HUZUR VE BEREKET AYI RAMAZAN – Uzmanlardan, kronik kalp hastalarına oruç önerileri

             İSTANBUL (AA) - ELİF KÜÇÜK - Uzmanlar kalp yetersizliği, tansiyon ve ritim bozukluğu bulunan, baypaslı, stentli, kalp kapağı değişen kronik kalp hastalarının mutlaka hekimlerine danışarak kontrollerini yaptırdıktan sonra oruç tutmalarını ve ilaçlarını aksatmayarak bunları iftarla sahur aralığına  göre ayarlamalarını öneriyor.

Kronik kalp hastalarının ramazanda dikkat etmeleri gereken konulara ilişkin AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Öğretim Üyesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Uzun, hastaların oruç tutup tutamayacaklarını hekimleriyle konuşmalarında fayda olduğunu söyledi.

Ramazanda oruç tutmanın çoğu kalp hastası için sorun teşkil etmediğini aktaran Uzun, ancak özellikle kalp yetmezliği, diyabet ve böbrek hastalığı olanlar ile idrar söktürücü ilaç kullanan ve ilaç kullanımı iftar ve sahur vakitlerine göre ayarlanamayan kişilerin daha dikkatli davranması ve oruç tutup tutamayacaklarına dair hekimlerine danışmaları gerektiğini vurguladı.

Sıcak havanın kalp hastalarında sıvı kaybına, kan basıncında yükselmeye (bazen sıvı kaybına bağlı tansiyon düşmelerine) ve stres yaratması durumunda ritim bozukluğuna neden olabileceğini ifade eden Uzun, bu nedenle kalp hastalarını aşırı sıcaklarda mümkün olduğunca dışarı çıkmamaları ya da serin yerleri tercih etmeleri ve efor sarf ederek vücut sıcaklıklarını daha da artırmamaları konusunda uyardı.

Prof. Dr. Uzun, oruç tutan kalp hastalarına ise bu konuda daha dikkatli olmaları önerisinde bulunarak, "Çünkü lazım olduğunda sıvı kaybını telafi etmeleri mümkün olmamaktadır. Yapılan bazı çalışmalar, ramazan ayında kalp krizlerinde bir artış olmadığını, azalma olduğunu bildirmektedir. Ayrıca, kalp krizinin tetiklenmemesi için hastaların oruç tutmalarında bir sakınca olup olmadığını hekimlerine danışmaları, ilaçlarını iftar ve sahur vakitlerine göre ayarlamaları, ilaçlarını aksatmamaları, iftar ve sahurda aşırı yemekten kaçınmaları gerekir." diye konuştu.

– "Oruç düzenine uygun alternatif ilaç konusunda hekimle konuşulmalı"

Uzun, ramazanda 2'ye düşen öğün sayısının hastalarda aşırı yemek yemeye neden olduğunu belirterek, kalp hastalarının ise aşırı yemekten kaçınması, yemeği iftar ve sahur arasına düzenli yayması, sahuru ertesi günkü sıvı kaybını azaltacak şekilde bol lifli ve yeterli sıvıyla desteklemesi gerektiğini söyledi.

<p>Kalp ya da hipertansiyon hastalarının neredeyse tamamının ilaç kullandığını kaydeden Uzun, bu ilaçların çoğunun günde bir kez alınan ilaçlar olduğunu ve oruç tutarken iftar ile sahur arasındaki süreçte kullanılabileceğini anlattı. 

Prof. Dr. Uzun, sabah alınan ilaçların sahurda, akşam alınan ilaçların da iftarda kullanılmasının çoğunlukla mümkün olduğunu dile getirerek, "Öte yandan, günde 2 ya da daha fazla alınması gereken ve bunların eşit aralıklara yayılması zorunlu olan durumlarda oruç tutulması sakıncalı olabilir. Böyle durumlarda oruç tutmak isteyen hastaların oruç düzenine uygun alternatif ilaç olup olmadığını hekimleriyle konuşması önerilir." ifadelerini kullandı.

Kalp hastalarının oruç tutma konusunda hekimlerine danışmaları gerektiğini vurgulayan Uzun, "Oruç tutarken herhangi bir şikayetleri olursa derhal hekime danışmalılar. Bundan daha sıkı bir doktor gözetimine ihtiyaç yoktur. Zira, oruç tutarken sağlanan yemek düzeni, ek bir hastalıkları, kalp yetmezlikleri yoksa ve ilaçlarını ayarlayabilmişlerse onlara ek yük oluşturmaz. Oruç tutmanın kesin olarak sakıncalı görüldüğü kişiler ise ileri kalp yetmezliği, kontrol edilmemiş diyabeti (özellikle insülin kullananlar) ya da hipertansiyonu, böbrek yetmezliği, ilaç düzeni iftar ve sahura göre ayarlanamayanlar, yakın zamanda kalp krizi ya da kalp ameliyatı geçirmiş olanlar şeklinde sıralanabilir. Ayrıca hastaların oruç tutup tutamayacakları kişiye özgü bir konudur ve hekimle tartışılmadan kesin bir karara varmak yanlıştır." değerlendirmesini yaptı.

  • "Mutlaka kardiyoloji uzmanına müracaat edilmeli"

SBÜ Öğretim Üyesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ali Rıza Akyüz de ramazandaki uyku ve yeme düzeni ile ilaç takvimi değişikliklerinin kronik kalp hastalarını etkileyebileceğini söyledi.

Kronik kalp hastalıklarının, stabil atar damar sertliği (baypaslı ve stentli hastalar) ve hafif düzey ritim bozukluğundan ciddi kalp yetersizliğine kadar geniş dağılımlı olduğunu belirten Akyüz, bu hastaların oruç tutup tutmama kararının ise hastalığın ciddiyetine, kullanılan ilaçların gün içi alım miktarına, dozuna ve kalp rahatsızlığına eşlik eden diğer hastalıklara bağlı çok faktörlü bir karar olduğunu aktardı.

Doç. Dr. Akyüz, bu nedenle hastaların oruç tutmaya başlamadan önce mutlaka kardiyoloji uzmanına danışmalarını ve kontrolden geçtikten sonra bu kararı vermelerini önerdi.

Baypaslı, stentli ve kalp yetersizliği olan hastaların oruç tutup tutamayacağına dair değerlendirmede bulunan Akyüz, şöyle konuştu:

"Baypaslı ve stentli hastaların yapılan kalp ultrasonografilerinde kalp fonksiyonları normal ve herhangi bir şikayetleri yoksa, az miktarda ya da günde tek doz kullanılan ilaç alıyorlarsa oruç tutmalarında sakınca yoktur. Ancak hastalarda göğüs ağrısı, nefes darlığı ve çarpıntı varsa, çoklu ilaç almak zorundaysa ve alınan bu ilaçların günde tek doz kullanım olanağı yoksa hastalarda tekrar bir damar tıkanıklığı ve kalp yetmezliği olabileceği için ilgili alanda uzman doktor tarafından kontrol yapılmadan oruç tutmalarını kesinlikle önermiyoruz.

Kalp yetersizliği olan kişilerin de kalp yetersizliği kötüleşmesiyle hastaneye yatış öyküleri yoksa, idrar söktürücü ilaç kullanmıyorlarsa hekimlerine danışarak oruç tutabilirler. Ancak çoğu kalp yetersizliği hastası vücutlarında artan aşırı tuz ve suyu azaltmak için idrar söktürücü ilaçlar kullanıp zaman zaman hastaneye yatış ihtiyacı hissederler. İlaçların etkisiyle oruç zamanı aşırı tuz ve su kayıpları olur. Bu durum, aşırı tansiyon düşüklüğüne hatta bayılmalara neden olabilir. İftarda, aniden vücuda yüklenen aşırı su ve tuz, zaten sınırda pompalama gücü olan kalbi aşırı çalışmaya zorlar bunun yanında hızlı ve bol yemek sonrası mide, bağırsak sisteminin kan dolaşım hızı ve miktarı artarak kalbe ek yük getirir. Tüm bunların neticesinde kalp yetersizliği kötüleşebilir. Bu sebeplerden dolayı hekimlerine danışmadan oruç tutmamalıdır."

  • "Kan sulandırıcı kullanan hastalarda INR düzeyi değişkenlik gösterebilir"

Akyüz, kalp kapağı değişen hastaların, kalp fonksiyonlarının normal olması ve ek hastalıklarının olmaması koşuluyla kullandıkları ilaçlar hekimlerince düzenlenerek oruç tutabileceklerini kaydetti.

Ancak kan sulandırıcı (coumadin) kullanan hastalarda INR düzeyinin ramazan ayında değişkenlik gösterebildiğini aktaran Akyüz, "Bu nedenle ramazan süresince INR ölçümlerinin daha sık yapılması öneriliyor. Oruç tutarken coumadin iftarda daha yakın INR takibiyle belirlenecek dozlarda alınabilir." dedi.

Tansiyon ile ritim bozukluğu bulunan hastalara da tavsiyelerde bulunan Akyüz, şunları kaydetti:

"Günde tek doz alınan ilaçlarla tansiyonu normal değere gelen, ek hastalığı olmayan kişiler oruç tutabilirler. Ancak dirençli hipertansiyonu olan olgular kan basıncı normal sınırlara inmeden oruç tutmamalıdır. Hastada kontrolsüz hipertansiyon, tedavi edilmemiş koroner arter hastalığı ya da ileri kalp yetmezliği varsa bu hastalar hekimlerine danışmadan kesinlikle oruç tutmamalı. Ritim bozukluğu olan birçok hasta, ilaçları hekimleri tarafından düzenlenerek sorunsuz şekilde oruç tutabilir. Ancak oruçla birlikte aşırı su ve tuz kaybına bağlı elektrolit dengesizliğinin ve bunun sonucunda ritim bozukluğunun tetiklenebileceği göz ardı edilmemelidir. Özellikle ailesel ritim bozukluğu olan ve şok cihazı takılmış hastalar oruç tutmadan önce mutlaka hekimlerine danışarak bu kararı vermelidir."

Ali Rıza Akyüz, kronik kalp hastalarının ramazanda 2 öğün yerine 3 öğün yemek yemesi gerektiğini belirterek, sözlerini, "Bu 3 öğün iftar, iftardan 2-3 saat sonra ve sahur şeklinde olmalı ve aşırı miktarda olmamalıdır. Bu sayede öğün ve yiyecek miktarı bölündüğünden hastanın kardiyak yükü artmamış olacaktır. Özellikle kalp atar damarlarında sertlik olan hastalarda iftarda fazla miktarda yağlı ve hamur işi içeren içeren gıdaların tüketiminin mide bağırsak sistemindeki kan akımı artışına neden olarak kalp krizini tetikleyebileceği unutulmamalıdır." diye tamamladı.

HUZUR VE BEREKET AYI RAMAZAN – Ramazanda spor için en uygun zaman iftarla sahur arası

İSTANBUL (AA) – ELİF KÜÇÜK – Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Tıp Fakültesi Spor Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yavuz Yıldız, ramazanda sporu iftara yakın ya da iftar ile sahur arasında önerdiklerini belirterek, "İftara doğru kan şekerindeki azalma, uykusuzluk ve biyolojik ritim değişiklikleri, kas kuvvetini ve dayanıklılığını, denge ve koordinasyonu etkileyerek spor yaralanmalarına yol açabilmektedir. İftar öncesinde yapılacak sporda bu özellikler göz önünde bulundurulmalı, yarışmalı ve ikili mücadele içeren sporlar yapılmamalıdır." dedi.

Prof. Dr. Yavuz Yıldız, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sağlıklı yaşamın anahtarının, düzenli yapılan spor, sağlıklı ve dengeli beslenme ile uyku olduğunu ancak ramazanın özellikle ilk günlerinde bu üçlü arasındaki dengenin bozulduğunu kaydetti.

Beslenmenin ramazanda 2 ana öğüne düştüğünü anımsatan Yıldız, sahurda zengin içerikli besinlerin tüketilmesi gerektiğini aktardı.

Ramazanda uyku süresinin uzamasına ve gün içerisinde spor yapılmamasına bağlı besinsel enerji harcanmasının da azaldığına dikkati çeken Yıldız, "Aynı zamanda düzenli spor yapılmadığı için fiziksel performans da azalmaktadır. Bu anlamda ramazanda fiziksel performansın korunması ve kilo kontrolü için düzenli olarak spor yapılması gerekmektedir." ifadesini kullandı.

  • "Spor ısınma, sonrası soğuma şart"

Prof. Dr. Yıldız, spora başlamadan önce herhangi bir sağlık sorunu olup olmadığının belirlenmesi için muayene yapılması gerektiğini aktardı.

Ramazanda spor türünün, yoğunluğunun ve süresinin kişiye özgü seçilmesinin uygun olacağına dikkati çeken Yıldız, uygun spor ekipmanı kullanılmasını, egzersiz öncesinde ve sonrasında aktif ısınma ve soğuma yapılmasını ve güneş ışınlarının en yoğun olduğu zaman diliminde spor yapılmamasını önerdi.

Yıldız, ramazanın ilk günlerinde, beslenme saatlerinin değişmesine, enerji ve sıvı alımıyla tüketimi arasındaki dengeye ve sirkadiyen ritim değişikliğine bağlı fizyolojik ve biyolojik değişiklikler oluştuğunu belirterek, vücudun yeni duruma uyum sağlamaya çalıştığını, bunun için ramazanın ilk günlerinde sporun yoğunluğu ve süresinin düşük tutulması gerektiğini söyledi.

Sporun iftara yakın bir zaman aralığında ya da iftarla sahur arasında yapılmasını öneren Yıldız, "Burada kişisel tercihler de önemli. İftara doğru kan şekerindeki azalma, uykusuzluk ve biyolojik ritim değişiklikleri, kas kuvvetini ve dayanıklılığını, denge ve koordinasyonu etkileyerek spor yaralanmalarına yol açabilmektedir. İftar öncesinde yapılacak sporda bu özellikler göz önünde bulundurulmalı, yarışmalı ve ikili mücadele içeren sporlar yapılmamalıdır. Spor yapıldıktan sonra ise iftarda karbonhidrattan zengin besinler tüketilmelidir. Spordan hemen sonra karbonhidrat depolarının (enerji) yenilenmesi ve kaybedilen sıvının yerine konulması gerekmektedir. Bu anlamda spor için en uygun zamanın iftar ile sahur arasındaki zaman aralığı olduğunu söyleyebiliriz." şeklinde konuştu.

İftarda tüketilen besinlerin sindirilmesi ve emilmesi için yaklaşık 2 saate ihtiyaç duyulduğunu, bu süre içerisinde kanın kaslardan mide ve bağırsak sistemine yöneldiğini anlatan Yıldız, bu nedenle sporun iftardan 2 saat sonra yapılması gerektiğinin de altını çizdi.

  • "Ramazanda yürüyüş ve koşuyu öneriyoruz"

Prof. Dr. Yıldız, iftar sonrasında yapılan sporda sıvı tüketiminin önemine değinerek, şunları kaydetti:

"Sıvı kaybı hücre ve doku düzeyindeki elektrolit dengesini ve metabolik olayları etkileyerek ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Bunun için iftar sonrası yapılan sportif aktivite sırasında ve sonrasında sıvı tüketimi oldukça önemlidir. Özellikle uzun süreli spor yapılacak ise her yirmi dakikada bir 100-200 mililitre sıvı (su, sporcu içeceği) tüketilmelidir. Bazı kişilerde orta ve ileri derecede sıvı kaybı olmasına rağmen susuzluk hissi olmayabilir. Onun için spor öncesinde ve sonrasında tartılmalı, aradaki fark sıvı kaybı olarak değerlendirilmeli ve yarım saat içerisinde yerine konmalıdır."

Yavuz Yıldız, ramazanda, daha çok yürüyüş ve koşuyu önerdiklerini aktararak, ramazan boyunca haftada 3 gün düşük tempoda koşu ya da hızlı tempoda yürüyüşün 30-45 dakika süreyle yapılmasının yeterli olacağını, sağlık sorununa bağlı olarak bunları yapayanların eliptik-düz bisiklet ya da yüzmeyi tercih edebileceklerini vurguladı.

Oruçluyken yapılan fiziksel aktivite sırasında baş dönmesi, kusma, baygınlık hissi, ciddi halsizlik ve baş ağrısı gibi şikayetler olması durumunda istirahat edilmesi önerisinde bulunan Yıldız, buna rağmen şikayetler devam ediyorsa orucun bozulması, sıvı ve mineral içerikli içecekler içilmesi, karbonhidrat içerikli besinler tüketilmesi ve bu alanda uzman bir hekime başvurulması gerektiğini söyledi.

Profesyonel sporculara ramazan ayında antrenman ve yarışmalara katılmalarına yönelik de Yıldız, "Profesyonel sporcular üzerinde yapılan bilimsel çalışmalarda uzun süreli açlığın (oruç) maksimal dayanıklılık performansını (aerobik) olumsuz yönde etkilediği, kısa süreli maksimal performansı (anaerobik) ise etkilemediği gösterilmiştir. Yine bu konuda yapılan çalışmalarda; gerekli tıbbi önlemlerin alınması durumunda oruç tutan profesyonel sporcuların herhangi bir sağlık sorunu ile karşılaşmadan antrenman ve yarışmalara katılabilecekleri yönündedir." değerlendirmesini yaptı.

“Yüksek doz D vitamini kanser riskini azaltmıyor”

ANKARA (AA) – Yurt dışında yapılan çalışmalarla aylık yüksek dozlarda D vitamini kullanımının kanser riskini azaltmadığı, organik gıda tüketiminin ise bu riskini düşürdüğü bildirildi.

Lösemi Lenfoma Miyelom Hastaları ve Araştırma Eğitim Birliği Derneği (LLMBIR) tarafından 7. Lösemi Lenfoma Miyelom Hastaları Kongresi, dün Ankara'da düzenlendi.

Hekimlerin yanı sıra hasta ve hasta yakınlarının da yer aldığı kongrede, D vitamini, düzenli fiziksel aktivite ve organik gıdaların kanser üzerindeki etkisi ele alındı.

Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve LLMBIR Derneği Başkanı Prof. Dr. Muhit Özcan, kongrenin ardından yaptığı yazılı açıklamada, D vitamininin vücut üzerindeki etkilerinin son günlerde oldukça ilgi çeken konular arasında yer aldığını belirtti.

Özcan, "Yurt dışında 5 bin 108 hasta üzerinde yapılan 'Vitamin D Değerlendirme Çalışması' (ViDA), D vitamininin kalp damar sağlığı üzerine etkisini araştırırken, aynı zamanda kanser ile ilgili sonuçları da ortaya koyma fırsatı buldu. Çalışma aylık yüksek dozlarda D vitamini kullanımının kanser riskini azaltmadığını gösterdi." açıklamasında bulundu.

Vitamin haplarının toplumda giderek daha fazla kullanılmaya başlandığına da dikkati çeken Özcan, "Bu ilaçların basit kullanımları, kolay ulaşılır olmaları yanı sıra maalesef bilimsel gerçekliklerle adeta dalga geçen reklamların varlığı da bu duruma olumsuz katkı yapmaktadır. Kalp hastalıkları konusunda önemli dergilerden biri olan Circulation'da yayımlanan bir makale multivitamin kullanımının kalp hastalıklarından da korumadığını gösterdi. Fazladan vitamin almanın bir yararı yok." ifadelerini kullandı.

  • "Organik olmayan gıdaların üzerinde yüzde 44 kalıntı var"

AÜ Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve LLMBIR Derneği Genel Sekreteri Doç. Dr. Selami Koçak Toprak ise organik gıda-kanser ilişkisine işaret etti.

Organik gıdaların organik olmayan gıdalara göre daha az kimyasal içerdiğinin düşünüldüğünü belirten Toprak, bu konuda JAMA Internel Medicine dergisinde yeni bir makalenin yayımlandığını aktardı.

Araştırmanın 2009-2016 arasında organik gıda tüketen 68 bin 946 kişi üzerinde yapıldığını ifade eden Toprak, şunları söyledi:

"Çalışmada bin 340 kanser vakası saptandı. Organik gıda tüketiminin kanser riskini azalttığı bu çalışmada gözlendi. 2018 yılında Avrupa Gıda Güvenlik Otoritesi de organik olmayan gıdaların üzerinde yüzde 44 kalıntı, organik gıdaların üstünde ise sadece yüzde 6,5 oranında kalıntı bulunduğunu rapor etmişti. Yapılan birçok çalışmada organik gıdalar ile sağlıklı yaşam arasındaki ilişki ortaya konuldu.

Bugüne kadar sadece bir çalışma, organik gıda tüketenlerde Hodgkin dışı lenfoma gelişme riskinin daha az olduğunu göstermişti. Bu yeni çalışma ise çok miktarda organik gıda tüketenlerde kanser riskinin daha düşük olduğunu ortaya koyuyor."

Çeşitli ürünlerin kanseri azaltmada etkili olduğu iddiasıyla satıldığına ve bunun bir pazar oluşturduğunu anlatan Toprak, "Bu pazarı oluşturan ürünlerin, hiçbir bilimsel faaliyet gözetilmeden üretildiği ve varsa da ender olan başarılarının tamamen tesadüflere dayandığı unutulmamalıdır. Pek çok hasta, mucizevi olarak parlatılan bu ürünleri kullanması nedeniyle ya hayatlarını kaybetmişler ya da almaları gereken asıl tedavilerini aksatarak kanser tedavilerini tehlikeye sokmuşlar veya karaciğer, böbrek gibi çeşitli organlarının hasarlanmasına neden olmuşlardır." uyarısında bulundu.

  • "Düzenli fiziksel aktivite hastalıklardan korunmada önem taşıyor"

    LLMBIR Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Yaprak Dölek Aydan, düzenli fiziksel aktivitenin hastalıklardan korunmada önem taşıdığının altını çizdi.

Fiziksel aktivitenin, kardiyovasküler hastalıkların ötesinde 40'tan fazla hastalığın önlenmesi ve seyrinin olumlu yönde değişmesinde rol oynadığını vurgulayan Aydan, düzenli fiziksel aktivitenin obezite, diyabet, kanser, depresyon, alzaymır ve eklem hastalıkları üzerinde olumlu etkisi bulunduğunu dile getirdi. Aydan, şu bilgileri verdi:

"Koreli araştırıcılar 40 yaşın üzerindeki 69 bin 795 erkek üzerinde yaptıkları araştırmada, erkeklerin oturarak geçirdikleri süre uzadıkça idrar kesesi ile ilgili yakınmalarının yüzde 8-15 oranında arttığını, egzersizle ise yakınmaların yüzde 6-7 oranında azaldığını ortaya koydu."

D vitamini düzeyi normal olanlarda astım sıklığı azalıyor

ANKARA (AA) – YEŞİM SERT KARAASLAN – Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Allerji ve İmmünolojik Hastalıklar Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Fuat Kalyoncu, hava yollarının daralmasıyla nefes almayı güçleştiren astımın, D vitamini düzeyi normal kişilerde görülme sıklığının daha düşük olduğunu bildirdi.

Prof. Dr. Kalyoncu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, astımın genetik zeminde belirli çevre koşullarıyla gelişen bir hastalık olduğunu söyledi.

Astımın, gelişen tedavi seçenekleriyle giderek öldürücü olmaktan uzaklaşmasına karşın halen ciddi derecede kişilerin yaşam kalitesini bozan bir sağlık sorunu olduğunu vurgulayan Kalyoncu, "Dünyada yaklaşık 300 milyon astım hastası bulunmakta ve her yıl 250 bin kişi bu hastalıktan kaybedilmektedir." dedi.

Kalyoncu, astıma bağlı ölümlerin ilaca erişimin bulunmadığı ya da kısıtlı olduğu Afrika ve Asya ülkelerinde görüldüğünü anlatarak, "Türkiye'de astımdan hastaneye yatışlar bile azalma trendindedir." diye konuştu.

Hastaların dörtte üçünde astımın 30 yaşından önce başladığını belirten Kalyoncu, şöyle devam etti:

"Astımın, alerjik olsun olmasın, nezle, sinüzit ve egzamayla kuvvetli bir beraberliği vardır. Çocukluk çağında gıda ve çevresel etkenler, erişkin yaşlarda ise ilaçlar ve mesleki etkenler ön plana çıkmaktadır. Yaş ilerledikçe eklenen tansiyon yüksekliği, diyabet, kalp ve mide-bağırsak hastalıkları gibi durumlar astımı olumsuz etkiler. Ağır ve sorunlu astım, genellikle orta yaştan sonra olan ve bu hastalıkların eşlik ettiği önemli bir durumdur. Bütün astımlıların yüzde 10-15'i ağır derecedir."

  • "Görülme sıklığı çocuklarda yüzde 7-10"

Astımın çeşitli ülkelerde, farklı çevre ve yaşam koşullarına bağlı olarak farklı oranlarda bulunduğunu bildiren Kalyoncu, "Hastalığın çok az olduğu yerler kadar çok sık olduğu yerler de var." dedi.

Kalyoncu, astımın, Türkiye'de sıklığı ve risk faktörleri açısından en sık araştırılan hastalıkların başında geldiğine dikkati çekerek, "Sahil yerleşim yerlerine göre iç kesimlerde, kırsal kesime oranla da şehirlerde daha yüksek sıklıkta görülüyor. Türkiye'de astımla çocuklarda ortalama yüzde 7-10, erişkinlerde ise yüzde 5-7 oranlarında karşılaşılmaktadır." bilgisini verdi.

Bu rakamların daha fazla ya da az olduğu illerin bulunduğunu belirten Kalyoncu, "Nüfus hareketlerinin yoğun olduğu illerde artış veya azalma trendi gösteren illerimiz de var. Örneğin, Adana'da artış trendi varken, Ankara nispeten daha stabil bir trend izlemektedir." ifadelerini kullandı.

  • "D vitamini düzeyi normal sınırlarda bulunmalı"

Tedavide hekim bilgisi dışında bir şey kullanılmaması gerektiğine işaret eden Kalyoncu, "Hastalık devam ettiği sürece, sprey veya kuru toz türünde solunum yolundan kullanılan ilaçlarla tedavi edilmelidir. Gerektiğinde doktorun uygun gördüğü tablet, burun spreyi ve enjeksiyonlar devreye girebilir." diye konuştu.

Astım için net olarak etkinliği gösterilen alternatif bir tedavi yöntemi bulunmadığını ifade eden Kalyoncu, tıbbi tedaviye ek olarak korunmanın önemini vurguladı.

Prof. Dr. Kalyoncu, astım gelişmemesi ya da ataklarının ortaya çıkmaması için alınabilecek tedbirler olduğunu anlatarak, şunları kaydetti:

"Evde sigara içilmesi, hayvan beslenmesi, evin küflü olması, geçirilen solunum yolu enfeksiyonları, stres, ilaç-gıda alerjileri, uygun olmayan mesleki ortamlar ve kış mevsiminde hava kirliliği astım hastalarını olumsuz etkilemekte ve atakların gelişmesine yol açmaktadır.

Astım hastasını etkileyen nedenlerin bulunması önemlidir. Nedenlerin tespit edilmesi durumunda bunlar kişinin yaşamından çıkarılmalı, grip ve zatürre aşıları yaptırılmalı, ideal kiloda kalınmalı, tütün ve tütün ürünleri kullanılmamalı ve her türlü dumana maruziyetten kaçınılmalı."

Astım tedavisini düzenli spor ve güneşten yeterli oranda faydalanılmasının da olumlu etkilediğine dikkati çeken Kalyoncu, astım hastasının D vitamini düzeyinin normal sınırlarda bulunması gerektiğini vurguladı.

Astım ve D vitamini ilişkisine yönelik dünyanın birçok merkezinde çok sayıda araştırma yapıldığını bildiren Kalyoncu, "Artık D vitamininin sadece bir vitamin değil aynı zamanda bir hormon olduğu ve mikrobik olmayan birçok iltihap türünde koruyucu etki sağladığı anlaşılmıştır." diye konuştu.

Kalyoncu, sözlerine şöyle devam etti:

"Son yıllarda yapılan araştırmalar, D vitamini ile astımın hem ortaya çıkması hem de kötüleşmesi arasında net ilişkiler göstermiştir. Ülkelerde hem astım sıklığı hem güneş hem de D vitamini düzeyleri farklıdır. Araştırmalar, D vitamini düzeyi normal olanlarda astımın sıklığının daha düşük ve acil servis başvurularının daha az olduğunu göstermektedir. Ancak astım çok nedenli bir hastalıktır. Bu nedenle elbette D vitamini normal olanlarda da görülebilir, D vitamini düzeyi normal olan bir astımlı da herhangi nedenle acil servise başvuracağı bir atak yaşayabilir."

Esas D vitamini kaynağının güneş olduğuna işaret eden Kalyoncu, sağlıklı her insanın, güneşli her gün, ışınların en dik olduğu öğle saatinde 20-30 dakika veya sabah-öğleden sonra 15'er dakika vücudunun yüzde 20-30'unu güneşlendirmesi gerektiğini söyledi.

Dışarıdan alınan D vitamininde bazen doz aşımına bağlı sorunlar görülebildiği uyarısında bulunan Kalyoncu, güneş ışınlarının elbise, cam veya güneş koruyucu kremlerden vücuda geçmediğini bildirdi.

Prof. Dr. Kalyoncu, "Güneşlenmek, vücudu ısıtarak, astımda olan ısı kontrol bozukluğuna da yani daha kolay veya sürekli üşümeye karşı da koruma sağlar." açıklamasında bulundu.

HUZUR VE BEREKET AYI RAMAZAN – Ramazanda “arı ürünleriyle dinç kalın” önerisi

DÜZCE (AA) – ÖMER ÜRER – Düzce Üniversitesi Arıcılık Araştırma, Geliştirme ve Uygulama Merkezi (DAGEM) Müdürü Doktor Öğretim Üyesi Meral Kekeçoğlu, tok ve dinç tutan arı ürünlerinin ramazanda tüketilmesini önerdi.

Yığılca ilçesinde bulunan DAGEM'de birçok bilimsel çalışma yürüten Kekeçoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sosyal ve bilimsel projelerle bölgesel kalkınmaya destek verdiklerini anlattı.

Arı ürünlerinin sağlık alanında kullanımı konusundaki projelere hız verdiklerine değinen Kekeçoğlu, "Türkiye'de arıcılık dendiği zaman akla bal geliyor, baldan başka ürün yokmuş gibi. Halbuki arı ürünleri saymakla bitmez. Arı kolonisi küçük bir ecza dolabı gibidir. Apilarnil, arı sütü, polen, propolis, arı ekmeği, bal mumu ve arı zehri gibi tüm bunların üretilmesi gerekiyor ki Türkiye'deki arıcılık biraz daha önem kazanabilsin." diye konuştu.

Kekeçoğlu, dünyada "Kovan sayısı bakımdan, toplam bal üretimi bakımından ikinci sıradayız." diyebilmenin gururunu yaşayabilmek için koloni ve ürün çeşitliliğinin arttırılması gerektiğini vurguladı.

  • "Arı ürünleri sadece baldan ibaret değildir"

Arı ürünlerinin sadece baldan ibaret olmadığını ve her ürünün enerji deposu olduğunu vurgulayan Kekekçoğlu, "Ramazan ayında tüketilmesi gereken arı ürünlerinin başında arı sütü ve polen geliyor." dedi.

Kekeçoğlu, şöyle devam etti:

"Arı sütünün tok tutucu bir özelliği var, bu yüzden arı sütünü öneriyoruz. Arı sütü ve polende, mineral, vitamin, protein ve karbonhidrat bol miktarda var. Ramazanda özellikle polen tüketirlerse gün boyunca aç kalmanın verdiği enerji düşüklüğü ve halsizlik ortadan kalkacaktır çünkü polen ciddi anlamda bir enerji kaynağıdır. Ramazan ayında özellikle arı sütü ve polen tüketimine vatandaşlarımızın ağırlık vermelerini öneriyorum."

Kekeçoğlu, hastalıklara karşı daha dirençli olmak için propolis tüketimini önererek, "Propolisi, günlük olarak tükettiğiniz sürece hiçbir şekilde hastalanmanız mümkün değil, direnç kazanıyorsunuz. Bağışıklık sistemini de desteklediği için ayrıca bir koruyucu özelliğe sahip. Bu yüzden bu ürünleri ramazan ayında oruç tutacak olan kişilere öneriyorum." diye konuştu.

HUZUR VE BEREKET AYI RAMAZAN – Uzmanından, kronik böbrek hastalarına oruç uyarısı

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi Nefroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hadim Akoğlu, ileri evre ve hemodiyalize giren hastaların oruç tutmasının önerilmediğini, erken evre (evre 1-2) kronik böbrek hastalarının ise ramazandan önce mutlaka hekim tarafından değerlendirilmesi gerektiğini bildirdi.

Doç. Dr. Hadim Akoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ramazan ayı yaklaşırken kronik böbrek hastalarıyla hemodiyalize giren bireylerin en çok sorduğu sorulardan birinin oruç tutup tutamayacakları olduğunu söyledi.

Özellikle Batı toplumlarında yaşayan Müslüman nüfusun giderek artması dolayısıyla coğrafi bölge farketmeksizin dünya genelinde artık birçok hekimin benzer sorularla karşılaştığını dile getiren Akoğlu, bu sorulara çok kesin yanıtlar vermelerini sağlayacak uluslararası tıbbi kılavuz veya standardize edilmiş tıbbi protokoller olmadığını aktardı.

Akoğlu, tüm bunlarla birlikte, kronik böbrek ve hemodiyalize giren hastalarda yapılmış klinik çalışma ve özellikle nefroloji uzmanı hekimlerin yıllar içerisinde edindiği tecrübelerin bu konuda oldukça yol gösterici olduğunu ifade etti.

Akoğlu, kronik böbrek sorununun, hastaların böbrek işlevlerinde zaman içerisinde ilerleyici kayıplara neden olduğunu, böbrek işlevlerindeki kaybın derecesine göre hastalığın beş evreye ayrıldığını aktardı.

  • "Evre ilerledikçe hastalık beraberinde başka sorunlar da gelişiyor"

Evre ilerledikçe sorunun daha ağır ve beraberinde başka problemleri de geliştirebildiğini vurgulayan Akoğlu, hastalarda, hastalık evresi ilerledikçe böbreğin vücuttaki su ve mineral dengesini düzenleme yeteneğinin azaldığını söyledi.

Akoğlu, "Özellikle havanın sıcak seyrettiği ve sahur-iftar süresinin uzun olduğu ramazan aylarında, bu süreçte gelişen sıvı kaybı böbrek işlevlerinde ani ve hızlı bozulmaya; sıvı kaybını telafi etmek için iftar-sahur arasında gereğinden fazla miktarda sıvı alımı ise ödem ve kan basıncında ani yükselmelere neden olmaktadır. Nitekim yakın zamanda yapılan bir çalışmada, yaz aylarında en az 10 gün oruç tutan ileri evre kronik böbrek hastalarının böbrek işlevlerinde kötüleşme olduğu saptanmıştır." diye konuştu.

Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Hadim Akoğlu, şunları kaydetti:

"Daha da önemlisi, sıcak havalarda oruç tutan, önceden bilinen kalp-damar hastalığı olan ileri evre kronik böbrek hastalarında, orucun yedinci gününden itibaren böbrek işlevlerinde meydana gelen bozulmaya paralel olarak inme, kalp krizi ve damar tıkanıklığı gelişme riskinde artış olduğu gösterilmiştir. Dolayısıyla, ileri evre ve hemodiyalize giren hastaların oruç tutması önerilmemektedir. Erken evre (evre 1-2) kronik böbrek hastaları ise mutlaka ramazan öncesinde hekim tarafından değerlendirilmelidir. Bu gruptaki hastalardan günlük idrar miktarı 2,5 litreden fazla olanlar, kan şekeri, tansiyon kontrolü iyi olmayan şeker ve hipertansiyon hastaları, göğüs ağrısı, aktif enfeksiyonu, mide ülseri olan hastalar, birlikte bulunan ve günlük aktiviteleri kısıtlayan kalp-damar, kronik karaciğer hastalıkları olan, diyet ve ilaç tedavisine uyumsuz veya tedavisini düzenli kullanmayan hastalar oruç tutmamalıdır."

  • Bu uyarılara dikkat

Hadim Akoğlu, oruç tutmak isteyen hastaların dikkat etmesi gereken noktalara işaret ederek, şu tavsiyelerde bulundu:

"Kullanılan ilaçlar hekime danışılarak sahur ve iftarda alınacak şekilde ayarlanmalı, eğer günde 3 veya daha fazla kez alınması gerekiyorsa oruç tutulmamalı.

Vücut ağırlığında ilerleyici artış (2 kilogram ve üzeri), ayaklarda, bacaklarda veya yüzde şişlik, nefes darlığı, baş dönmesi, göz kararması, halsizlik, yorgunluk, sersemlik hali gibi durumlarda derhal sağlık kuruluşuna başvurulmalı.

İftar-sahur arasında yüksek potasyum ve fosfor içeren besinlerden kaçınılmalı, su tüketimi 1-2,5 litre arasında olmalıdır.

Ramazan öncesinde, ramazan esnasında 1-2 haftada bir kez ve sonrasında rutin kontrole gidilmeli, kontroller sırasında vücut ağırlığı ve tansiyon ölçümleri yapılmalı, kan ve idrar tahlilleriyle böbrek işlevleri ve vücut su-mineral dengesi takip edilmelidir.

Kontrol esnasında alınan kan tahlilinde böbrek fonksiyonunu gösteren serum kreatinin düzeyi ramazan öncesi düzeyine göre yüzde 30'dan fazla yükselmiş ise oruç tutulmamalıdır."

“Türkiye'de her bin kişiden 5'inde AS olduğu tahmin ediliyor”

İSTANBUL (AA) – Romatoloji uzmanı Prof. Dr. Süleyman Özbek, romatizmal hastalıklar arasında yer alan Ankilozan Spondilit'in (AS) Türkiye'de her bin kişiden 5'inde görüldüğünü belirterek, "Toplumumuzda bu hastalık çok fazla bilinmediğinden genelde geç teşhis konuluyor ve tedavi sürecine geç başlanıyor. Her ağrıya, özellikle de şiddetli bel ağrılarına ağrı deyip geçilmemesini ve bir romatoloğa gidilmesini tavsiye ediyoruz. Hastalığı tümüyle iyileştiren bir tedavi yok ama eldeki tedavi seçenekleri ve düzenli egzersizlerle çoğu hastada ağrısız, deformitesiz iyi bir yaşam kalitesi sağlanır." dedi.

Esas olarak omurgayı ve omurganın son kısmı ile leğen kemikleri arasında yer alan sakroiliyak eklemleri etkileyen iltihaplı bir romatizma olan AS, uzun süreli iltihap sonucunda bel, sırt, boyun ve kalçanın arka kısımlarında ağrı ve tutukluk ortaya çıkıyor. İlerleyen dönemlerde, bazen kamburluk ve omurgada kalıcı hareket kısıtlılığı gelişebiliyor.

Her yıl mayıs ayının ilk cumartesi günü Dünya AS Günü olarak kabul ediliyor.

Özbek, yaptığı açıklamada, AS'de göğüs kafesinde, çevresel eklemlerde ve kas kirişleri ile bağların yapıştığı kemik bölgelerinde de ağrı ve şişlikler ortaya çıkabildiğine değindi.

AS'nin bilinen özel bir nedeni olmadığını ancak hastalıkta genetik faktörlerin rol oynadığını dile getiren Özbek, "AS'ye genetik olarak yatkın kişilerde çevresel bir faktörün tetikleyici etkisiyle bağışıklık sisteminin normalden fazla çalışması ve vücudun kendisine zarar vermesi sonucunda hastalık ortaya çıkabilir. AS ve diğer Spondiloartropatiler (SpA) en sık görülen romatizmal hastalıklar arasında yer alır. Ülkemizdeki her bin kişiden 5'inde AS, her 100 kişiden 1'inde ise SpA olduğu tahmin edilmektedir. AS, çoğunlukla genç yaşlarda ortaya çıkar." diye konuştu.

Özbek, hastalık belirtilerinin başlangıcının genellikle 15-40 yaşları arasında olduğuna işaret ederek, şu bilgileri verdi:

"Ancak hastalık daha küçük çocuklarda veya 40 yaş üstünde de başlayabilir. AS, erkeklerde kadınlara göre daha sık görülür. Kadınlarda omurga bulguları genellikle daha hafif seyreder ve şekil bozukluğuna yol açmaz. AS'nin ailesinde SpA grubu hastalık olanlarda daha sık görüldüğü bilinmektedir. Toplumumuzda bu hastalık çok fazla bilinmediğinden genelde geç teşhis konuluyor ve tedavi sürecine geç başlanıyor. Bu durum da hastanın dayanılmaz ağrılar ve zorluklar çekmesine neden oluyor. Bu nedenle her ağrıya, özellikle de şiddetli bel ağrılarına ağrı deyip geçilmemesini ve bir romatoloğa gidilmesini tavsiye ediyoruz. AS'de kesin tedavi yok ama eldeki tedavi seçenekleri ve düzenli egzersizlerle çoğu hastada iyi bir yaşam kalitesi sağlanır."

  • "Tedavinin her döneminde egzersiz önemli"

Hastaların ilk yakınmasının "istirahat sonrası ortaya çıkan aşağı bel ağrısı" olduğunu dile getiren Özbek, "Sabahları uyandıklarında eğilemezler. İstirahatle ortaya çıkan bu ağrı ve katılık, hareketle, egzersizle düzelir. Bu özellik hastalığın sık olarak karıştırıldığı 'bel fıtığı” durumundan tümüyle farklıdır. Bel fıtığı olan hasta AS'nin tam tersine istirahatten yarar görür, ağrısı azalır." dedi.

Özbek, başlangıçta sabahları ortaya çıkan bel ağrısı ve tutulmanın ilerleyen dönemde gece uykudan uyandıran ağrılara, gündüzleri daha uzun süren ve egzersizle de düzelmeyen katılığa ve yıllar sonra omurgada şekil değişikliğine neden olduğunu belirterek, süren inflamasyon sonucunda bel, sırt, boyun ve kalçanın arka kısımlarında ağrı ve tutukluk, ilerleyen dönemlerde bazen kamburluk ve omurgada kalıcı hareket kısıtlılığı, göğüs kafesinde, çevresel eklemlerde ve kas kirişleri ile bağların yapıştığı kemik bölgelerinde ağrı ve şişlikler olabildiğini anlattı.

AS tanısının romatoloji uzmanları tarafından konulduğunu hatırlatan Özbek, tedaviye ilişkin şunları aktardı:

"AS tedavisi, hasta ve ailesinin hastalık hakkında bilgilendirilmesi ile başlar. Eğitim sayesinde tedaviye uyum ve tedavi başarısı artar. Sigara kullanıyorsanız mutlaka bırakmanız gerekir. AS ve diğer SpA'larda tedaviyi düzenleyen hekim, sıklıkla bir romatoloji uzmanıdır. Ancak tedavi ekibinde bir fizik tedavi hekimi, gerektiğinde cerrahi işlemlerle düzeltmeler yapan protez uygulayan bir ortopedist, süreğen bir hastalıkla yaşama konusunda hastaya yardımcı olabilecek bir psikiyatrist veya psikolog yer alabilir. AS, tıpkı diyabet, hipertansiyon gibi ömür boyu devam eden bir hastalıktır. Hastalığı tümüyle iyileştiren bir tedavi yoktur ama eldeki tedavi seçenekleri ve düzenli egzersizlerle çoğu hastada ağrısız, deformitesiz iyi bir yaşam kalitesi sağlanır. AS'de başlangıç tedavisinde ilaç kullanılır ve tedavinin her döneminde egzersiz önemlidir."

Özbek, AS'nin nedeninin tam olarak bilinemediğini, ancak uygun egzersizler ve yüzme gibi sporların düzenli olarak yapılmasının hareket kısıtlılığı gelişimini engellediğini, en azından geciktirip hafifletebildiğini söyledi.

AS hastalığında özellikle omurga ve kalçalardaki tutulumlar nedeniyle hastaların hareketlerinin çok kısıtlandığını, ancak doğru zamanda doğru teşhisle, hastaların hareket özgürlüğüne kavuştuğunu belirten Özbek, geçen yıl hayata geçirilen "Hareket Özgürlüktür" projesiyle erken teşhis ve tedavinin önemine dikkati çekmeyi amaçladıklarını ifade etti.

Özbek, bu yıl da farkındalık videosu hazırlandığını dile getirerek, "UCB Pharma'nın desteğiyle hayata geçirdiğimiz proje kapsamında AS hastalığının başlangıcında olan bir kişinin doğru tedavi ile hayatı nasıl değişir, yanlış tedavi ile hayatı nasıl daha da zorlaşır, bunu göstermeyi hedefledik. Ayrıca www.hareketozgurluktur.com sitesi üzerinden tüm romatizmal hastalıklar hakkında içerikleri, merak edilenleri ve farkındalık filmimizi yayına aldık." dedi.

  • "Ben artık eksik yaşamıyorum"

AS hastası Halil Yıldırım da 13-14 yaşında bademcik romatizması teşhisiyle tedavi gördüğünü ancak yürüyemediğini, bunun ilerleyen zamanlarda geçtiğini anlattı.

Kardeşlerinin de aynı hastalığa sahip olduğunu ifade eden Yıldırım, şunları söyledi:

"Ağrılara dayanamıyordum, kalkamıyordum. Sazımı elime alamıyordum, çocuğumu kucağımda taşıyamıyordum. Bu, herhalde dünyadaki en kötü şeydir, babanın çocuğunu kaldıramaması. Şimdi çocuğumu da kaldırabiliyorum, tüm hayatı da kucaklayabiliyorum. Şu anda hayatımda istediğim her şeye sahibim ve istediğim her şeyi yapabiliyorum rahatlıkla. Ben artık eksik yaşamıyorum. Herkes gibi, bütün insanlar gibi aynı yaşıyorum. Hastalık hakkında ne kadar erken bilgi sahibi olursanız o kadar iyi. 3 ayın üzerinde süren bel ağrınız varsa ve hareketle azalıyor dinlenmeyle artıyorsa hiç zaman kaybetmeden bir romatoloji uzmanına başvurun. Erken teşhis ve zamanında tedaviye başlamak bu hastalıkta çok önemli."

İdrar kaçırmaya “manyetik sandalye”li çözüm

ERZURUM (AA) – İLHAMİ ERKILIÇ – Toplumda ciddi sağlık sorunlarından olan ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyerek erkeklerin yanı sıra sıklıkla kadınlarda görülen idrar kaçırma gibi şikayetlerin, manyetik sandalye ile yapılan egzersizlerle tedavi edildiği bildirildi.

İstanbul'da özel bir merkezde görevli Prof. Dr. Haluk Kulaksızoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, idrar kaçırma, sancılı idrar ve aniden idrara sıkışıp idrar tutamama, kesik ve idrara sık çıkma gibi belirtilerin pelvik taban (leğen kemiğinin alt destek tabanı) şikayeti olduğunu belirterek, bu sorunun erkeklerin yanı sıra kadınlarda daha sık görüldüğünü söyledi.

Bu şikayetlerin kişilerin yaşam kalitesini düşürdüğünü ifade eden Kulaksızoğlu, şunları ifade etti:

"Pelvik taban, birçok kas grubundan oluşuyor. İdrar kaçırma gibi sıkıntıların pelvik taban kaslarının fonksiyonlarındaki değişiklik ile bağlantılı olduğu görülmüştür. Bu kasların çalışmaları, kasılıp gevşemeleri, cinsel fonksiyonları, idrar tutma ve yapma işlevleri, büyük abdesti tutabilme, kabızlık ve ishal, kadınlarda organların anatomik yerlerinde durmasını ve bahsettiğimiz organların ağrı ve duyarlılıkla ilgili sinir iletişiminin düzenlenmesini sağlar."

  • Manyetik sandalye hastalara konfor sağlıyor

Kulaksızoğlu, idrar kaçırma gibi hastalıklara karşı davranışsal, ilaç ve pelvik taban egzersizleri gibi tedavi yöntemleri olduğunu belirterek, manyetik sandalye ile yapılan tedavi yönteminin de hastalara konfor sağladığını vurguladı.

Manyetik sandalye ile pelvik taban kaslarını manyetik alan enerjisi kullanarak çalıştırdıklarını ve tedavi gerçekleştirdiklerini anlatan Kulaksızoğlu, şunları kaydetti:

"Manyetik sandalye işlemi ağrısızdır ve herhangi bir anestezi gerektirmez. 15 dakikalık seanslar halinde uygulanır. Bilimsel çalışmalara göre haftada 2-3 seans yaklaşık 6 ile 8 hafta boyunca uygulanmalıdır. Pelvik taban egzersizlerinin etkili olabilmesi için doğru kas demetlerinin çalıştırılması esastır. Ancak hastaların bu kasları kendi başlarına algılaması kolay değildir. Manyetik alan uygulamasında kullandığımız sandalye bu alanda yani kasların algılanmasında kullanılmak üzere üretilmiştir."

Kulaksızoğlu, manyetik sandalye ile hastaların kaslarını istemli olarak kasıp gevşetebildiklerini anlatarak, "Uzun ve kalıcı etkisi, yan etkisinin olmaması ve diğer organları da etkilemediği için pelvik manyetik tedavi günümüzdeki birinci seçenek olarak kabul edilmelidir. İdrar tutma veya kaçırma gibi sorunlar ile gebelik sonrasında ileriye yönelik koruma amaçlı ve ileri yaşta idrar kaçırmayı önlemek gibi sorunlarda sıklıkla manyetik sandalyeyi kullanıyoruz." diye konuştu.

  • "Her 3 kadından birinde idrar kaçırma şikayeti var"

Prof. Dr. Kulaksızoğlu, idrar kaçırma gibi şikayetlerin 20 yaş üzerindeki kadınların yüzde 25'inde, 40 yaş üzerindekilerin yüzde 40'ında görüldüğünü anlatarak, "50 yaş üzerindeki kadınların yüzde 60'nda idrar kaçırma gibi şikayetinin görüldüğü bildirilmiştir. Bu konu toplumda ciddi sağlık sorunudur, bunun nedeni ise aslında çoğunlukla doktora gidilmesinden çekinildiğinden kaynaklanıyor." ifadelerini kullandı.

Pelvik taban kaslarının kuvvetli olmadığına işaret eden Kulaksızoğlu, kadınlarda çoğul doğumlar, normal doğumun zor olması, kilo, hormonal değişiklikler, geçirilen enfeksiyonlar ve bu kas demetlerinin üzerinde yapılan her türlü cerrahi girişimlerin de benzer şikayetleri tetiklediğini aktardı.

Kulaksızoğlu, yanlış ya da bilinçsiz yapılan egzersizlerin de idrar kaçırma gibi şikayetlere neden olduğunu belirterek, "İleri yaş durumlarında ve kadınlarda doğum sonrası idrar kaçırma normal olarak biliniyor, ancak gebelik sonrası idrar kaçırma normal değildir. Bu durumdakilerin mutlaka üroloji hekimine başvurması gerekiyor." dedi.

7 ayda 51 kilo verince yeni hayata adım attı

İZMİR (AA) – TEZCAN EKİZLER – İzmir'de aldığı fazla kilo nedeniyle hem sağlık sorunları yaşayan hem de iş bulmakta zorlanan Sergen Karaç, 7 ayda 51 kilo vererek, yepyeni bir hayata başladı.

Bayraklı ilçesinde yaşayan 26 yaşındaki Karaç, üniversite yıllarında düzensiz ve sağlıksız beslenme nedeniyle hızla kilo almaya başladı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Kimya Bölümünden 2015 yılında mezun olan Karaç, fazla kiloları nedeniyle sağlık sorunları da yaşayarak evden çıkamaz oldu.

Aşırı kilosu nedeniyle iş bulmakta da zorlanan Karaç, bir yakını aracılığıyla geçen yıl kasım ayında diyetisyene gitmeye başladı. Karaç, uygulanan diyet sayesinde 7 ayda 51 kilo vererek, yeni bir yaşama ilk adımı attı.

Kilo vermesinin ardından iş sahibi olan ve bir laboratuvarda kimyager olarak çalışmaya başlayan Karaç, yüksek tansiyon ve bazı sağlık sorunlarından da kurtuldu.

  • "Diyet yapmaktan korkuyordum"

Sergen Karaç, AA muhabirine yaptığı açıklamada, fazla kiloları nedeniyle çok zor günler yaşadığını, kilo verme konusunda çok ümitsiz olduğunu ancak diyetisyeni sayesinde zoru başardığını anlattı.

Kilo verdikçe kendisine olan güveninin arttığını belirten Karaç, "Çağrı Bey ile tanışmadan önce diyetin aç kalarak yapılacağını düşünüyordum. Onun için diyet yapmaktan korkuyordum. İlk iki haftada 5 kilo verdikten sonra aç kalmadan sağlıklı bir şekilde diyet yapılabileceğine inandım, diyetisyenim ne diyorsa yaptım. İş bulmakta benim için çok büyük bir engeldi. Okuldan mezun olduktan sonra kilo verme evresine kadar iş bulamadım. Kimse 138 kilo birine iş vermedi. Kilo verdikten sonra 2 iş teklifi geldi artık kendi mesleğimi yapıyorum." diye konuştu.

Hayatından yağlı ve fast-food yiyecekleri çıkardığını, yürüyüş yapmaya başladığını, kendisindeki bu değişimin ailesini ve yakın çevresini çok memnun ettiğini aktaran Karaç, kilo vermeye başladığı günden bu yana hayatının değiştiğini vurguladı.

Karaç, şöyle konuştu:

"Diyete başlamadan önce insan içine çıkamazdım, hayatla barıştım yeniden doğmuş gibiyim. Hastalıklarım sona erdi ve uyku düzenim değişti. O günlere ait fotoğraf ve kıyafetlerimi saklıyorum. Onlar benim ilham kaynağım. Onları gördükçe ne kadar büyük bir hata yaptığımı anlıyorum, keşke daha önce başlasaydım diyorum şu an hiçbir şey için geç kalınmış değil, ben bunu başardım, herkes de başarabilir. Mesela o zamanlar 58 beden pantolon giyerken, artık 34 bedene kadar düştüm. Ben sağlıklı beslenerek kilo verilebileceğinin en güzel örneği oldum."

Diyetisyen Çağrı Sevgel de hastasının 7 aylık süre boyunca çok azimli davrandığını, ne söylediyse uyguladığını, 51 kilo vermeyi başardığını anlattı.

Hastasına ilk önce kilo vermeye inanması gerektiğini anlattığını belirten Sevgel, "Sağlıklı beslenme kurallarıyla ara öğün yemesi gerektiğini öğrendi. Hastamızın diyet korkusunu yendik. Aç kalmadan ara öğünlerle diyetler önerdim. Fast-food yerine sebze yemekleri yeme alışkanlığı kazandı. Mesela kahvaltı yapmaya başladı, geç saatlerde yemek yeme alışkanlığını geride bıraktı." ifadelerini kullandı.

HUZUR VE BEREKET AYI RAMAZAN – “Oruç, doğru beslenildiğinde sağlık kaynağı”

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – Uzmanlar, iftar ve sahur sofralarının dengeli ve sağlıklı beslenme kurallarına uyularak hazırlanmasının önemine değinerek, orucun doğru beslenildiğinde sağlık kaynağı olduğuna dikkati çekiyor.

Ramazanda doğru ve sağlıklı beslenmeye ilişkin AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Başaranoğlu, oruç tutan kişilerin günlük beslenme şekli, öğün sayısı ve zamanlamasının aniden değiştiğini aktardı.

Başaranoğlu, ramazanda yeme alışkanlıklarının değiştiğine dikkati çekerek, "İnsanlar genelde ramazan boyunca gündüzleri çalışır, gece saatlerinde ise yemek yerler. Zaman, çalışmak ve yemeğin hakim olduğu sosyal hayata bölünmüştür, insanlar bir aylık süreyi bu çerçevede yaşar. Fakat bu süreçte fiziksel aktiviteye çok az yer verildiğini gözlemlemekteyiz. Bu nedenle insanlar ramazan boyunca kilo alır. Özellikle diyabet hastaları, bu süreçte gelişen sağlıksız yeme alışkanlığı nedeniyle kan şekerlerini güçlükle kontrol ederler." diye konuştu.

Başaranoğlu, orucun sağlıklı insanlar üzerinde pek çok faydaları sayılabilecekken, sağlık sorunu yaşayan insanlar üzerinde ise olumsuz etkilerinin görülebildiğini dile getirerek, şunları kaydetti:

"Oruç, yeterli ve dengeli beslenildiğinde sağlığa çok önemli katkılar sağlar. Dengeli ve yeterli beslenme, su tüketimi ve egzersiz önerilerine uyulduğu sürece sağlıklı bir ramazan ayı geçirmek mümkün. Sağlıklı kişilere olumlu etkileri, kişilerde midenin dinlenmesi, vücutta detoks etkisi, kalp damar sisteminde pıhtılaşmanın azalması, kötü huylu kolesterol ile trigliserid düzeylerini belli bir seviyede tutulması ve koroner kalp hastalıklarından korunması şeklinde sayabiliriz. Özellikle iftar ve sahurda hızlı, iyice çiğnenmeden ve kişilerin ihtiyacından fazla yenen yemek reflü ve kalp krizi gibi hastalıkları tetikleyebilmektedir. Kişide sıvı kaybı oluşması durumunda halsizlik, çarpıntı, ateş çıkmasına neden olabilir. Sıvı kaybının ciddi bir noktaya ulaşması durumunda ise tansiyon düşmesi ve bayılma gözlenebilir. Astım ve sinüziti olan kişilerin de bol sıvı almaları gerekir. İlaç almak zorunda olan diyabet hastalarının ise ramazandan 2-3 ay önce doktoruna başvurarak planlama yapmaları gerekir. Özellikle zengin sofralar ve hareketsiz geçen zaman, insanlarda kiloya neden olur."

  • Pide tüketiminde porsiyon kontrolüne dikkat

Her gün oruca başlamadan önce sahur yapılmasının hem orucun zorlanmadan tutulabilmesi hem de sağlık açısından hayati önem taşıdığını vurgulayan Başaranoğlu, "Ancak sahur, ağır yiyeceklerden oluşmamalı, hafif bir kahvaltı gibi olmalıdır. Sahurda sebzeler, karbonhidrat olarak tam buğday ekmeği, yumurta, süt ve süt ürünleri gibi protein zengini yiyecekler, çiğ badem, ceviz, fındık, avokado ve bol su tüketilebilir. Özellikle ağır hayvansal besinlerden ve işlenmiş et ürünlerinden uzak durulması gerekir. Reflü şikayetinizin oluşmaması için sahurdan hemen sonra yatar pozisyonda olmamaya özen gösterilmeli." değerlendirmesini yaptı.

İftarda sağlıklı ve dengeli beslenmenin önemine değinerek tavsiyelerde bulunan Başaranoğlu, orucu oda sıcaklığında su ya da hurmayla açmanın en iyi tercihler olduğunu aktardı.

Başaranoğlu, liften zengin besinlerin tüketilmesinin bağırsaklar için de oldukça faydalı olacağına dikkati çekerek, Özellikle bağırsak sağlığı için lif alımını destekleyen sebzelerin iftarda bolca tüketilmesi gerektiğini söyledi.

Sebze yemeğinin yanı sıra yeşilliklerden oluşan mevsim salatalarıyla, ev yapımı yoğurdun tüketiminin önemli olduğuna işaret eden Başaranoğlu, iftarda dengeli ve yeterli porsiyonlarda haşlama, ızgara gibi pişirme metotlarıyla hazırlanan et, balık ve tavuğun da tercih edilebileceğini kaydetti.

Prof. Dr. Başaranoğlu, aşırı miktarda tuz içeren sosis, işlenmiş ve tuzlu et ürünleri, tuzlu zeytin, peynir, kraker ve soslardan uzak durulmasını önererek, şu bilgileri verdi:

"Masadan kaldırılması gereken diğer malzeme ise tuzdur. Tuz yerine yemeklerin aromasını çeşitli bitkiler ve baharatlarla zenginleştirmek esas olmalıdır. Her iftar sofrasında başköşede yer alan besin şüphesiz pidedir. Pide tüketimini ramazan ayında yasaklamamak gerekir. Ekonomik açıdan herkesin karşılayabileceği besinlerin arasında olan pide tüketimi günlük enerji ihtiyacımızı karşılamaya katkı sağlar. Porsiyon ölçülerine dikkat edilerek tüketilmelidir. Yine ramazan ayının vazgeçilmez besinlerinden biri ise tatlılardır. Şerbetli tatlılar yerine mevsimsel meyveler hem tatlı ihtiyacını giderir hem de vücudun su ihtiyacını da karşılanmasına yardımcı olur."

  • Sahur öğünü şart

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gıda teknolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Sibel Bölek de orucun, vücutta detoks etkisi oluşturan, bağışıklık sisteminden sindirim sistemine kadar son derece yararlı etkileri bulunan, hatta hücrelerin yenilenme yeteneğini artırdığının bilimsel araştırmalarla ortaya konulduğunu dile getirerek, bu olumlu etkilerinden yararlanabilmek için sahurda ve iftarda tüketilenlere dikkat etmenin son derece önemli olduğunu söyledi.

Sahur öğününün kesinlikle atlanmaması gerektiğini vurgulayan Bölek, aksi takdirde gün boyu halsizlik, baş dönmesi, baş ağrısı gibi olumsuz durumlarla karşılaşılabileceğini aktardı.

Bölek, özellikle yaz sıcaklarına denk gelen günlerde vücudun susuz kalmamasının önemine değinerek, bununla birlikte sahurda uzun süre tok tutacak protein ve lif oranı yüksek gıdalarda beslenilmesi gerektiğini dile getirdi.

Peynir, yumurta, çavdar ekmeği, zeytinyağı ve cevizi sahur sofrasında bulundurmaya özen gösterilmesi gerektiğine işaret eden Bölek, şu bilgileri verdi:

"Kek, pasta, şekerleme, bal, reçel, bisküvi gibi kan şekerini hızla yükselten gıdalar daha sonra hızlıca acıkmaya neden olacağından tüketiminden kaçınılması gereken gıdalardır. Ayrıca toplumumuzda sahurda sıkça tüketilen pirinç pilavı ve makarna da kan şekerini hızla yükselttiğinden kaçınılması gereken gıdalar arasındadır. Aynı zamanda susama hissini artıran aşırı yağlı, tuzlu ve ağır yemeklerden uzak durulması gerekmektedir. Besin değeri düşük ve mide salgısını artıran asitli içeceklerin tüketiminden de sakınılmalıdır."

İftara su, zeytin ya da hurma ile başlanabileceğini, özellikle orucu hurmayla açmanın, düşen kan şekerinin hızlıca dengelenmesini sağladığını ve iftarda aşırı yemenin önüne geçmeye yardımcı olacağını belirten Bölek, "İftara başlangıç için en uygun yiyecek ılık çorbadır. İftarda yağda kızartılmış yemeklerden ve hamur işlerinden kaçınılmalı, fırında pişirilmiş ya da haşlanmış gıdalar tercih edilmelidir. Ramazan boyunca haftada en az 2 kez kuru baklagil tüketilmelidir. İftarda aşırı şerbetli, hamur işi tatlılar yerine; güllaç gibi hafif ve sütlü tatlılar tercih edilmelidir." diyerek, sözlerini tamamladı.