Bakanlıktan kas hastası çocuğun tedavisine ilişkin açıklama

ANKARA (AA) – Sağlık Bakanlığınca, 9 yaşındaki kas hastası çocuğun tedavisine yönelik ilaca maddi yetersizlik nedeniyle ulaşamadığı iddialarının gerçeği yansıtmadığı bildirildi.

Bakanlıktan yapılan açıklamada, medyada "Anıl'ın hayatı bu ilaca bağlı" başlığıyla genetik geçişli bir tür kas hastalığı olan Duchenne Musküler Distrofi (DMD) hastası 9 yaşındaki çocuğun ABD'de onaylı ilaca maddi yetersizlikten dolayı erişemediği haberlerinin yer aldığı hatırlatıldı.

Tedavi için talep edilen ilacın, eteplirsen etkin maddeli "Exondys 51" isimli ticari bir ilaç olduğu belirtilen açıklamada, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesinin (FDA) verdiği ilaç ruhsatında, Exondys 51'in klinik yararı konusunda henüz yeterli bilimsel veri bulunmadığını açıkça belirttiği vurgulandı.

Avrupa İlaç Ajansı da (EMA) ilaca ilişkin değerlendirme sürecinin devam ettiği, ilacın erke evre DMD hastalarında etkinliği ve güvenilirliğine ilişkin klinik çalışmanın ise 2019'da tamamlanacağı bilgisine yer verilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Haberde adı geçen hasta için, 23.01.2018, 16.02.2018 ve 27.03.2018 tarihlerinde Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumuna ilgili ilacın kullanımına yönelik yapılan başvurular, bilimsel komisyon tarafından değerlendirilmiştir. İlaç için yapılan çalışmalarda hem klinik hem laboratuvar bulgularının yetersiz olması, uzun dönem etkileriyle ilgili net verilerin olmaması, güvenilirliği ile ilgili kanıtların yetersiz olması nedeniyle ilgili ilacın kullanımı mevcut bilimsel veriler doğrultusunda uygun görülmemiştir."

Advertisements

Aort damarı yırtılan KOAH hastasını sağlığına kavuşturdular

RİZE (AA) – Rizeli KOAH hastası Albay Kulaksız, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesinde riskli olmasına karşın gerçekleştirilen başarılı operasyonla sağlığına kavuştu.

Kulaksız, şiddetli göğüs ve sırt ağrısı şikayetiyle Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi acil servisine başvurdu.

KOAH hastası da olan 60 yaşındaki Kulaksız'ın yapılan tetkiklerinde, aort damarının, kalp kapakçıklarını da içerecek şekilde kalp çıkışından sağ kasığa kadar tüm göğüs ve karın boyunca yırtılmış olduğu tespit edildi.

Yapılan kapsamlı muayene ve değerlendirme sonucu Kulaksız, Doktor Öğretim Üyeleri Ozan Karakişi ve Şaban Ergene yönetimindeki kalp damar cerrahisi ekibince ameliyata alındı.

Kalp kapakçıkları ve aort damarının başlangıç kısmı değiştirilerek aynı anda koroner by-pass ameliyatı yapılan, tıkalı olan sağ bacak damarı da onarılan Kulaksız'ın tedavisine yoğun bakım servisinde devam edildi.

Kulaksız, kalp damar cerrahisi ekibinin yanı sıra doktorlar Hızır Kazdal, Beysim Özcan ve Tahir Ersöz yönetimindeki anestezi yoğun bakım ekibinin uyguladığı tedavi sonrası servise çıkartılarak yürütüldü.

Doktor Öğretim Üyesi Ozan Karakişi, gazetecilere yaptığı açıklamada, bu ameliyatın riskli olduğundan yapılmak istenmediğini ancak hastanelerinde hasta ve yakınlarıyla kurulan iletişim ve ekip çalışması neticesinde başarıyla uygulandığını belirtti. Karakişi, kalp damar cerrahi kliniklerinin her türlü cerrahi girişimi başarıyla gerçekleştirebildiğini söyledi.

Başhekim Prof. Dr. Hasan Türüt ise hastanenin adına layık olmaya ve hastalarını sağ salim yakınlarına ulaştırmaya gayret gösterdiklerini ifade etti.

Kalp damar cerrahisi kliniğinin çok başarılı bir ameliyat gerçekleştirdiğini kaydeden Türüt, hastanelerini gerçek anlamda bir referans merkez haline getirmek için var güçleriyle çalışmaya devam edeceklerini vurguladı.

Türüt, bu sağlık hizmetinin bölgede verilmesinde fedakarca çalışan tüm hekim, hemşire, yönetici ve yardımcı sağlık personeline teşekkür etti.

Albay Kulaksız'ın oğlu Mustafa Kulaksız ise babasının aort damarının yırtıldığını ifade ederek, şunları söyledi:

"İstanbul dahil gittiğimiz hastanelerde, (Ameliyat dahi olamazsın, masada kalırsın.) diyerek kimse ameliyat yapamadı. Biz de çaresiz Rize'ye döndük. Babam yeniden rahatsızlanınca hastaneye geldik. Yaklaşık iki aydır buradayız. (Çaresiz) denilen hasta şu an yürüyor. Ameliyatı yapan hocalarımıza çok teşekkür ediyoruz, hepsinden Allah razı olsun."

Mental health center for refugees opens in Ankara

By Fatih Hafız Mehmet and Ahmet Furkan Mercan

ANKARA (AA) – A new mental health center for refugees opened in Turkey’s capital Ankara on Thursday.

The center was opened by Relief International with funding from the European Union and will be run by the Union of Medical Care and Relief Organizations (UOSSM).

It will primarily serve Syrian refugees who are experiencing mental health disorders.

Speaking at the opening ceremony, EU Ambassador in Ankara Christian Berger noted that there are around 3.5 million refugees in Turkey, voicing gratitude for Turkey’s efforts on the issue.

Berger said 20 percent of these people live through mental disorders like anxiety and depression, and the health center will strengthen resilience among Syrian refugees.

He added that they are thankful and appreciate Turkey providing services to Syrian refugees.

Also speaking at the ceremony, French Ambassador in Ankara Charles Fries said the center will provide an extraordinary example of solidarity among refugees living in Ankara.

Around 800 people are expected to benefit from the center through February 2019 and will be served by the center’s mental health specialists, including psychiatrists, psychologists, and counsellors.

The project contributes to building a more resilient refugee community in Turkey by improving their mental well-being, at the same time reducing the burden on the Turkish health care system.

Relief International’s existing mental health center in Gaziantep — in the southeast, near the Syrian border — also funded by the European Union, serves patients with a wide range of disorders, including anxiety, psychosis, depression, and post-traumatic stress disorder.

A third mental health center for refugees is also planned to be opened in Istanbul.

“Çocuğunuzu fastfood ile ödüllendirmeyin”

İSTANBUL (AA) – ZEHRA MELEK ÇAT – Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Halil Coşkun "Çocuğa verilecek olan beslenme bilgilerinin aile tarafından da uygulanması lazım. Eğer anne-baba bunu uygulamıyorsa çocuğa uygulatması mümkün değil." dedi.

Coşkun, AA muhabirine yaptığı açıklamada, çocuğun gelişimi açısından ailenin beslenme konusunda bilgi sahibi olması gerektiğini vurguladı.

Beslenmenin aile tarafından aşılandığını, çocuğa verilecek beslenme bilgilerinin aile tarafından da uygulanması gerektiğini ifade eden Çoşkun, "Eğer anne-baba bunu uygulamıyorsa çocuğa uygulatması mümkün değil. Evin içinde yüksek kalorili diyetleri ön plana koyar ama çocuğa yasak getirirseniz bu çok zor bir şey. Bir şeyi yedirmemenin, çocuğuna aldırmamanın en önemli faktörü evin içine de aldırmamak. Ailenin bilgilendirilmesi çok önemli dolayısıyla anne-babanın da bunu uygulaması çok önemli. Anne-baba kilolu, kendisiyle ilgili hiçbir derdi yok ama 'çocuğum kilo almasın' telaşında. Dolayısıyla çocuk o alışkanlıkları evin içinde görerek ona göre hareket ediyor. Dolayısıyla bu konuya dikkat etmek lazım." diye konuştu.

Coşkun, teknolojinin gelişmesiyle çocukların oyun alışkanlıklarının da değiştiğini vurgulayarak, telefon, bilgisayar ve televizyonun hareketsizliği arttırdığını söyledi.

Çocukların artık sokak oyunları oynamadığını belirten Coşkun, şunları kaydetti:

"Hareketsiz yaşam arttı. Yüksek kalorili diyet bütün dünyada maalesef çok ön planda. Bunun içinde tatlı grupları var, yüksek yağlı gıdalar yer alıyor. Lezzetleri çok yüksek. Bir kere çocuğa bunu verdiğiniz zaman çocuk bunu devamlı ister hale geliyor. Stres faktörü çok artmış. Evde anne-baba stresli olunca, çocuk da bir taraftan stres yaratınca bazen o problem olmasın diye çocuğa onu mutlu edebilecek şeyler verilebiliyor. Bunların sayıları arttığında maalesef çocuk da kilo almaya yatkın hale geliyor. Anne-babanın kilolu olma durumu da çok etkili. Anne-babadan birisi kilolu olursa çocuğun ilerde genetik olma ihtimali en az yüzde 30-40 artıyor, ikisi birden kiloluysa bu oran yüzde 70-80'leri buluyor. Bu çocuğu genetik olarak değiştirmek zor, zaten hayata 1-0 yenik başlamış, bir de üstüne gıda sektörüyle 'çocuğumu mutlu edeyim' diye hareket edilirse çocuklar o yüzden kilolu oluyor. Maalesef çocukluk obezitesinde de artış var."

Coşkun, Türkiye'de her 3 kişiden birinin obez olduğunu anımsatarak, obezite ile Tip 2 diyabet, uyku apnesi, tansiyon, karaciğer yağlanması, kolestrol gibi hastalıkların görülme sıklığının arttığını, sağlıksız bir toplum haline gelindiğini söyledi.

Toplumda zayıf çocukların sağlıksız olduğuna dair bir kanı bulunduğunu anlatan Coşkun, "Eskiden bu normaldi. 40-50 yıl önce, gıda sektörü bu kadar gelişmemişti, gerçekten o zaman beslenme sorun olabilir ama artık bitti o dönemler. Bugün artık aşırı beslenme sorun. Bugün artık aç ülkelerden çok fazla bahsetmiyoruz, hep obeziteden bahsediyoruz. Obezite açlık sınırındaki nüfusun çok üzerinde. Açlık da bir problem, buna karşılık çok fazla beslenme de bir problem, bu sefer vücut kendi kendini imha etmeye başlıyor. O dengeyi kurmamız gerekiyor." diye konuştu.

Okuldaki beslenmenin kontrol altına alınabileceğini, bununla ilgili çalışmalar da yapıldığını belirten Coşkun, "Bana göre asıl sorun eve geldikten sonra. Aileye büyük görev düşüyor. Evde ev yemeği ve sağlıklı yemek ön planda olmalı. Dışarı çıkıldığında ise fastfooddan kaçmak zor olabilir ama bunu ciddi anlamda kontrollü bir şekilde vermek lazım. Çocuğunuz obeziteye yatkınsa o zaman çok daha fazla dikkat etmek lazım." dedi.

– "Yemeği ödül olmaktan çıkaralım"

Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ertuğrul Taşan ise toplum olarak ödüllendirmenin yanlış yapıldığını ifade ederek, şu görüşleri paylaştı:

"Kendimizi ödüllendirirken bile bir başarı olduğunda yemeğe çıkıyoruz, bir toplantı yapılacak, yemekli düzenleniyor. Ormanda yürüyüşe çıkmıyoruz, bisiklet turu yapmıyoruz. Bisiklet sayısının artması obezitenin azalması, egzersizin artması demek. Anne-babanın önce kendisinden başlaması lazım çünkü çocuğa rol model oluşturuyor. Anne ve babanın önce kendisine çeki düzen vermesi lazım, önce yediğine içtiğine bakması lazım, spor yapması lazım. Spor bizde çok eksik. Çünkü spor bir ödüllendirme olarak görülmüyor, yorgunluk olarak algılanıyor. Okullar başladı, çocuklarımızın başarılarını fastfood ile ödüllendirmeyelim. Çocuklarımıza bisiklet alalım, havuza gitsin, hafta sonu birlikte yürüyüş yapalım. Eğlenmek her zaman yemek yemek değildir, eğlenmek bir sosyal faaliyettir, bir harekettir. Fiziksel aktivite çok önemli, kas dokusunun çalıştırılması hem metabolizmamızı hızlandırıyor hem de insülin direncini kırıyor. İnsülin direnci hem obezitenin hem de Tip 2 diyabetin temelinde yatıyor. Yemeği bir ödül olmaktan çıkarabilirsek obetize ile mücadelede çok önemli bir adım atmış oluruz."

Taşan, çocukların telefonla bilgisayarla oynayarak sosyal anlamda izole olduğunu belirterek, "Çocuk sanal bir ortamda eğlenmeye başlıyor, zaten hareketsiz, bunu yaparken de bir şeyler atıştırıyor. Bu tür yemek yeme davranışı fazla yemenize sebep olur. Yemek yerken televizyon seyretmeyin, telefonla ilgilenmeyin, kendinizi yemeğe konsantre edin, yavaş yavaş yiyin." tavsiyesinde bulundu.

Alzaymıra 100'den fazla yeni ilaçla çare aranıyor

ANKARA (AA) – YEŞİM SERT KARAASLAN – Unutkanlık, günlük yaşam aktivitelerinde ve davranışlarında bozulma ile başlayan ve kesin sonuç alınan tedavisi bulunmayan alzaymır hastalığına, yaklaşık 112 faz aşamasında ilaç çalışması ile çare arandığı belirtildi.

Türk Nöroloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Demet Özbabalık Adapınar, "yaşlılık hastalığı" olarak bilinen alzaymırda şu anki tedavi seçenekleriyle, oluşan hasarın geri dönüşünün mümkün olmadığını vurguladı.

Alzaymır hastalığının kesin tedavisi henüz olmamakla birlikte süreci yavaşlatmanın ve bazı belirtilerin şiddetini azaltmanın mümkün olduğuna dikkati çeken Adapınar, belirtileri tedavi etmeye yardımcı olabilecek ilaç ve ilaç dışı seçeneklerin bulunduğunu söyledi.

Prof. Dr. Adapınar, araştırmacıların, altta yatan hastalığı tedavi etmek ve en sonunda belirtilerin kötüleşmesine yol açan hücre hasarını durdurmak ya da geciktirmek için bir çığır açmaya çalıştıkça, geliştirme ve test etme konusunda birçok umut verici ilaç geliştirilmeye çalışıldığını ifade etti.

Demet Özbabalık Adapınar, yurt dışında hastalığın tedavisine ilişkin önemli bilimsel çalışmalara imza atıldığını aktararak, "Şu an itibarıyla alzaymır hastalığı tedavisine yönelik yapılan faz aşamasında 112 ilaç çalışması var." dedi.

Bu ilaçların farklı deneme alanlarında olduğuna işaret eden Adapınar, şöyle devam etti:

"Bu olası moleküllerin yüzde 63'ü 'hastalığın nedenlerini iyileştiren ya da hastalığı geri çeviren' olarak isimlendirilen modifiye tedaviler, yüzde 22'si 'hastalığın bulgularını düzelten' tedavileri, yüzde 12'si 'psikiyatrik ve davranış bozukluğu belirtilerini yok eden' tedavileri hedeflemiştir. Ayrıca, son bir yılda farklı deneysel alanlara katılan yeni aday adayı 26 ilaç çalışması var. Bilimsel çalışmalara rağmen şu an yaşlılık döneminin en tanıdık yüzü alzaymır hastalığı, gerek bilgi, bulgu ve ilerleyişi, gerekse tedavisine ait çok yönlü çabaları ile gelecek dönemin en hatırı sayılır hastalığı olmaya devam edecek."

– "Egzersiz, hastalığa ait hasarı düşürebiliyor"

İlaç dışında egzersiz, müzik, sanat gibi seçeneklerin yapıldığını belirten Prof. Dr. Adapınar, "Örneğin, yürümek ve koşmanın alzaymır riskini azalttığına ilişkin çalışmalar vardır. Koşucu ve yürüyüşçüler üzerine yapılan sağlık çalışmalarından alınan ilk verilere göre, yaşamın erken döneminde başlayan egzersizler, alzaymır hastalığına ait hasarı düşürebilmektedir." diye konuştu.

Adapınar, beslenme şekli ve hastalık riskine ilişkin ise şu bilgileri verdi:

"Beslenme ile alzaymır oluşma riski arasındaki ilişkiyi inceleyen yeterli sayıda ve güçlü çalışmalar bulunmamakla beraber, bazı çalışmalarda olumlu sonuçlar gösterilmiştir. Örneğin, bir çalışmada vitamin C ve E'den zengin bir beslenmenin alzaymır gelişmesi riskini azaltabileceği gösterilmiştir. Ancak vitamin desteklerinin özellikle doğal yollarla karşılanması önerilmektedir.

Doymuş ve trans yağ tüketiminin azaltılması, sebze ve meyve tüketiminin artırılması, doğal besin maddelerinden alınan vitamin E tüketiminin artırılması, vitamin B12 alımının artırılması, multi vitaminler kullanılıyorsa demir ve bakır gibi ağır metalleri içeren vitamin komplekslerinden kaçınılması, alüminyum içeren ürünlerin ve ilaçların kullanımından kaçınılması ve aerobik egzersizi önerilmektedir."

İşitme engelini ameliyat ve eğitimle aştı

ANKARA (AA) – YEŞİM SERT KARAASLAN – Doğuştan işitme kaybı bulunan 9 yaşındaki Muhammed Said Demirçapar, 1,5 yaşında gerçekleştirilen ameliyatının ardından, aldığı dil ve ses eğitimi sayesinde bugün yaşıtları gibi konuşuyor, duyuyor ve anlayabiliyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Ankara Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Satar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, işitme kaybı probleminin özellikle konuşma, dil gelişimi ve iletişim açısından çok önemli olduğunu belirterek, bu sorunun çeşitli nedenlerden kaynaklandığını söyledi.

Doğuştan gelen nedenler içinde hamilelik sırasında veya yenidoğan döneminde geçirilmiş enfeksiyonlar, prematüre doğum ve genetik sebeplerin rol alabildiğini anlatan Satar, ileriki aylarda çocuğun konuşma gelişimi döneminde geçirilen enfeksiyonlar ile ilerleyici işitme kaybına yol açan yapısal anormalliklerin ve hatta travmaların da işitme kaybına yol açabildiği bilgisini verdi.

Satar, bunun dışında hayatın bir döneminde travma, enfeksiyon ya da bazı ilaçların kullanım sonucunda işitme kaybıyla karşılaşılabildiğini dile getirdi.

Bu tür vakalarda tanı geç konulduğunda işitme kaybının kalıcı olabildiğine dikkati çeken Satar, çocuğun çevresindeki seslere tepki vermemesi, konuşma gelişiminde duraksama olması ya da okul döneminde ders başarısında düşüklük gibi durumlarda vakit kaybetmeden uzmana başvurulmasının tedavi açısından önem taşıdığını vurguladı.

– "Akranlarını çoktan yakalamış durumda"

Satar, doğuştan işitme sorunu yaşayan ve tedavi sonucu artık duyabilen küçük Muhammed Demirçapar'ın sağlık durumu hakkında bilgi verdi.

Muhammed'in annesinin, oğlunun henüz birkaç aylıkken sese tepki vermediğini fark ettiğini anlatan Prof. Dr. Satar, işitme testi yapıldığında çocuğun her iki kulağında da ileri derecede işitme kaybı saptandığını bildirdi.

Satar, Muhammed'e ileri tedavi olan koklear implant (biyonik kulak) tedavisine hazırlık için önce klasik işitme cihazı verildiğine işaret ederek, şunları kaydetti:

"Beyne ses sinyallerinin iletilmesini sağlamak üzere iç kulağın hasarlı kısmının işini yapan elektronik bir tıbbi cihaz olan koklear implantın yerleştirilmesi ameliyatına hazırlık amacıyla önce kulağına işitme cihazı takıldı, sonra da 1,5 yaşında koklear implant yerleştirilmesi ameliyatını gerçekleştirdik. Cihazı taktıktan sonra işitme ve konuşma eğitimi başladı. Koklear implant sayesinde hastaya yeterli konuşma sinyali gönderildi. Eğitimle de konuşma ve dil gelişimini kazanması sağlandı. Bugün sağlık durumu gayet iyi. Konuşma ve dil gelişimi açısından normal yaşıtlarından fark göremezsiniz. Akranlarını çoktan yakalamış durumda."

– Ameliyat nasıl yapılıyor

Ameliyatın, kulak arkasından cilde açılan bir kesi ile yapıldığına dikkati çeken Satar, "Normal bir kulak ameliyatı şeklinde gerçekleştiriliyor. Sadece iç kulağa ilettiğimiz bir elektrot yerleşimi söz konusu. Bu takılan cihaz, hastamıza yeterli işitsel uyarının gitmesini sağlıyor." diye konuştu.

Bu cihazın ömür boyu kullanılması gerektiğine değinen Satar, işitme sinirinin ve beynin cihaza adapte olması için belli bir eğitim süreci gerektiğini vurguladı.

Satar, erken tanı ve tedavi sonucunda bu kişilerin sağlıklı bireylerle aynı seviyeye gelebileceğini, Muhammed'in de bunun en güzel örneklerinden biri olduğunu belirterek, "Biz, yeterince erken müdahale edildiğinde bu çocukların akranlarını yakalayabildiğini vurguluyoruz. Bu nedenle, erken tanı ve tedavi çok önemli." uyarısında bulundu.

– "Arkadaşlarıyla iletişimi ve ders başarısıyla sıkıntımız yok"

Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde hemşire olarak görev yapan 38 yaşındaki anne Aslı Demirçapar da kendisinin de bir dönem KBB Kliniğinde çalışmasının oğlundaki sorunu fark etmesinde önemli rol oynadığını bildirdi.

Demirçapar, oğlunun bebeklik döneminde tepki vermediğini şu sözlerle anlattı:

"Bazen gürültülü bir ses de bir anda kafasını çeviriyor, bazense çevirmiyordu. Bu da bizi şüphelendirdi. Altı ay bekledik, sonra hekime başvurduk ve tanı konuldu. Ameliyatın ardından eğitim sürecine dahil olduk. Alınan eğitimler sonucunda ne dinleme ne de anlamada birinci sınıfa başladığımızda hiçbir sıkıntımız kalmadı. Zaten yaşıtlarına ulaşmıştı Muhammed… Şu anda arkadaşlarıyla iletişimi ve ders başarısıyla ilgili hiç sıkıntımız yok."

– "Cumhurbaşkanımızı çok seviyorum"

Muhammed Demirçapar da ilkokul öğrencisi olduğunu ve en çok arkadaşlarıyla oyun oynamaktan zevk aldığını, maç yapmayı ve özellikle yakan top oynamayı çok sevdiğini dile getirdi.

Arabalara çok düşkün olduğu için ileride galerici olmayı da hayal ettiğini aktaran Muhammed Demirçapar, sağlık durumunun şu an çok iyi olduğunu vurgulayarak, "Cumhurbaşkanımızı çok seviyorum, kendisini görmeyi çok istiyorum." dedi.

Hasta odasını sanat galerisine dönüştürdü

İZMİR (AA) – TEZCAN EKİZLER – İzmir'de, hem kan hem de meme kanseri tedavisi gören 47 yaşındaki anaokulu öğretmeni Fatma Özaydın, hasta odasında yaptığı resimlerle bir yandan yaşama tutunurken diğer yandan da başka hastalara moral oluyor.

Özaydın'ın tedavi süreci boyunca yaptığı resimlerle donattığı hasta odası sanat galerisini andırıyor.

İzmir'de dünyaya gelen 47 yaşındaki bir çocuk annesi anaokulu öğretmeni Özaydın, 1993 yılında teğmen Murat Özaydın ile evlendi.

F-16 pilotu eşinin 2000 yılında Merzifon'da eğitim uçuşunda iki uçağın çarpışması sonucu şehit olmasının ardından 5 yaşındaki kızı Ege ile yaşamaya başlayan Özaydın'ın 2017 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yaptırdığı kontroller sırasında sol göğsünde kanserli kitle tespit edildi.

Radyoterapi tedavisinin bitiminde kan değerlerinin düşük olduğu belirlenen Özaydın'a kan kanseri teşhisi de konuldu.

Tedavisine Medicalpark İzmir Hastanesi Kemik İliği Transplantasyon Merkezi'nde devam eden Özaydın, 5 ay boyunca hasta odasında kuru, pastel ve suyu boyaları kullanarak resimler yapmaya başladı.

Yaptığı rengarenk resimleri ilk önce hastane odasında sergileyen Özaydın'ın eserleri hem doktorların hem de hastane yönetiminin dikkatini çekti.

Kök hücre tedavisinin ardından kızının adını verdiği "Ege'den Gelen Umut" isimli resim sergisini hastanede açan Özaydın, kendisi gibi tedavi gören hastalara da moral oldu.

– "Kemoterapi ilaçsa renkler de ilaç"

Fatma Özaydın, AA muhabirine yaptığı açıklamada, anaokulu öğretmeni olmasına rağmen amatör resimler yaptığını, zorlu geçen tedavi sürecinde resim yapmanın kendisine moral verdiğini söyledi.

Resim yapmak istediğini söylediği yakınlarının çok şaşırdığını belirten Özaydın, "Odam sanat atölyesine döndü. Renkler beni motive etti. Her sabah renklerle uyanmaya başladım. Kemoterapi ilaçsa renkler de ilaç. Mesela sarıyı çalışırken ben mutlu olduğumu hissediyorum. Renkler bana hayat veriyor." dedi.

Kök hücre nakli olmaya hazırlandığı süreçte hasta yönetiminden gelen "sergi açalım" teklifinin kendisini çok mutlu ettiğini anlatan Özaydın, kalabalık içine girip enfeksiyon kapmaması gerektiği için sergisinin açılışına katılamamasına rağmen ortaya bir eser koyması nedeniyle çok mutlu olduğunu dile getirdi.

– "Resimlerimde duygularımı anlatıyorum"

Özaydın, 2 kanserle savaşmasına rağmen tedavi süreçleri boyunca umudunu hiç yitirmediğini vurgulayarak şöyle konuştu:

"Hayata tutunmak zorundaydım, bir çocuğum var en önemli şey kızım Ege. Resim yapmak benim tedavi sürecimi olumlu etkiledi. Resimlerimde duygularımı anlatıyorum. Benim hissettiklerim umut. Hayaller kurmaya başladım, onlara daldıkça ileriye yönelik düşünceye dalmaya başladım. Hasta arkadaşlarım da böyle çalışmalar yapmalı. Eskiye dalmamalarını hep ileriye bakmalarını öneriyorum. Hayat çok değerli, kıymetini bilmek lazım. İyileştikten sonra özellikle de hastane ortamında yeniden büyük bir sergi açmak istiyorum."

– "Annemin eserleri diğer hastalara örnek oldu"

Annesine kanser teşhisi konulduğunda çok üzüldüğünü ifade eden 22 yaşındaki Ege Özaydın ise "Annemin hastalık sürecinde resim ile ilgilenmesi ona moral oldu. Doktoru anneme bir gün, 'Sizin Ege ile önünüzde zaman geçireceğiniz uzun yıllar var' demiş. Annem de serginin ismini onun için "Ege'den Gelen Umut" koymuş. Sergide anı defteri açıldı. İki kardeş geldi, onların da babaları hastaymış, onlar benimle iletişime geçtiler. Siz bize umut oldunuz.' dediler." ifadelerini kullandı.

– "Hastamızın sağlığı iyi şekilde seyrediyor"

Özaydın'ın doktoru Prof. Dr. Seçkin Çağırgan da kanserde hastalara uygulanan tıbbi tedavilerin yanında hastaların moralinin de çok önemli olduğunu bildirdi.

Çağırgan, hastasının kemoterapi ve kök hücre nakli sürecinde resimle ilgilenmesinin tedavisine olumlu yansıdığını dile getirerek, "Hastamızın uyumlu doneri yoktu. Biz de hastalığını tekrar değerlendirdik, kendi kök hücrelerini toplayıp kök hücre nakli yaptık. Her şey çok iyi bir şekilde seyrediyor. Hastalığı kontrol altında. Normal bir şekilde yaşamına devam ediyor. Tedavisi tamamlandı sayılır, belirli aralarla takip ediyoruz." bilgilerini aktardı.

Medicalpark İzmir Hastanesi Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve Genel Müdürü Veysi Kubba da Özaydın'ın hayat dolu bir insan olduğunu, tüm hastalara onu örnek gösterdiklerini kaydetti.

“Dünyada her 3 saniyede bir hastaya demans teşhisi konuluyor”

İSTANBUL (AA) – Türkiye Alzheimer Derneği Başkanı Prof. Dr. Haşmet Hanağası, dünyada her 3 saniyede bir hastaya demans (bunama) teşhisi konulduğunu belirterek, günümüzde 50 milyon civarında olan hasta sayısının 2050'de 152 milyona çıkmasının öngörüldüğünü bildirdi.

Dernekten yapılan açıklamaya göre, Abdi İbrahim'in desteği ile 21 Eylül Dünya Alzaymır Günü kapsamında düzenlenen basın toplantısında hastalığa dikkati çekildi.

Toplantıda konuşan Hanağası, dünyada ve Türkiye'de alzaymır hastalığının hızla arttığını belirterek, Türkiye'de olduğu gibi hızla yaşlanan toplumlarda, alzaymır hastalığı ve diğer demans hastalıklarının, en sık görülen sağlık problemleri olduğunu anlattı.

Hanağası, alzaymırın, demans hastalıklarının yaklaşık üçte ikisinin sorumlusu olduğuna dikkati çekerek, şu bilgileri verdi:

"Dünyada her 3 saniyede bir hastaya demans teşhisi konuluyor. Her 20 yılda demanslı hasta sayısı ikiye katlanıyor ve günümüzde 50 milyon civarında olan hasta sayısının 2050'de 152 milyona çıkması öngörülüyor. Ülkemiz gibi yaşlı nüfusun hızla arttığı bölgelerde, artış oranı 20 yıl içinde 5 katına kadar çıkabilir. Hastalığın artmasıyla birlikte maliyet de artıyor. Alzaymır hastalığı ve demans tüm dünyada 1 trilyon doların üzerinde maliyete neden oluyor.

Alzaymır hastalığı ve diğer pek çok demansa erken dönemde tanı konulamamaktadır. Erken tanı çok önemlidir. Unutkanlık ve diğer zihinsel yakınmalar ile gelen hastalar mutlaka detaylı bir şekilde muayene edilmeli ve gerekirse detaylı testler yapılmalıdır. Erken tanı, hasta ve hasta yakınlarına gerekli desteğin verilmesi, sosyal ve hukuksal düzenlemelerin yapılması, uygun tedavilere başlanması için büyük önem taşımaktadır."

– Kış alzaymır hastalarına iyi gelmiyor

Türkiye Alzheimer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Işın Baral-Kulaksızoğlu da alzaymır hastalarının genel olarak yaz sonu ve sonbaharda hem zihinsel hem de davranışsal olarak daha iyi olduğuna dikkat çekti.

Kanada, ABD ve Fransa'da yapılan 3 bin 500 hastanın dahil edildiği çalışmaya değinen Kulaksızoğlu, çalışmanın yaz-sonbahar ile kış ayları arasında neredeyse 5 yıllık bir zihin kapasite farkı olduğunu belirtti.

– "Hava kirliliği bunama için risk yaratıyor"

Türkiye Alzheimer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Başar Bilgiç ise hava kirliliğinin insan sağlığına olumsuz etkilerinin dışında bunamayı da beraberinde getirdiğinin altını çizerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Araştırmalar hava kirliliğinin olduğu yerlerde yaşayan kişilerde, bunama riskinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Hava kirliliği, alzaymır hastalığında beyinde biriken 'amiloid' isimli protein birikimini tetikliyor ve beyinde 'inflamasyon' denen iltihabi duruma yol açıyor. Hava kirliliği yaratan partiküller ne kadar küçükse beyin hücrelerinin ölümüne yol açan süreçleri de o kadar fazla tetikliyor. Hava kirliliği dışında bir diğer kirlilik türü olan gürültünün de insan beynine olumsuz etkileri var. Özellikle ulaşım araçlarının yarattığı çevresel gürültüyü azaltıcı düzenlemeler ve daha sessiz araçların yaygınlaşması konusundaki çalışmalar bu hastalıkla ilgili olumlu bir gelişme yaratabilir."

Doç. Dr. Başar Bilgiç, yüksek tansiyon tedavisi ile bunama riskinde azalma sağlanabildiğinin daha önceki çalışmalarda görüldüğünü aktararak, son dönemde yapılan çalışmaların tansiyon ilaçlarının birçoğunun bu olumlu etkiye sahip olduğunu gösterdiğini kaydetti.

Alzaymır hastaları ve hasta yakınlarından oluşan koronun mini bir konser verdiği toplantıya, Türkiye Alzheimer Derneği Onursal Başkanı Prof. Dr. Murat Emre, davetliler ve hasta yakınları katıldı.

“Video konferans”la gastroenteroloji eğitimi

KOCAELİ (AA) – Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) Tıp Fakültesi'nde öğrencilere "video konferans" yöntemiyle gastroenteroloji alanında eğitim verildi.

Gastroenteroloji Anabilim Dalı Endoskopi Ünitesi'nde KOÜ Rektörü Prof. Dr. Sadettin Hülagü koordinatörlüğünde düzenlenen eğitim çerçevesinde, Japon hekimler Prof. Dr. Tomohiko Richard Ohya ve Dr. Hiroaki Matsui tarafından, erken evre kolon kanseri taşıyan lezyon, endoskopik yöntemle çıkarıldı.

İşlem, video konferans yöntemiyle 20 öğrenciye aktarıldı.

– "KOÜ, gastroenteroloji alanında ileri tekniklerin uygulandığı bir merkez"

Prof. Dr. Hülagü, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gastroenteroloji alanında eğitim çalışması yaptıklarını belirterek, eğitimin sindirim sistemi, yemek borusu, mide ve kalın bağırsakla ilgili erken evre kanser riski taşıyan lezyonların, endoskopik tanısı ve bunların endoskopik yöntemlerle çıkarılmasıyla ilgili olduğunu söyledi.

Eğitimin iki gün sürdüğünü kaydeden Hülagü, "Birinci gün maket üzerinde hazırlanmış lezyonları birebir el eğitimi yaparak, konusunda uzman öğretim üyeleriyle uygulama yaptırdık. Bugün de canlı vak'alar üzerine uygulama yapıyoruz. Misafirlerimiz Prof. Dr. Tomohiko Richard Ohya ve Dr. Hiroaki Matsui Japonya'dan geldiler. 2006 yılında başlayan bu Japon iş birliği hala devam ediyor. Biz de birçok arkadaşımızı eğitime gönderdik." diye konuştu.

Hülagü, 2006 yılından beri gastroenteroloji alanında ileri teknik eğitimleri uyguladıklarını dile getirerek, yurt dışından misafir öğretim üyesi çağırarak, KOÜ'de uygulamalı eğitim verdiklerini anlattı.

Eğitim kapsamında erken evre kolon kanseri taşıyan lezyonun başarılı şekilde endoskopik yöntemle çıkarıldığını anlatan Hülagü, "Bu yöntemle ameliyat olmadan hastada kalıcı kolostomi torbasına gerek olmadan endoskopik yöntemle çıkarıldı. Ülkemizde KOÜ, gastroenteroloji alanında ileri tekniklerin uygulandığı bir merkez. Bu tip eğitimlerine, ülkemize hem katkı sağlamak hem de ülkemizdeki gastroenteroloji uzmanı arkadaşlarımızın bu ileri teknikleri öğrenmesi ve uygulaması adına öncülük ediyoruz." ifadelerini kullandı.

Turkey calls for global health services for migrants

By Ecenur Colak

ROME (AA) – The Turkish deputy health minister said on Wednesday that it was necessary to establish adequate health services for all disadvantaged groups, especially migrants.

"Turkey considers migration as a social value, not a threat," Emine Alp Mese told Anadolu Agency in Rome where she attended the 68th session of the World Health Organization (WHO) Regional Committee for Europe.

"It is our main duty that all disadvantaged groups, especially migrants, receive adequate quality, accessible health services. We need to create decent health service standards applicable all over the world," Mese said.

Following her speech during the meeting, Mese said she underlined Turkey's worldwide exemplary health service for Syrian refugees.

"Health services provided for migrants are not a burden but a humanitarian responsibility," she said.

"We will highlight the main issues related to our services which we have been providing for Syrian refugees and accepted as 'a model' by the WHO," she added.