı bir hafta önce taburcu ettik. Bu kök hücre nakli, ekip işi."

Özbek Javokhir Saydaliev ise daha önce İstanbul ve Rusya'da farklı hastanelerde tedavi olduğunu, nakil için ise Malatya'yı tercih ettiğini belirterek, "Burada ilik nakli oldum, her şey güzel. Maddi ve manevi açıdan buradan destek gördüm. Naklin ardından kendimi iyi hissediyorum. Ülkeme döndüğümde burayı diğer hastalara tavsiye edeceğim." diye konuştu.

Saydaliev, doktorlarla hatıra fotoğrafı çektirdi.

Erken tanı ve doğru tedavi AS hastalarının yaşam kalitesi artırılabilir

İSTANBUL (AA) – Türkiye Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Derneği Başkanı Prof. Dr. Ayşegül Ketenci, Ankilozan Spondilit (AS) hastalığının yaşam kalitesini etkilediğini ve bu şikayetler sebebiyle hastaların çalışma, eğitim ve sosyal hayat gibi günlük yaşam aktivitelerinde ciddi zorluklar yaşadıklarını söyledi.

Türkiye Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Derneği ve Türkiye Romatoloji Derneği tarafından, Novartis iş birliği ile, "4 Mayıs Dünya Ankilozan Spondilit Günü" vesilesiyle AS hastalığına dikkat çekmek ve kamuoyunda farkındalık oluşturmak için SALT Galata'da bir basın toplantısı düzenlendi.

Türkiye Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Derneği Başkanı Prof. Dr. Ayşegül Ketenci, Türkiye Romatoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Cemal Bes ve İstanbul Fizik Tedavi Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Derya Buğdaycı’nın katılımıyla gerçekleşen toplantıda, AS hastalığı ve tedavi yöntemleri konuşuldu.

Toplantıda AS hastalığı ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi veren hekimler, AS’nin en fazla iş gücü kaybına yol açan hastalıklardan biri olduğunu ve erken tanı ile doğru tedavinin yaşam kalitesini artırabileceğini bildirdi.

  • "Ankilozan Spondilit iltihaplı bir eklem hastalığı"

Prof. Dr. Ayşegül Ketenci, toplantıda yaptığı konuşmada, AS hastalığının özellikle sırt ve beldeki omurgaları etkileyen, yıllarca ağrı ile devam eden ve ne zaman başladığını hastanın tam olarak fark edemediği iltihaplı bir eklem hastalığı olduğunu dile getirdi.

Bel ağrısı, yorgunluk, uyku bozukluğu ve sabah tutukluğu ile ortaya çıkan AS hastalığının yaşam kalitesini etkilediğini aktaran Ketenci, bu şikayetler sebebiyle hastaların çalışma, eğitim ve sosyal hayat gibi günlük yaşam aktivitelerinde ciddi zorluklar yaşadıklarına dikkati çekti.

Ketenci, hastalığın tedavi sürecinde fizik tedavinin, sigarayı bırakmanın ve egzersizin ilaçtan da önemli olduğunu ve Romatoloji Derneği ile hastalığın tedavisi için çalışmalara devam ettiklerini sözlerine ekledi.

  • "Dünyada ve Türkiye’de yaklaşık bin kişiden 5’inde görülüyor"

Doç. Dr. Cemal Bes ise hastalığın sinsi başlaması nedeniyle hastaların doktora başvurması veya tanı almasının 5-8 yıl gecikebildiğini ifade ederek, erken tanı konmasının eklem bozuklukları gelişmeden müdahale edilmesini ve tedaviyi kolaylaştırdığını kaydetti.

Bes, dünyada ve Türkiye’de yaklaşık bin kişiden 5’inde görülen AS hastalığının hem hastalarda hem de toplumda bilinirliğinin artmasının bu hastalık ile mücadelede önemli bir basamak olduğunu vurguladı.

2000’li yılların başında çok mucizevi denilebilecek ilaçların ortaya çıkmasıyla birlikte AS hastalığında çok iyi bir mesafe alındığını dile getiren Bes, umutsuzluğa kapılacak bir durum olmadığını ve hastalar ve hekimlerin artık daha da bilinçlendiğini ifade etti.

  • " 'Ahmet Mete Işıkara, Suna Pekuysal hastalığı' psikolojisi yanlış"

Doktorların AS hastalarını çok iyi bilgilendirmesi gerektiğini vurgulayan Bes, şunları söyledi:

"Çünkü hasta çok iyi bilgilenmeyince, google'a giriyor ve AS hastalığını aratıyor. Bazen doktor arkadaşlar bu hastalığı tanımlamak için 'Ahmet Mete Işıkara, Suna Pekuysal hastalığı' diyebiliyor. Hastada 'ileri zamanda ben de öyle olacağım' psikolojisi oluşuyor. Halbuki hastalarımızın üçte birinden daha azı bu şekilde ağır olabiliyor. Ve artık bu gelişmiş tedavi ve egzersiz yöntemlerinin iyi yapılmasıyla birlikte bu oranın daha da düştüğünü görüyoruz. Evet bunlar bu hastalığın ağır fonlarını taşıyan insanlardı ama herkes böyle olmayacak. Olmamak için de egzersizi birinci sıraya koymanız gerekiyor ondan sonra da gerekirse ilaç tedavisi, üst düzey tedavi vermek lazım."

  • "Uygun tedavi ile birlikte mutlaka fizik tedavi ve rehabilitasyona başlanmalı"

Doç. Dr. Derya Buğdaycı da AS tanısı alır almaz uygun tedaviyle birlikte fizik tedavi ve rehabilitasyona başlanması gerektiğinin altını çizerek, doğru tedavi ile ağrı ve tutukluğu azaltmanın, eklem bozukluklarını önlemenin, doğru vücut duruşunu korumanın, ruh sağlığını ve sosyal ilişkileri iyileştirmenin ve günlük fiziksel aktiviteleri bağımsız yapabilmenin mümkün olduğunu söyledi.

AS tedavisinde uzmanların denetiminde yapılan egzersizlerin tedavinin ayrılmaz bir parçası olduğunu belirten Buğdaycı, "AS hastalarına yüzme, solunum egzersizleri, esneme hareketleri ve hafif güçlendirme egzersizleri öneriyoruz. Ayrıca sigara kullanımının hastalık seyrini ilerletmesi ve tedaviyi zorlaştırması sebebiyle, tedaviye başlandıktan sonra sigara içen AS hastalarına mutlaka sigarayı bırakmayı öneriyoruz." diye konuştu.

  • Ankilozan Spondilit hikayeleri

Toplantıda yönetmen Vedat Atasoy’un 4 Mayıs Ankilozan Spondilit Günü’ne dikkati çekmek üzere hazırladığı "Ankilozan Spondilit Hikayeleri" belgeselinin gösterimi yapıldı. Ayrıca AS hastaları da toplantıya katılarak kendi hikayelerini anlattılar.

Öte yandan verilen bilgiye göre, dünyada ve Türkiye’de yaklaşık bin kişiden 5’inde görülen AS hastalığı, genellikle genç yaşlarda ortaya çıkan, omurgayı ve omurga ile kalça kemiği arasındaki eklemi etkileyen ağrılı, iltihaplı bir eklem hastalığı olarak tanımlanıyor.

Yanlış egzersiz omurgayı sakatlıyor

ANKARA (AA) – YEŞİM SERT KARAASLAN – Yanlış egzersiz, omurgada sakatlıklara, bel-boyun fıtıklarına, disklerde dejenerasyona, omurları birbirlerine bağlayan eklemlerde kireçlenmeye yol açabiliyor.

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yeşim Gökçe Kutsal, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gerek amatör gerekse profesyonel olarak egzersiz yaparken herhangi bir sakatlıkla karşılaşılmaması için dikkatli olunması gerektiğini söyledi.

Kontrolsüz egzersiz yapıldığında özellikle omurga sakatlanmalarının söz konusu olabildiğine dikkati çeken Kutsal, omurgadaki zedelenmelerin akut veya kronik olarak ortaya çıkabildiğini ifade etti.

Prof. Dr. Kutsal, akut zorlanmaların tek seferde ciddi travmalar ve zorlanmalarla oluştuğu, omurga kemiklerinde kırıklara, bel-boyun fıtıklarına veya omurgaları birbirlerine bağlayan ve ligaman adı verilen bağlarda zedelenmelere ya da kopmalara neden olabildiği uyarısında bulundu.

Kronik zorlanmaların ise tekrarlayan miktrotravmalar ile oluştuğunu anlatan Kutsal, omurlar arasındaki disklerde dejenerasyona, omurları birbirlerine bağlayan eklemlerde kireçlenme, disklerde kaymalara ve kronik bel ağrılarına yol açtığını söyledi.

  • Hangi spor dallarında hangi yaralanmalar sık görülüyor?

Kutsal, farklı spor dallarının omurganın farklı bölgelerini etkilediğini belirterek, boyunun çok hareketli bir bölge olduğunu ve boyun bölgesindeki omurları zedeleyen sporların da futbol ve güreş gibi yakın temas sporlarından oluştuğunu ifade etti.

Sırt bölgesinin boyun veya bel bölgesine göre daha hareketsiz olduğunu anlatan Kutsal, sırt omurlarını zedeleyen sporların omurgada dönme ve bükülme ile kaburgalar arasındaki bağlarda ve adalelerde zedelenmeye neden olan yüzme, golf, tenis ve kayak olduğunu belirtti.

Kutsal, bel bölgesinin ise hem hareketli bir bölge olduğunun hem de vücut ağırlığını taşıdığının altını çizerek, "Bu bölgede, tekrarlayan darbelere neden olabilecek koşu, omurgada dönmeye, bükülmeye neden olabilecek golf ve ağırlık kaldırma içeren halter sporları omurga zedelenmesi yapabilir." uyarısında bulundu.

  • "Spora başlarken her hareket 2 veya 3 kez tekrar edilmeli"

Spor yaparken sakatlıktan korunmada en iyi yöntemin, spora veya egzersize başlamadan önce ısınma hareketlerinin yapılması olduğunu vurgulayan Kutsal, bunun için eklem hareket açıklığı egzersizlerinin yapılabileceğini söyledi.

Kutsal, spora başlarken her hareketin 2 veya 3 kez tekrar edilmesi ve giderek bu sayının artırılmasının önerildiğini anlatarak, şunları kaydetti:

"Ayrıca yapılan egzersizin ilk tekrarına yavaş başlanması, hızın ve şiddetin giderek artırılması, her yeni hareket öncesinde 2 dakikalık mola alınması olası yaralanmaları önleyecektir. Yani aşamalı olarak ilerleme sağlanmalı ve ağır çalışmaları mutlaka dinlenme süreçleri izlemeli.

Egzersiz veya spor yaparken çok fazla tekrarın her zaman iyi bir yöntem olmayabileceği de akılda tutulmalı."

“Astımın görülme sıklığı iki katına çıktı”

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Başkanı Bülent Şekerel, dünyada 350 milyon, ülkede ise 7 milyon kişiyi etkileyen astımın görülme sıklığının son 40 yılda iki kat arttığını bildirdi.

Prof. Dr. Şekerel, "Dünya Astım Günü" dolayısıyla AA muhabirine yaptığı açıklamada, solunum yollarını etkileyen, mikrobik olmayan bir tür iltihabi hastalık astım ve diğer alerjik rahatsızlıkların sıklığının giderek arttığını anlattı.

Her 7 çocuktan ve her 13 erişkinden birinin astım hastası olduğuna dikkati çeken Şekerel, "Son 40 yılda astım görülme sıklığı neredeyse iki kat arttı. Öksürük, nefes darlığı, gece öksürükleri, egzersiz yapınca ortaya çıkan öksürük ve göğüste sıkışma, astımın en önemli belirtileridir. En önemli diğer bir özelliği de şikayetlerin sürekli olmaması, ataklar halinde seyretmesidir." dedi.

Çocuklarda en çok okul devamsızlığına yol açan hastalığın astım olduğunu belirten Şekerel, "Astımlı çocukları olan anne babalar, çocukları atak geçirdikleri dönemde onlarla kaldıkları için iş gücü kaybı da yaşanıyor." ifadesini kullandı.

  • "Astımda genetik rol önemli"

Astımın genetik rolüne dikkati çeken Şekerel, şöyle konuştu:

"Annesi ya da babasında astım veya alerjik nezle olan kişilerde astım gelişme riski beş kat fazladır. Astımlı hastaların yaklaşık yüzde 60'ında, hatta bazı bölgelerde yüzde 80'inde alerji vardır. Bu hastalarda solunum yollarındaki iltihap daha çok alerjik özelliktedir. Ev tozu akarları, çayır, yabani ot ve ağaç polenleri, küf mantarları, evcil hayvanlar en sık karşılaşılan alerjenlerdir. Bunların yanında çocuklarda besin alerjileri de görülebilir. Alerjisi olan astımlı hastalar, alerjik oldukları maddelerden mümkün olduğunca uzak kalmalıdır."

Alerjik astımın özellikle bahar ve yaz mevsiminde görüldüğünü dile getiren Şekerel, toplumun yüzde 20-25'ini etkileyen ve kadınlarda yaygın rastlanan alerjik nezlenin, tedavi edilmediği takdirde astıma neden olabileceği uyarısında bulundu.

Prof. Dr. Şekerel, astımın etkisini azaltmak için korunma yollarına ilişkin de bilgi verdi.

Sigara içmek veya pasif olarak sigara dumanına maruz kalmak, rutubetli ve küflü ortamlarda yaşamak ve aşırı kilo gibi durumların astımın hem gelişimini kolaylaştırdığını hem de tedavisini zorlaştırdığını anlatan Şekerel, şunları kaydetti:

"Alerjisi bulunan astımlı hastalara klinik durumlarına göre alerjik oldukları canlı veya maddelere karşı immünoterapi (aşı tedavisi) yapılabilir. Uzun süreli bir tedavi olduğu için bu yöntemin seçimine hasta ve doktor birlikte karar vermelidir. Alerji aşıları mutlaka alerji uzmanlarınca yapılmalıdır. Ağır astımlı hastalarda, halk arasında 'astım aşısı' olarak adlandırılan birtakım yeni tedaviler de kullanılıyor. Bu tedavilerin uygunluğuna karar verilebilmesi için hastanın bir alerji uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerekiyor."

HUZUR VE BEREKET AYI RAMAZAN – “İftar sofralarında besin değeri düşük yiyeceklerden kaçınılmalı”

İSTANBUL (AA) – ELİF KÜÇÜK – Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi ve Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Alper Sönmez, ramazanda masada toplanan kişilerin yiyebileceklerinden çok daha fazlasının konulduğu iftar sofralarının yeme dürtüsünü arttıracağını belirterek, "Bu durum sindirim sorunlarına ve kilo almaya neden olacaktır. Bunu önlemek için iftar sofralarının olabildiğince sade kurulması ve besin değeri düşük gereksiz yiyeceklerden kaçınılması uygun olur." dedi.

Prof. Dr. Sönmez, ramazanda sağlıklı beslenme yöntemlerine ilişkin AA muhabirine yaptığı açıklamada, ramazanda beslenme alışkanlıklarının değişimine sağlıklı şekilde ayak uydurulamadığı takdirde, bir ay boyunca gündüz saatlerinde açlık ve susuzluk, akşam ve gece saatlerinde ise şişkinlik, hazımsızlık ve uykusuzluk şikayetlerinin oluşabileceğini söyledi.

Oruç tutarken açlık ve susuzluk süresini azaltmak için sahura kalkılmasının uygun olacağını belirten Sönmez, bu sayede kalori alımını 2 öğüne yaymanın mümkün olacağını ve özellikle iftara doğru enerji düşmesine bağlı verimsizliğin de azalacağını kaydetti.

Prof. Dr. Sönmez, özellikle sahurda posalı gıdaların daha fazla tüketilmesi gerektiğini dile getirerek, "Posalı gıdaların 2 önemli yararı vardır. Birincisi, sindirim süresini uzatmasıdır ki bu sayede tokluk hissi daha uzun süre devam eder. İkinci yararı ise ramazanda sıkça görülen kabızlık şikayetlerinin önüne geçmesidir. Posa içeriği yüksek olan besinler arasında kepek veya tam buğday ekmeği, ceviz, badem gibi yağlı tohumlar, bakliyat, yeşil sebze ve meyveler sayılabilir." şeklinde konuştu.

  • "Baharatlı besinlerin fazla tüketilmesi susuzluk hissini arttırır"

Ramazanda sindirimi zor olan yağlı besinlerden ve kızartmalardan kaçınılması gerektiğini vurgulayan Sönmez, sahurda bu tür besinlerin tüketilmesinin gaz ve şişkinlik şikayetlerindeki artışa ve reflü yakınmalarına yol açacağını ifade etti.

Prof. Dr. Sönmez, fazla baharatlı besinlerin de reflü şikayetine ve sindirim sorunlarına yol açabileceğinin altını çizerek, "Baharatlı besinlerin fazla tüketilmesi susuzluk hissini arttıracaktır. Bu nedenle çok baharatlı ve tuzlu besinlerden kaçınmak uygun olacaktır. Çok yağlı, baharatlı besinler ya da kızartmalar yerine ızgarada, fırında, haşlama ya da buğulama yöntemiyle hazırlanmış besinlerin tercih edilmesi hazımsızlık şikayetlerini azaltacaktır." değerlendirmesinde bulundu.

Ramazanda sık karşılaşılan sorunlardan bir diğerinin ise yeterli sıvı alınmaması olduğunu aktaran Sönmez, vücudun sıvı açığını yerine koymak için iftar ile sahur arasında sık sıvı alınmasının uygun olacağını kaydetti. Bir erişkinin günde yaklaşık 2 litre sıvı alması gerektiğini anımsatan Sönmez, "Bu miktarı karşılayabilmek için iftar ve sahur arasındaki dönemde, çay, çorba, meşrubat dahil alınan toplam sıvı miktarının kabaca 8 su bardağını bulması veya geçmesi uygun olacaktır." dedi.

  • "İftar ve sahur arasında küçük atıştırmalar yapılabilir"

Prof. Dr. Alper Sönmez, iftar sofralarındaki abartılı kalabalığa da değinerek, şöyle konuştu:

"Masada toplanan kişilerin yiyebileceklerinin çok daha fazlasının konduğu iftar sofraları, yeme dürtüsünü arttıracak ve bu durum sindirim sorunlarına ve kilo almaya neden olacaktır. Bunu önlemek için iftar sofralarının olabildiğince sade kurulması ve besin değeri düşük olan gereksiz kalorilerden kaçınılması uygun olur. İftar sonrasında tatlı tüketmek yerine meyveyi tercih etmek çok daha doğrudur. Meyve olarak da özellikle lifli meyvelerin (elma, armut gibi) tüketilmesi çok daha sağlıklıdır.

İftardan sonra hemen uzanmak yerine yürüyüş yapmak çok önemlidir. Bu sayede besinlerin daha iyi sindirilmesi sağlanacak ve ağır bir yemek sonrası sindirim sorunlarının yaşanması önlenecektir. Yaklaşık 30 dakika süren hafif tempolu yürüyüş kendinizi çok daha zinde hissetmenize yardımcı olacaktır. İftar ve sahur arasında da küçük atıştırmalar yapılabilir. Bu atıştırmalıkların meyve ve kuru yemişlerden oluşması, ihtiyacınız olan posayı alabilmeniz için daha uygundur."

“Türkiye'de yaklaşık 3,5 milyon astım hastası var”

İSTANBUL (AA) – Türk Toraks Derneği Başkanı Prof. Dr. Hasan Bayram, Türkiye'de yaklaşık 3,5 milyon astım hastası olduğuna değinerek, astımın tedavi edilebildiğini ve en iyi tedavinin astım yapan faktörlerin iyi belirlenmesi ve bunlardan korunma yollarının iyi bilinmesi olduğunu belirtti.

Bayram, 7 Mayıs Dünya Astım Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, derneğin akciğer sağlığını koruma ve geliştirme hedefini gerçekleştirirken, bu özel günlerde toplumun ve hekimlerin eğitimi, farkındalığının artmasına yönelik çeşitli etkinlikleri, çalışma gruplarının önderliğinde ve Türkiye'nin bütünü kapsayan şube yapılanması aracılığıyla yaptığını anlattı.

Dünya Astım Günü kapsamında Astım Alerji Çalışma Grubu ve şubelerce düzenlenen toplum ve sağlık çalışanlarına yönelik eğitim ve farkındalık toplantılarıyla konuya dikkati çektiklerini aktaran Bayram, bu yıl da bu kapsamda faaliyetleri olacağını ifade etti.

Bayram, dünyada yaklaşık 300 milyon kadar astımlı hasta olduğu tahmin edildiğini kaydederek, şu bilgileri verdi:

"Ülkemizde ise yaklaşık 3,5 milyon astım hastası vardır. Astım, tedavi edilebilen bir hastalıktır. En iyi tedavi, astım yapan faktörlerin iyi belirlenmesi ve bunlardan korunma yollarının iyi bilinmesidir."

  • "Tedavi uyumsuzluğunun en önemli nedeni cihazları doğru kullanamamak"

Türk Toraks Derneği Astım Alerji Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Ömür Aydın ise astımın, tekrarlayan ve ataklar halinde gelen nefes darlığı, nefes alıp verirken ortaya çıkan hırıltı/hışıltı/ıslık sesi, göğüste baskı hissi ve öksürük gibi belirtilerle kendini gösterdiğini anlattı.

Hastalığın, akciğer içi hava yollarında mikrobik olmayan bir tür iltihap nedeniyle hava yolu duvarının şişmesi sonucu daralmaya neden olan kronik bir akciğer hastalığı olduğunu aktaran Aydın, tedavi konusunda şunları paylaştı:

"Astım tedavisinin amacı hastalığın kontrol altına alınmasıdır. Uygun ilaç tedavisinin verilmesi ile astım belirtileri kontrol altına alınabilmektedir. Astım ilaçlarının büyük bir kısmı soluk alma yolu (inhalasyon) ile kullanılan ilaçlardır ve bu yolla daha az yan etki ile direk hava yollarında istenen tedavi edici etkiyi oluştururlar. Bu ilaçlar özel cihazlar ile verildiğinden tedaviye başlanırken cihazların kullanım şekli mutlaka hastalara anlatılmalıdır. Tedavi uyumsuzluğunun en önemli nedeni bu cihazları doğru kullanamamaktır."

Aydın, astım hastalarının dikkat etmeleri gerekenleri şöyle sıraladı:

"Diğer bütün kronik hastalıklar gibi astım da düzenli hekim kontrolü gerektirir. Bu kontroller hastanın yeterli ve uygun ilaçlarla tedavisini devam ettirmesini, ilaçların yan etkilerinden hastaların korunmasını da sağlar. Astım hastaları düzenli kullanılan ilaç tedavisiyle iş ve okul dahil günlük yaşamlarına, hastalık nedeni ile herhangi bir kısıtlanma olmadan devam edebilirler. Ancak günlük yaşam esnasında dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. Sigara, hava kirliliği, enfeksiyonlar ve bazı alerjenlerden kaçınmak gerekir. Ayrıca aşırı kilolu hastaların kilo vermesi, sağlıklı beslenilmesi ve fiziksel aktivite yapılması yakınmaların kontrolü için önem taşımaktadır. Astımlı hastalar düzenli tedavi altında spor ve aktiviteleri kısıtlamadan yapabilir."

Organ naklinde Türkiye deneyimi Avrupa Kongresinde

ANKARA (AA) – YEŞİM SERT KARAASLAN – Türk bilim insanları, Avrupa Organ Nakli Kongresinde ve çalışma ziyaretlerinde, Türkiye'nin organ nakli deneyimlerini anlattı ve özellikle canlıdan karaciğer-böbrek nakillerindeki başarılı sonuçlarla yabancı hekimlerin ilgi odağı oldu.

Türkiye Organ Nakli Vakfı (TONV) Başkanı Eyüp Kahveci, AA muhabirine, organ nakli alanında yürütülen teknik yardım ve iş birliği programı "Uluslararası Organ Nakli Ağı" (International Transplant Netwoek) çerçevesinde Polonya'ya yapılan ziyarete ilişkin bilgi verdi.

Ticaret Bakanlığı desteğiyle Organ Nakli Koordinatörleri Derneği (ONKOD) ve TONV iş birliğinde 25-29 Nisan'da Polonya'da çalışma ziyaretlerinde bulunduklarını anlatan Kahveci, Polonya Sağlık Bakanlığı Organ Nakli Teşkilatı PolTransplant'ın Varşova'daki merkezinde görüşmeler yapıldığını ifade etti.

Kahveci, organ bağışı ve organ nakli alanında Polonya ve Türkiye deneyimlerinin karşılıklı olarak tartışıldığını, iyi uygulama örnekleri konusunda görüş alışverişinde bulunulduğunu anlattı.

Polonya nüfusunun 38 milyon olduğunu, geçen yıl bin 500 organ nakli yapıldığını belirten Kahveci, "Türkiye'de ise 2018 yılında 5 bin 500 organ nakli yapılmıştır." bilgisini verdi.

Varşova Üniversitesi Hastanesi Organ Nakli Merkezi'nde de klinik uygulamalar konusunda Türk ve Polonyalı uzmanların karşılıklı değerlendirmelerde bulunduklarını ifade eden Kahveci, Polonyalı organ nakli uzmanlarının özellikle canlı vericiden böbrek nakli ve karaciğer nakli konularında Türk uzmanların deneyimlerini dinlediğini söyledi.

Krakov kentinde yapılan Avrupa Organ Nakli Kongresi'ne katılan Türk bilim insanlarının organ nakli deneyimlerini dünyanın değişik ülkelerinden gelen uzmanlarla paylaştığını dile getiren Kahveci, şunları kaydetti:

"Canlı vericiden böbrek ve karaciğer naklinde dünyada en yüksek deneyime sahip ülkeler arasında bulunan Türkiye, bu alanda teknik kapasitesini geliştirmek isteyen birçok ülkeden yabancı uzmanın ilgi odağı oldu.

Eğitim almak isteyen uzmanlar ile Türk ekipleri ikili görüşmeler gerçekleştirdi. Bunun yanında canlı vericiden böbrek ve karaciğer nakillerindeki hasta sağ kalım oranlarının yüksekliği, canlı vericilerin daha az cerrahi travmaya maruz kaldığı laparoskopik ve robotik tekniklerin yaygın kullanımı, ameliyat hazırlık sürelerinin daha kısa olması ve Avrupa kalite ve güvenlik standartlarının uygulanması nedeniyle ülkemize hasta gönderilmesi noktasında çeşitli ülkelerden gelen talepler değerlendirildi."

Kahveci, Avrupa'da birçok ülkede daha fazla hastaya organ nakli ile yaşama tutunma fırsatı sağlanabilmesi ve organ bağış oranlarının artırılması için yasal değişikliğe gidildiğini söyledi.

Eyüp Kahveci, "Bu amaçla 'varsayılmış rıza' denilen doğuştan herkesin organ bağışçısı (otomatik organ bağışı) kabul edildiği yasal değişikliğe geçtiği Fransa ve İngiltere'nin ardından şimdi Alman Parlamentosu da bu yönde hazırlıklara başladı. Türkiye'nin de yeterli organ temin etmek amacıyla bu şekilde bir yasal değişikliği tartışması, organ nakli ile hayata dönmeyi bekleyen 30 bin civarındaki hasta için bir umut kapısı olacaktır." değerlendirmesinde bulundu.

ONKOD Başkanı Yavuz Selim Çınar da "Polonya'da gerçekleştirilen çalışma ziyaretinin Polonya ve Türk organ nakli ekipleri arasında iş birliğinin tesis edilmesi, Türk organ nakli sisteminin güçlü yönlerinin Avrupa'ya tanıtılması açısından önem taşımaktadır." diye konuştu.

  • Uluslararası Organ Bağışı Karikatür Yarışması sergisi

Öte yandan Krakov'da yapılan Avrupa Organ Nakli Kongresi çerçevesinde dünyada ilk kez Uluslararası Organ Nakli Ağı tarafından yapılan Uluslararası Organ Bağışı Karikatür Yarışmasında seçilen eserler de kongre alanında sergilendi.

TONV Başkanı Eyüp Kahveci, bu tür faaliyetlerin toplumsal farkındalığın artırılmasında çok büyük önem taşıdığını söyledi.

45 ülkeden 950 eserin katıldığı, jürinin beğenisini kazanan ilk 50 karikatürün sergilendiği etkinliğe yoğun ilgi gösterildiğinin altını çizen Kahveci, "Sergi çok ilgi gördü ve nitelikli çalışmalara ev sahipliği yapan Türk ekipleri takdir edildi." dedi.