Anayasa Mahkemesinden “hak ihlali” kararı

ANKARA (AA) – Anayasa Mahkemesi, 2007'de yapılan iğne sonucu sol bacağında uyuşma ile his kaybı yaşayan Eyüp Kurt'un, tıbbi ihmal sonucu gerçekleşen sakatlığı nedeniyle Sağlık Bakanlığı aleyhine açtığı davanın reddedilmesini "hak ihlali" saydı.

Resmi Gazete'de yayımlanan Anayasa Mahkemesi kararına göre, Kurt, rahatsızlığı nedeniyle 21 Eylül 2007'de Kahramanmaraş Büyükkızılcık Sağlık Ocağı'na gitti.

Burada muayeneyi gerçekleştiren doktorun talimatıyla görevli ebenin yaptığı iğnenin ardından sol bacağında uyuşma ve his kaybı yaşayan Kurt, yürüyemez hale geldi.

Özel veya kamu sağlık kuruluşlarında kez muayene olduğu halde tedavilerden sonuç alamayan Kurt'un, sol bacağından sakat kaldığı tespit edildi.

Kurt, 10 Temmuz 2008'de eşi ve reşit olmayan çocukları ile Sağlık Bakanlığına müracaat ederek, sol bacağının kullanılamaz hale gelmesi sebebiyle uğramış olduğu maddi ve manevi zararlarının tazmin edilmesi talebinde bulundu.

Sağlık Bakanlığının talebi zımnen reddetmesi üzerine Kurt ve yakınları, 29 Eylül 2008'de Gaziantep 2. İdare Mahkemesinde tam yargı davası açtı.

Kurt, dava dilekçesinde, enjeksiyon işlemi sonrasında birçok tetkik ve tedavi yaptırdığını fakat netice alamadığını, enjeksiyon işlemi nedeniyle sol bacağının kalıcı olarak kullanılamaz hale geldiğini, sürekli olarak başkalarının yardımına muhtaç olduğunu ve yürüyemediğini, bu sebeple maddi ve manevi olarak zarara uğradığını beyan etti.

Mahkeme, dava konusu olayda kalıcı sakatlık durumunun yanlış tedavi sonucunda meydana gelip gelmediği hususunda gerekçeli rapor hazırlanması istemiyle dosyayı Adli Tıp Kurumuna gönderdi.

Adli Tıp Kurumu, 26 Eylül 2011'de Eyüp Kurt'u muayene ederek, 19 Kasım 2011'de rapor düzenledi. Raporda, enjeksiyon sonucu gelişen bulguların sinir bozukluklarıyla uyumlu olduğu ancak tıbbi belgelerde enjeksiyonun yanlış uygulandığına dair kayıt bulunmadığını ve olay tarihinde Kurt'a ait muayene bulgularının bulunmadığı gerekçesiyle doktorun eylemi yönünden yorum yapılamadığı kaydedildi.

Raporun hatalı olduğunu ve yanlış değerlendirmeler içerdiğini ve olay tarihinde muayene bulgularının bulunmadığı gerekçesiyle hekimin eylemi hakkında yorum yapılamayacağına ilişkin kısmına katılmanın mümkün olmadığını ileri süren Kurt, bacağında meydana gelen kalıcı hasarın enjeksiyon sonrasında oluştuğunu vurgulayarak, yeni bilirkişi raporu alınmasını talep etti.

Gaziantep 2. İdare Mahkemesi, 22 Mart 2013'teki kararla, hastaya yapılan müdahalenin tıp kurallarına uygun olduğunu belirten bilirkişi raporunu yeterli görerek davanın reddine karar verdi.

Davanın reddedilmesinin ardından Kurt, hatalı enjeksiyon sonucu sakat kalınması nedeniyle Anayasa Mahkemesine maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle başvuruda bulundu.

Başvuruyu değerlendiren Anayasa Mahkemesi, Kurt'un maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiğine karar vererek, yargılamanın yeniden yapılmasına hükmetti.

  • "Kararın gerekçesi dayanaktan yoksun"

Yüksek Mahkeme kararının gerekçesinde, "açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerektiği" belirtildi.

Anayasanın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğe işaret edilen kararda, "Devlet, bireylerin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlıklarını koruma hakkı kapsamında ister kamu isterse özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin, sağlık hizmetlerini hastaların yaşamları ile maddi ve manevi varlıklarının korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır." ifadeleri kullanıldı.

Kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna dikkat çekilerek, ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Gaziantep 2. İdare Mahkemesine kararın bir örneğinin gönderilmesine hükmedildi.

Anayasa Mahkemesi tutuklu gazetecilerin başvurularını görüştü

ANKARA (AA) – Anayasa Mahkemesi, gazeteci Ahmet Altan'ın yaptığı bireysel başvuruyu reddetti, gazeteci Ali Bulaç'ın ise "kişi özgürlüğü ve güvenliği ile ifade özgürlüğü" haklarının ihlal edildiğine hükmetti.

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, gazeteciler Ahmet Hüsrev Altan, Ali Bulaç ve Nazlı Ilıcak'ın bireysel başvurularını ele almak üzere toplandı.

Gazeteciler, "uygulanan gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının, gazetecilik faaliyeti ve ifade özgürlüğü kapsamındaki eylemlerin tutuklamaya konu edilmesi nedeniyle ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği" iddialarına ilişkin ayrı ayrı bireysel başvuruda bulunmuştu.

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, FETÖ'nün medya yapılanmasının "darbe çağrışımı" davasında tutuklu yargılanan Ahmet Altan'ın bireysel başvurusunda hak ihlali görmedi.

Eski Zaman gazetesi yazar ve editörlerinin FETÖ üyeliğinden yargılandığı davada tutuklanan ve süreç içerisinde tahliyesi kararlaştırılan Ali Bulaç'ın bireysel başvurusunda ise hak ihlali kararı verildi.

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunun, kararları oy çokluğuyla aldığı öğrenildi.

FETÖ'nün medya yapılanmasının "darbe çağrışımı" davasında tutuklu yargılanan Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak hakkında yerel mahkemece "anayasayı ihlal" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmişti.

Nazlı IIıcak'ın bireysel başvurusu, öğleden sonra görüşülmeye devam edilecek.

“Anayasa Mahkemesinden adaleti, hakkı ve hukuku istiyoruz”

TBMM (AA) – CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, Anayasa Mahkemesinin bugünkü toplantısında bireysel hak ihlali başvurusunda bulunan Ahmet Şık, Murat Sabuncu, Ahmet Altan, Kadri Gürsel, Akın Atalay, Önder Çelik, Nazlı Ilıcak ve Murat Aksoy'un durumlarının görüşüleceğini belirterek, "3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü gününde, basın ve ifade özgürlüğü için Anayasa Mahkemesinden adaleti, hakkı ve hukuku istiyoruz." dedi.

Çakırözer, Mecliste düzenlediği basın toplantısında, "Türkiye'de nisan ayında da basın mensuplarının haberlerinin suç konusu olmaktan çıkmadığını" savundu.

Nisan ayında iki gazetecinin gözaltına alındığını, bir gazeteci hakkında yeni soruşturma, iki gazeteci hakkında ise yeni dava açıldığını anlatan Çakırözer, bazı basın mensuplarının hapis cezalarına çarptırıldığını, bazıları hakkındaki yargılamaların ise devam ettiğini söyledi.

Çakırözer, 31 Mart seçimlerinden sonra ülkenin birlik ve beraberliğine yönelik olumlu açıklamalar yapılmasına rağmen ifade özgürlüğüne yönelik adım atılmadığını öne sürerek, "O kızgın demirin basın ve ifade özgürlüğü davalarında bir türlü soğutulmadığını gördük." diye konuştu.

CHP Parti Meclisi üyesi ve eski milletvekili Eren Erdem'in bir an önce tahliye edilmesi gerektiğini belirten Çakırözer, Cumhuriyet Gazetesi davasında da gazetecilere haksız şekilde verilen cezaların kaldırılmasını istedi.

Türkiye'de demokrasinin gelişmesi için gazetecilerin, aydınların eleştirilerine tahammül edilmesi ve bunların hoş görülmesi gerektiğini vurgulayan Çakırözer, Türkiye'de bunun uygulanmadığını ileri sürdü.

Çakırözer, "Mustafa Sönmez'in kör karanlıkta evinin basılmasını kabul etmemiz mümkün değil." dedi.

  • "68 binden fazla kişiye 'cumhurbaşkanına hakaretten' soruşturma"

Utku Çakırözer, Adalet Bakanlığı verilerine göre 2014-2017 arasında 68 binden fazla kişinin "cumhurbaşkanına hakaret" soruşturmasıyla karşı karşıya kaldığını belirterek, " Bunlardan 12 bin 839'u davaya dönüştü. Bunların sadece 3 bini beraat etti, geri kalanında ya tutuklama ya maddi tazminat cezalarına hükmedildi." ifadelerini kullandı.

3 Mayıs'ın "Dünya Basın Özgürlüğü" günü olarak kutlandığını anımsatan Çakırözer, Anayasa Mahkemesinin bugünkü toplantısında bireysel hak ihlali başvurusunda bulunan Ahmet Şık, Murat Sabuncu, Ahmet Altan, Kadri Gürsel, Akın Atalay, Önder Çelik, Nazlı Ilıcak ve Murat Aksoy'un durumlarının görüşüleceğini anlattı.

Çakırözer, şöyle devam etti:

"Yüksek Mahkemenin bu başvuruları yıllar sonra gündeme alması olumludur ama gecikmiştir. Gecikmiş adalet, adalet değildir. Beklentimiz, Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan'ın dediği gibi 'hak eksenli' şekilde değerlendirip derhal sonuçlandırmalarıdır. 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü gününde, basın ve ifade özgürlüğü için Anayasa Mahkemesinden adaleti, hakkı ve hukuku istiyoruz."

Çakırözer, öte yandan Basın Kartı Komisyonu'nun uzun süredir toplanmaması nedeniyle gazetecilerin mağdur edildiğini aktardı.

Seçimler sonrası gerginlikten çıkılması gerektiğini ifade eden Çakırözer, "Eğer seçimler sonrası bu ülkede bir kucaklaşma olacaksa, önce basın özgürleşmeli, ifade özgürlüğü sağlanmalıdır." diye konuştu.

AYM'den mülkiyet hakkı kararı

ANKARA (AA) – Anayasa Mahkemesi, taşınmazın tapuya tesciline ilişkin kesinleşmiş yargı kararının uygulanmamasının mülkiyet ve adil yargılanma hakkını ihlal ettiğine karar verdi.

Resmi Gazete'de yayımlanan karara göre, Ali Kayan, Diyarbakır Dicle'ye bağlı Çavlı köyündeki tapuda kaydı bulunmayan iki taşınmazın kendi adına tescil edilmesi talebiyle 2009'da Dicle Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açtı.

Mahkeme, taşınmazların, 30-35 yıldır Kayan tarafından tarla olarak kullanıldığına yönelik tanık ifadeleri ve orman sayılmayan yerlerden olduğuna ilişkin bilirkişi raporları uyarınca davacı Ali Kayan adına tescil edilmesine karar verdi.

Temyiz edilen karar, Yargıtay 20. Hukuk Dairesince 2012'de onandı.

Bu arada, 2011'de uyuşmazlık konusu arazilerin de bulunduğu alanda yapılan kadastro çalışmaları sonucunda arazilerin Hazine adına tapuya tescili yapıldı.

Dicle Asliye Hukuk Mahkemesi, arazileri Ali Kayan adına tescil eden kararını Dicle Tapu Müdürlüğüne gönderdi. Müdürlük de kararı Diyarbakır Kadastro Müdürlüğüne bağlı Ergani Kadastro Birimine iletti. Ergani Kadastro Birimi, arazilerin 2011'de Hazine adına tescil edilen taşınmazlarda kaldığını bildirdi. Diyarbakır Tapu ve Kadastro Bölge Müdürlüğü de 2014'te yerel mahkemeden karar düzeltme talebinde bulundu.

Talep, kararın kesinleştiği gerekçesiyle reddedildi.

Konu Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğüne taşındı. Genel Müdürlük tarafından, taşınmazların başvurucu adına tesciline ilişkin mahkeme kararının uygulanması halinde aynı taşınmazların kadastro sonucu Hazine adına tescil edilmesi nedeniyle mükerrerliğe yol açacağı belirtildi ve ormanların mülkiyetinin devredilemeyeceğine yönelik Anayasa'nın 169. maddesine atıfta bulunuldu, başvurucuya tapu iptali ve tescil davası açabileceği yönünde açıklayıcı yazı gönderilmesi gerektiği bildirildi. Tapu Müdürlüğü bu talimat doğrultusunda başvurucuya bildirimde bulundu.

Mahkeme kararına karşın tapuyu alamayan Ali Kayan, 2015'te yeniden tapu iptali ve tescil davası açtı, Anayasa Mahkemesine de bireysel başvuruda bulundu.

Yerel mahkeme, davanın kabulü ile dava konusu taşınmaz bölümünün başvurucu adına tapuya tesciline karar verdi. Kararda daha önce kesinleşen mahkeme kararı gerekçe gösterildi.

Hazine tarafından itiraz edilen kararın temyiz incelemesinin Yargıtay 16. Hukuk Mahkemesince devam ettiği bildirildi.

Anayasa Mahkemesi ise başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesinde güvenceye alınan mülkiyet hakkı ile 36. maddesinde güvenceye alınan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verdi. Yargı kararının en kısa sürede icra edilmesi için dosyanın bir örneğinin Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğüne gönderilmesi, başvurucuya 15 bin lira manevi tazminat ödenmesi kararlaştırıldı.

Kararda, kesinleşmiş yargı kararının sonuçları itibarıyla davanın taraflarından biri olan Hazineyi de bağladığında şüphe bulunmadığı belirtildi.

Derece mahkemelerinin bu kararlarından söz konusu taşınmazların mülkiyetinin başvurucu tarafından kadastro çalışmalarından çok önce kazanıldığı anlaşılmasına rağmen kadastro sırasında bu taşınmazların hatalı olarak Hazine adına tespit edildiğinin ortaya çıktığı aktarılan kararda, şöyle denildi:

"Kaldı ki bu durum, başvurucunun elinde olmayan sebeplerle ve bütünüyle kamu makamlarının tutumundan kaynaklanmış ancak meydana gelen sonuçtan yine kamu makamları yararlanmıştır. Bu olgulara rağmen ve kesinleşmiş yargı kararının sonucunun değiştirilemeyeceği de dikkate alındığında başvurucudan tekrar dava açması istenerek yargı kararının nihai hale geldiği 8 Ekim 2012 tarihinden bu yana yaklaşık 6 yıl 5 ay boyunca uygulanmamasının Anayasa Mahkemesince yargı kararlarının uygulanması çerçevesinde daha önce ortaya konulan ilkelere göre kanunilik ölçütü yönünden mülkiyet hakkının ihlaline yol açtığı sonucuna varılmıştır."

  • Mahkemeye erişim hakkı

Kararda, mahkemeye erişim hakkı yönünden yapılan değerlendirmede ise Anayasa'nın 36 ve 138. maddeleri uyarınca yargı kararlarının ilgili kamu otoritelerince zamanında yerine getirilmediği bir devlette bireylerin yargı kararıyla kendilerine sağlanan hak ve özgürlükleri tam anlamıyla kullanabilmelerinin mümkün olmadığı vurgulandı.

Devletin yargı kararlarının zamanında yerine getirilmesini sağlayarak bireyler aleyhine oluşabilecek hak kayıplarını engellemekle, bu yolla bireylerin kamu otoritelerine ve hukuk sistemine olan güven ve saygılarını korumakla yükümlü olduğunun altı çizilen kararda, şunlar kaydedildi:

"Bu sebeple hukuk devletinin bir gereği olarak bireylerin kamu otoritesi ve hukuk sistemine olan güven ve saygılarını koruma adına vazgeçilemez bir görev ifa eden yargının kararlarının zamanında yerine getirilmeyerek sonuçsuz bırakılması kabul edilemez. Sonuç olarak hukuk sisteminde, nihai mahkeme kararlarını taraflardan birinin aleyhine sonuç doğuracak şekilde uygulanamaz hale getiren düzenlemeler bulunması veya mahkeme kararlarının icrasının herhangi bir şekilde engellenmesi hallerinde mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği anlamına geleceği kabul edilmiştir.

Somut olayda da bu ilkelerden ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır. Mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varılan kısımda yapılan değerlendirmeler esas alındığında başvurucu lehine olan nihai ve kesinleşmiş nitelikteki yargı kararının uygulanmaması nedeniyle aynı zamanda mahkemeye erişim hakkının da ihlaline yol açılmıştır. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir."

Anayasa Mahkemesinin 57. kuruluş yıl dönümü

ANKARA (AA) – Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, yargı bağımsızlığının, demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz gereklerinden olduğunu belirterek, "Son yıllarda yaşadığımız tecrübeler, yargının sadece yasama ve yürütmeye karşı değil aynı zamanda her türlü paralel yapı ve oluşuma karşı da bağımsız olması gerektiğini göstermiştir." dedi.

Anayasa Mahkemesinin 57. kuruluş yıl dönümü dolayısıyla Yüce Divan Salonu'nda tören düzenlendi.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Arslan ile Başkanvekilleri Hasan Tahsin Gökcan ve Engin Yıldırım konukları kapıda karşıladı.

Törene, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, TBMM Başkanı Mustafa Şentop, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Danıştay Başkanı Zerrin Güngör, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Yargıtay Başkanvekili Mehmet Kürtül, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, yüksek yargı organlarının başkan ve üyeleri ile yabancı konuklar katıldı.

Zühtü Arslan, törende yaptığı konuşmada, bireysel başvuru hakkı tanınmasının ardından Yüksek Mahkemenin bu konuda geliştirdiği hak eksenli yaklaşımını norm denetimine de yansıttığını söyledi.

Bu etkileşimin en iyi örneklerinden birinin 27 Aralık 2018'de verilen iptal kararında görülebileceğini belirten Arslan, istinaf mahkemeleri tarafından ilk defa verilen mahkumiyet kararlarına karşı temyiz yolunu kapatan ilgili kanun hükmünü Anayasa'nın hak arama hürriyetini güvenceye alan 36. maddesine aykırı bularak iptal ettiklerini hatırlattı.

Zühtü Arslan, Mahkemenin böylece bireyin muhtemel yargısal hatalar nedeniyle mağdur edilmesini önlemeye yönelik, hak eksenli paradigmaya uygun önemli bir adım attığını vurguladı.

Arslan, iptal kararının Resmi Gazete'de yayımlanmasından çok kısa bir süre sonra kanun koyucunun Anayasa'ya aykırılığı gidermek için gerekli kanun değişikliğini yapmasının da memnuniyet verici olduğunu dile getirdi.

Türkiye'de anayasa yargısında önemli bir başka evrenin 2017 anayasa değişikliğiyle başladığına işaret eden Arslan, 9 Temmuz 2018'de yürürlüğe giren değişiklikle Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin anayasallık denetimi yetkisinin Anayasa Mahkemesine verildiğini belirtti.

Arslan, böylece Anayasa Mahkemesinin görev alanının, yasama işlemleri yanında yürütmenin ilk elden düzenleyici işlemi mahiyetinde olan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yargısal denetimini de içine alacak şekilde genişletildiğini anlattı.

  • "Yeni sistemin alametifarikası…"

"Anayasa değişikliğiyle benimsenen yeni sistemin en önemli kurumunun, tabir yerindeyse 'alametifarikası' Cumhurbaşkanlığı kararnameleridir." diyen Arslan, bu nedenle Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin anayasallık denetiminin, yeni sistemin üzerine dayanması gereken denetleme ve dengeleme mekanizması bakımından hayati derecede önemli olduğuna dikkati çekti.

Arslan, bu seneki kuruluş yıl dönümü etkinlikleri kapsamında düzenlenen sempozyumun konusunun da "Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin hukuki rejimi ve anayasallık denetimi" olarak belirlediklerini kaydetti.

Anayasa Mahkemesinin görevinin söz konusu anayasal hükümleri uygulamak suretiyle önündeki iptali talep edilen Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin Anayasaya uygunluk denetimini gerçekleştirmek olduğunu ifade eden Arslan, "Anayasa Mahkemesinin bu kararları, bir yandan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin hukuki rejimini açıklığa kavuşturacak, diğer yandan da yeni hükümet sisteminde yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki ilişkilerin mahiyetine önemli ölçüde ışık tutacaktır." diye konuştu.

Yeni hükümet sistemi ve yönetim tekniğine ilişkin bazı değişikliklerin anayasal kimliği belli ölçüde etkilediğini ancak bu durumun anayasal kimliğin temel esaslarını değiştirmediği anlatan Arslan, "Genelde anayasacılığın, özelde de anayasa yargısının amacı, bireyin temel hak ve hürriyetlerini teminat altına almak için devletin hukuka tabi olmasını sağlamaktır." dedi.

  • "Kuvvetler ayrılığı, kuvvetler çatışması değildir"

Demokrasiyi özgürlükler rejimi kılan ilkelerden birinin de kuvvetler ayrılığı olduğunu vurgulayan Arslan, kuvvetler ayrılığı fikrinin Osmanlı Devleti'nin son döneminden itibaren savunulduğunu belirtti. Başkan Arslan, şöyle konuştu:

"Bugün de Türk anayasal sisteminin önemli bir unsuru olan kuvvetler ayrılığı, Anayasa'nın başlangıç kısmında 'belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir iş bölümü ve iş birliği' olarak tanımlanmıştır. Bu tanımda 'iş bölümü'nün her devlet her bir devlet organının anayasal yetkilerini kullanarak kendilerine verilen görevleri yerine getirmek anlamına geldiği açıktır. Anayasa Mahkemesine göre kuvvetler ayrılığı ilkesi, erklerin birbirleriyle bağlantısız bir şekilde çalışmaların değil, aksine kendi anayasal yetkilerini kullanarak iş birliği içinde çalışmalarını gerektirmektedir. Bu bağlamda kuvvetler ayrılığı, hiçbir şekilde kuvvetler çatışması değildir."

  • Yargı bağımsızlığı vurgusu

Anayasa Mahkemesi Başkanı Arslan, anayasal kimliğin temel unsurlarından olan hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığının, yargının yasama ve yürütmeden bağımsız olmasını gerektirdiğini, bu anlamda yargı bağımsızlığının demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz gereklerinden biri olduğunu vurguladı.

Arslan, "Esasen bu durum tüm hukuk sistemleri için ve her dönemde geçerlidir. Diğer yandan son yıllarda yaşadığımız tecrübeler, yargının sadece yasama ve yürütmeye karşı değil, aynı zamanda her türlü paralel yapı ve oluşuma karşı da bağımsız olması gerektiğini göstermiştir. Hakim, hiçbir şart ve ahval altında aklını ve vicdanını başkasına emanet edemez. Tam da bu nedenle Anayasa uyarınca görevlerinde bağımsız ve tarafsız olan hakimler, Anayasa'ya, kanuna, hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar verirler." değerlendirmesinde bulundu.

  • İş yükü

Anayasa Mahkemesinin görev alanının genişlemesiyle doğal olarak iş yükünün de artığını söyleyen Arslan, bireysel başvuruda bugün itibariyle derdest başvuru sayısının 42 bin civarında olduğunu bildirdi.

Derdest başvuruların yüzde 95'lik kısmının 2017 yılı ve sonrasına ait olduğunu kaydeden Arslan, norm denetiminde ise 76'sı iptal davası, 28'i de itiraz başvurusu olmak üzere 104 derdest dosya bulunduğunu belirtti.

Mevcut iptal davalarının yaklaşık yüzde 70'inin kanunlaşan olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri ile Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinden oluştuğunu ifade eden Arslan, şu anda Mahkeme önünde anayasallık denetimi yapılacak 21 Cumhurbaşkanlığı kararnamesi bulunduğunu anlattı.

Daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bazı konuklar, Arslan'ın makamında bir süre sohbet etti.

Anayasa Mahkemesi, FETÖ'nün bankasını haksız buldu

ANKARA (AA) – Anayasa Mahkemesi, Fetullahçı Terör Örgütü'ne (FETÖ) ait Bank Asya'ya ilişkin köşe yazısı nedeniyle bir gazetecinin cezalandırılmasında ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verdi.

Resmi Gazete'de yayımlanan karara göre, 2013'te bir köşe yazarının "Yapı Denetim Fetullah'ın baronlarına teslim" başlıklı yazısı bir internet sitesinde yer aldı.

Yazıda, "Mühendislik ilmine kafası basmayan Fetullah'ın, hoca kılıklı katılım banka destekli baronları yapı denetim sektörünü kontrol altına alırken, mühendislik odaları da susma ve eylemsizlik hakkını kullanıyorlar." ifadeleri kullanıldı.

FETÖ'ye ait kapatılan Bank Asya tarafından yazıya ilişkin tekzip gönderildi. Bunun üzerine yazı, yayından kaldırıldı. Bankanın şikayeti üzerine başlatılan soruşturma sonucunda köşe yazarı hakkında Bankacılık Kanununun ilgili hükümleri çerçevesinde "bankanın itibarına zarar verme" suçundan dava açıldı.

Yargılama sonucunda 3 Mart 2015'te İstanbul 29. Asliye Ceza Mahkemesi, köşe yazarına 10 ay hapis ve 16 bin 660 lira adli para cezası verdi, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına hükmetti.

Mahkemenin gerekçesinde, güven kurumu olan bankalara ilişkin güvenin sarsılmasına yönelik yazıyla, söz konusu bankanın güvenirliliği, saygınlığı ve prestijine zarar verildiği, itibarının zedelendiği belirtildi.

Karara yönelik itirazın İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesince reddedilmesi üzerine köşe yazarı, 10 Ağustos 2015'te Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu.

Başvurucu, eleştiri ve düşünce özgürlüğü hakkını kullanması nedeniyle cezalandırıldığını, ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini öne sürdü.

Köşe yazısıyla ilgili tekzip metninin yayımlanmasının ilk derece mahkemesince değerlendirilmediğini aktaran başvurucu, İstanbul 29. Asliye Ceza Mahkemesi hakiminin paralel devlet yapılanması soruşturması kapsamında tutuklanması nedeniyle mahkemenin tarafsızlığı hakkındaki inancının sarsıldığını bildirdi.

Adalet Bakanlığınca gönderilen görüşte ise FETÖ'nün genel özelliklerine, yargı kurumlarındaki örgütlenmesine, faaliyetlerine ilişkin tespitlere yer verildi. Bakanlık, FETÖ'nün finasal yapısının merkezinde söz konusu bankanın bulunduğunun yapılacak incelemede dikkate alınması gerektiği yönünde görüş bildirdi.

Yüksek Mahkeme, Anayasa'da güvence altına alınan ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasına hükmetti.

  • Karardan

İlk derece mahkemesinin, başvurucunun yazısının müşteki bankanın itibarına karşı hangi surette saldırı oluşturduğu, cezalandırmayı gerektirdiği hususunda hiçbir değerlendirme yapmadığına dikkati çekilen kararda, mahkemenin, yazıyla bankanın güvenirliliği, saygınlığı ve prestijine zarar verildiği, itibarının zedelendiği sonucuna vardığı belirtildi.

"Başvuru konusu olayda olduğu gibi bir bankanın işlemlerindeki usulsüzlük iddiaları konusunda kamunun bilgilendirilme hakkının bulunduğunda kuşku yoktur." değerlendirilmesine yer verilen kararda, yazıda belgelere dayalı olduğu belirtilen bazı olgusal iddiaların bulunduğu aktarıldı.

Yüksek Mahkemenin kararında, şunlar kaydedildi:

"Derece mahkemelerinin, başvurucunun ifade özgürlüğü hakkı ile müşteki bankanın itibar hakkının korunması amacı arasında adil bir denge kurduğu söylenemez. Dolayısıyla başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin toplumsal bir ihtiyaç baskısına tekabül ettiği ve bu sebeple de demokratik toplum düzeninin sürekliliği için gerekli olduğu ilgili ve yeterli bir gerekçe ile gösterilmemiştir."

Anayasa Mahkemesinin 57'nci kuruluş yıl dönümü

ANKARA (AA) – Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Zühtü Arslan ve beraberindeki heyet, Anayasa Mahkemesinin 57'nci kuruluş yıl dönümü dolayısıyla Anıtkabir'i ziyaret etti.

Aslanlı Yol'dan yürüyerek Atatürk'ün mozolesine gelen heyet, Anayasa Mahkemesi Başkanı Arslan'ın mozoleye çelenk bırakmasının ardından, saygı duruşunda bulundu.

Daha sonra Misak-ı Milli Kulesi'ne geçen Arslan, Anıtkabir özel defterine şunları yazdı:

"Aziz Atatürk, Anayasa Mahkemesinin kuruluşunun 57'nci yıldönümü vesilesiyle bir kez daha huzurundayız. Banisi olduğun Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasasını ve insanımızın temel hak ve hürriyetlerini koruma görevimizi en iyi şekilde yerine getirmenin azim ve gayreti içindeyiz. Ruhun şad olsun."

Anayasa Mahkemesinden “spin ve drift” kararı

ANKARA (AA) – Anayasa Mahkemesi, araç sahibi olmayan sürücülerin, kamuoyunda "spin ve drift" olarak bilinen; el freni çekilmesi veya başka yöntemlerle aracın ani olarak yönünün değiştirilmesinde veya kendi etrafında döndürülmesinde araçların 60 gün süreyle trafikten men edilmesine yönelik kuralı Anayasa'ya aykırı olduğu için iptal etti.

Bursa 3. İdare Mahkemesi ile Trabzon 1. Sulh Ceza Hakimliği, araç sahibi olmayan sürücülerin eylemleri nedeniyle araçların 60 gün trafikten men edilmesi yönündeki idari yaptırım kararlarının iptali ve kaldırılması talebiyle araç sahipleri tarafından açılan davalarda itiraz konusu kuralın Anayasa'ya aykırı olduğu kanısına vardı.

Bunun üzerine, Karayolları Trafik Kanunu'nun 67'nci maddesinde yer alan, herhangi bir zorunluluk olmaksızın, kara yollarında dönüş kuralları dışında bilerek ve isteyerek aracın el freninin çekilmesi suretiyle veya başka yöntemlerle aracın ani olarak yönünün değiştirilmesi veya kendi etrafında döndürülmesi sonrasında aracın 60 gün trafikten men edilmesini öngören kuralın Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali talep edilerek, Anayasa Mahkemesine başvuruldu.

Başvuru kararlarında, araç sahibiyle araç sürücüsünün farklı kişiler olabileceği, çoğu zaman ticari taşımacılık yapılmasında araç sürücüsü ile araç sahibinin aynı kişiler olmadığı, kural gereği uygulanacak yaptırımın sürücünün araç sahibi olmadığı durumlarda cezanın şahsiliği ve hukuk devleti ilkeleriyle çelişeceği, mülkiyet hakkının da kısıtlanacağı belirtildi.

Kanundaki kuralı "sürücülerin araç sahibi olmadığı durumlar" yönünden inceleyen Yüksek Mahkeme, oy çokluğuyla, araç sahibi olmayan sürücülerce, halk arasında "spin" ya da "drift" denilen; el freni çekilmesi veya başka yöntemlerle aracın ani olarak yönünün değiştirilmesinde veya kendi etrafında döndürülmesinde araçların 60 gün trafikten men edilmesine yönelik kuralı Anayasa'ya aykırı bularak iptal etti.

  • Karardan

Anayasa'nın 38'inci maddesinin 7'nci fıkrasında ceza sorumluluğunun şahsi olduğunun belirtildiği aktarılan kararda, cezaların şahsiliğinden amacın, bir kimsenin işlemediği fiilden dolayı cezalandırılmaması olduğu vurgulandı.

Kararda, itiraz konusu kuralda, herhangi bir zorunluluk olmaksızın, kara yollarında dönüş kuralları dışında bilerek ve isteyerek aracın el freninin çekilmesi suretiyle veya başka yöntemlerle aracın ani olarak yönünün değiştirilmesi ya da kendi etrafında döndürülmesi halinde trafikten 60 gün men edilmesinin öngörüldüğü hatırlatıldı.

Kural gereği yaptırıma tabi kabahati aracın sahibi olmayan sürücünün gerçekleştirmesi halinde de aracın 60 gün trafikten men edileceğine işaret edilen kararda, bu yönüyle kuralın, söz konusu manevra hükmünün ihlalinde araç sahibinin kusuru veya fiile iştiraki bulunması koşulları aramaksızın cezalandırılabilmesine imkan tanıdığı hatırlatıldı.

Kanun koyucunun, itiraz konusu kuralla, manevra kurallarına aykırı araç idare ve sevkinin önüne geçilmesini, daha güvenli bir trafik akışının sağlanmasını amaçladığına değinilen kararda, şu görüşe yer verildi:

"Aracın kullanımını başka bir kimseye bırakanın ya da herhangi bir şekilde oluşturdukları hukuki ilişki çerçevesinde aracı sürücüye teslim eden araç sahibinin, sürücünün aracı kurallara aykırı şekilde kullanması nedeniyle idari bir cezaya maruz kalması, başkasının fiilinden dolayı cezalandırılması sonucunu doğurmaktadır. Araç sahibinin bu gibi hallerde sürücünün manevra kullarına uymayacağını önceden bilmesi veya bunu denetleyebilmesi beklenebilecek bir durum değildir. Manevra kurallarını ihlal eden fiil araç sahibinin eyleminden değil, sürücünün eyleminden kaynaklanan bir fiildir. Dolayısıyla aracı manevra kurallarına aykırı şekilde kullanan araç sahibi olmayan sürücünün fiili nedeniyle aracın trafikten de men edilmesi, fiili işlemeyen araç sahipleri yönünden cezaların şahsiliği ilkesini ihlal etmektedir."

Kararda, araç sahibinin önceden öngörmesinin ve denetlemesinin beklenemeyeceği sürücünün manevra kurallarına aykırı fiili nedeniyle idari cezaya maruz bırakılmasının hukuk devleti olmanın gereklerinden olan adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle de bağdaşmadığına değinildi.

AYM'den “tebligat” kararı

ANKARA (AA) – Anayasa Mahkemesi (AYM), tüketici hakem heyetine yaptığı başvurunun sonucuna ilişkin tebligatın eline geç ulaşması üzerine itiraz hakkını kaybeden vatandaşı haklı buldu.

Resmi Gazete'de yayımlanan AYM kararına göre, Abdullah Volkan Arslan, kredi borcunun yapılandırılması sırasında bankaya ödediği bin 190 liralık masrafı geri alabilmek için, Maltepe Kaymakamlığı Tüketici Hakem Heyeti Başkanlığına başvuruda bulundu.

Başvuruyu inceleyen hakem heyeti, 27 Temmuz 2015'te "ret" kararı verdi. Kararın tebliği için başvurucunun adresine çıkarılan tebligat, 29 Ağustos 2015'te "alıcının adreste tanınmadığı" belirtilerek iade edildi.

Söz konusu karar, yaklaşık 7 ay sonra 9 Mart 2016'da "tebliğ tebellüğ belgesi" başlıklı tutanakla Arslan'a elden teslim edildi.

Arslan'ın, hakem heyetinin kararına, İstanbul Anadolu 2. Tüketici Mahkemesinde yaptığı itiraz, "15 günlük yasal sürenin geçirildiği" gerekçesiyle reddedildi.

Bunun üzerine Arslan, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu.

  • "Meşru amaçlarla orantısız"

Dosyayı inceleyen yüksek mahkeme, başvurucunun adil yargılama hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vererek yeniden yargılama yapılmasına hükmetti.

AYM gerekçesinde, somut olayda değerlendirilmesi gereken konunun, mahkemeye erişim hakkına orantısız bir müdahale oluşturup oluşturmadığı olduğu vurgulandı.

Bu anlamda, mahkemenin yapılan itiraza ilişkin verdiği ret kararının gerekçesinin yeterli ve kabul edilebilir nitelikte olmadığı vurgulanan gerekçede, "Öngörülebilirlik sınırları içinde değerlendirilemeyecek nitelikte hatalı bir uygulamayla verilen ret kararının, başvurucunun kanun yolunu kullanması imkanını ortadan kaldırdığı, başvurucu üzerinde ağır bir yüke sebep olduğu, başvurucunun katlanmak zorunda kaldığı külfetin, hedeflenen meşru amaçlarla orantısız olduğu sonucuna ulaşılmıştır." ifadesi kullanıldı.

Anayasa Mahkemesinden “hak ihlali” kararı

ANKARA (AA) – Anayasa Mahkemesi, koruyucu aile statüsünün kaldırılması kararının iptali talebiyle açılan davanın sürüncemede bırakılması nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine karar verdi.

İki çocuğu koruyucu aile statüsünde yanına alan bir kişi hakkında, müstehcenlik ve cinsel istismar suçlarından ceza soruşturması başlatıldı. Bunun üzerine Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü tarafından söz konusu kişinin koruyucu aile statüsünün kaldırılmasına karar verildi. Çocuklar 2013'te aileden alınarak çocuk yurduna yerleştirildi.

Yapılan yargılama sonucunda koruyucu aile olan kişi, müstehcenlik ve cinsel istismar suçlarından beraat etti.

Söz konusu suçlardan aklandığını belirten kişi, koruyucu aile statüsünün kaldırılmasına ilişkin kararın iptal edilmesi talebiyle idare mahkemesine dava açtı. İdare Mahkemesi, dava konusu işlemin iptaline karar verdi. İdarenin temyiz başvurusu üzerine Danıştay kararın bozulmasına hükmetti.

İdare Mahkemesi, önceki kararında ısrar etti ve dava konusu işlemin iptaline karar verdi. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca verilen kararla, davanın görev yönünden reddedilmesi gerektiği belirtilerek İdare Mahkemesinin kararı bozuldu.

Bunun üzerine Aile Mahkemesinde koruyucu aileliğin iadesi davası açıldı, bu davada görevsizlik kararı verildi. Temyiz üzerine inceleme yapan Yargıtay, Aile Mahkemesi tarafından verilen görevsizlik kararını onadı.

Yargılama süreçlerinden bir sonuç alamayan kişi, daha sonra Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu. Başvurucu, koruyucu aile statüsünün kaldırılmasına ilişkin kararın iptal edilmesi talebiyle açılan davanın sürüncemede bırakılması nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğini ileri sürdü.

Yüksek Mahkeme, aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine ve başvurucuya 7 bin lira manevi tazminat ödenmesine hükmetti.

  • Karardan

Koruma altına alınan çocukların, çocukluk çağlarının önemli bir kısmını başvurucunun parçası olduğu ailenin yanında geçirdiği aktarılan kararda, çocukların koruyucu aileyi ebeveyn olarak gördükleri, başvurucuya "baba" şeklinde hitap ederek ona bağlandıkları belirtildi.

Bu durumun, sosyal hizmet uzmanı tarafından gerçekleştirilen görüşme ve kolluk tarafından alınan ifadelere de yansıdığı anlatılan kararda, çocuklarla başvurucu ve eşi arasında aile hayatı anlamında bağ kurulduğu vurgulandı.

Yüksek Mahkemenin kararında, "Çocuğun koruyucu aile vasıtasıyla kavuştuğu ve alıştığı aile ortamından koparılması üstün yararına aykırı olabilecektir. Bu tür olaylarda yargısal makamların ivedilikle hareket etmemeleri durumunda çocuk açısından telafisi imkansız zararların doğması muhtemeldir." değerlendirmesine yer verildi.

Çocuğun geleceğini yakından ilgilendiren hukuki bir uyuşmazlığın çözümlenmesi amacıyla açılan bir davanın sürüncemede bırakılmasının devletin pozitif yükümlülüğünün ihlali anlamına geleceği bildirilen kararda, halen devam eden ve 6 yıl geçmesine rağmen henüz görevli yargı kolunun dahi kesin olarak belirlenemediği davanın sürüncemede kaldığının kabul edilmesi gerektiği belirtildi.

Anayasa Mahkemesinin kararında, şunlar kaydedildi:

"Koruyucu aile statüsünün kaldırılmasına ilişkin kurum kararının hukuka uygun olmadığı iddiasıyla başlatılan yargılamanın sürüncemede bırakılması ve başvurucunun çocuklarla yeniden bir araya gelme konusundaki hukuki belirsizliğin hızlı bir yargısal süreç yürütülerek giderilmemesi nedenleriyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır."