Evren ve Şahinkaya'nın mirası için müdahil avukattan dilekçe

ANKARA (AA) – 12 Eylül darbesine ilişkin dönemin Genelkurmay Başkanı ve 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya hakkındaki davayı görecek mahkemeden, sanıkların mirasçılarına intikal eden mal, hak ve imtiyazların müsaderesi ve iptali talep edildi.

Davanın müdahil avukatlarından Senih Özay, Yargıtayın bozma kararının ardından 18 Ocak 2019'da tekrar görülecek dava öncesinde, taleplerine ilişkin dilekçeyi Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesine verdi.

Dilekçede, sanıklara Türk Silahlı Kuvvetlerinden çıkarma cezası verilmesi, askeri rütbe ve memuriyetlerinin geri alınması, bu yönde verilecek karara bağlı olarak general maaşlarının, ikramiyesinin, general ev ve eşya tahsisinin ve general koruma görevlilerinin tahsisinin kaldırılması, silah ruhsatlarının iptali ve silahların iadesi istendi.

Sanıklara, general mezarlığı tahsisinin iptaliyle, cenazelerinin er mezarlığına nakledilmesi talebinde bulunulan dilekçede, sanıkların mirasçılarına intikal etmiş olabilecek maaş, ikramiye, koruma, lojman, eşya tahsisi ve orduevinden istifade haklarının alınması talep edildi.

Dilekçede, şu taleplerde bulunuldu:

"Mahkemenin tarafıma tesis ettiği inceleme kararı doğrultusunda dilekçemizde sunduğumuz MASAK raporuna göre tespit edilen şirketler, banka hesapları, araçlar, evler, villalar, arsalar, kooperatifler, hisse senetleri, kısaca mal varlıkları hakkında suçtan elde edilen kazanç yönünden müsadere kararı uygulanmasına, zarar görenlerin muhtemelen sanıkların ve mirasçılarının mal varlıklarına yönelik tazminat taleplerini karşılamak üzere müsadere edilen malların listesi yapılarak mağdur taleplerine yönelik tahsisine karar verilmesini talep ederiz."

Öte yandan basına yazılı açıklama yapan Özay, "Katılan vekili olarak Evren ve Şahinkaya'nın ve ailelerinin mal varlıklarına ilişkin gizlilik kararı olan MASAK raporunu, Yeminli Mali Müşavirler Odası Başkanı ile birlikte Ankara'ya gidip inceledik ve olağanüstü, akla hayale sığmayacak maddi kazanımlar tespit ettik. MASAK raporu ile korkunç gizli varlığın mahkemece saptandığını gördük." ifadesini kullandı.

  • Davanın geçmişi

Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Haziran 2014'te Evren ve Şahinkaya'yı, 1979'da verdikleri muhtırayla anayasa ve TBMM'yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs, 1980'de de cebren anayasayı tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül eden TBMM'yi ıskat ve cebren men suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırmış, takdiri indirimle cezayı müebbet hapse çevirmişti.

Evren ve Şahinkaya hakkında, Askeri Ceza Kanunu'nun "askeri rütbelerin sökülmesi"ne ilişkin 30. maddesinin de uygulanmasına karar verildi.

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesi sonucunda sanıkların hayatını kaybetmesi nedeniyle davanın düşmesi gerektiğine hükmetti.

Dosyayı yeniden görüşen yerel mahkeme, karara uyarak düşme kararı verdi ve dosya tekrar Yargıtaya geldi. Ancak daire, bu defa da yerel mahkemenin kararını usul yönünden bozdu.

Bozma kararında, yerel mahkemenin gerekçesinde lehe olan kanunun 765 sayılı TCK hükümleri olduğunun belirtilmesine karşın, hüküm fıkrasında 5237 sayılı TCK ve Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleri uyarınca karar verilmesi suretiyle gerekçe ile hüküm arasında karışıklığa neden olunmasının kanuna aykırı olduğu kaydedildi.

Arkadaşının yerine geldiği havalimanında 40 yılı devirdi

İSTANBUL (AA) – İZZET TAŞKIRAN – Atatürk Havalimanı'nda görev yaptığı 40 yıl boyunca tarihi haber ve fotoğraflara imza atan gazeteci Faik Kaptan, bu dönemdeki anılarını kaleme aldığı kitabıyla muhabirlik tecrübelerini geleceğe aktarıyor.

Mesleğe Bedii Faik'in sahibi olduğu Dünya gazetesinde başlayan, Kıbrıs Barış Harekatı ve Anadolu'nun birçok kentinde ses getiren haberler yapan Kaptan, transfer olduğu gazetedeki muhabir arkadaşının yerine 15 günlüğüne geldiği havalimanında 40 yıldan bu yana önemli olayların duyurulmasında aracılık etti.

Son olarak çalıştığı haber ajansından 71 yaşında ayrılan Kaptan, şu anda aktif gazetecilik yapmamasına rağmen, haftanın 5 günü sabah saatlerinde havalimanına geliyor.

Kaptan, TAV Havalimanları Üst Yönetici Sani Şener'in desteğiyle kaleme aldığı, içinde 12 Eylül Askeri Darbesi'nden 15 Temmuz darbe girişimine kadar unutulmaz birçok anının yer aldığı "Atatürk Havalimanı'nda 40 Yıl" kitabını, adeta gazetecilik müzesine çevirdiği odasında isteyenler için imzalıyor.

İlerlemiş yaşına rağmen gazetecilik heyecanı süren Kaptan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, mesleğe 47 yıl önce Dünya gazetesinde başladığını söyledi.

Kaptan, daha sonra Hürriyet Haber Ajansı'na transfer olduğunu, Anadolu'da bazı özel haberlere gittiğini dile getirerek, 1974'teki Kıbrıs Barış Harekatı'nda da gazeteci olarak görev yaptığını belirtti.

12 Eylül Darbesi öncesinde İstanbul'da merkez muhabiri olarak çalıştığını ifade eden Kaptan, bir gün serviste radarda kaybolan ve herkesin akıbetini merak ettiği bir uçağın yerini Atatürk Havalimanı'ndaki tanıdıklarından öğrendiği için yöneticilerinin kendisinden çok memnun kaldığını kaydetti.

Mevcut havalimanı muhabirinin yıllık izne çıktığı bir dönemde geçici süreyle burada görevlendirildiğini aktaran Kaptan, şöyle devam etti:

"Gazetenin patronu Erol Simavi, korkudan uçağa binemiyordu. Kendisine özel bir araba yaptırmıştı. Avrupa'ya yataklı ve konforlu bu araçla gidip geliyordu. Fakat bir gün acil bir durum olunca, aniden uçağa binmek zorunda kaldı. Biz de onu apronda karşıladık. İdare müdürü Fethi Baba'yla gittik. Uçağın kapısı açıldı, Erol Bey pardösüyü yukarıdan attı. Fethi Baba hemen havada kaptı. Aşağıya inince rahmetli Erol Bey, 'Benden de korkak adamlar varmış' dedi. Meğerse uçak kalktıktan sonra fırtınaya yakalanmışlar. Yanındaki adam çok korktuğu için teselli olarak ona sarılıyormuş. Bu olaydan sonra ona cesaret geldi. 'Benden de korkaklar varmış' dedikten sonra artık uçağa binmeye başladı. Böyle olunca da tam merkeze dönüş yapacağım sırada 'Faik havalimanında kalsın' dendi. Patron emriyle 15-20 gün için geldiğim Atatürk Havalimanı'nda 40 yılı tamamladım. Zaten o dönem basın odasında bizimki dışında, TRT, Anadolu Ajansı ve Milliyet'tin görevlendirdiği meslektaşlarımdan başka kimse yoktu. Bugünlere kadar geldik."

Havalimanı muhabirliğinin gazeteciliğin çok özel bir alanı olduğuna dikkati çeken Kaptan, burada görev yapacak bir muhabirin spordan sanata, siyasetten magazine, diplomasinden finansa kadar tüm olaylara hakim olması gerektiğini söyledi.

Kaptan, herhangi bir olayın bir yönünün muhakkak havalimanını da ilgilendirdiğini dile getirerek, "Havalimanı adeta küçük çaplı bir şehir gibi." dedi.

Havalimanı muhabirinin, aynı günde hem bir devlet başkanının basın toplantısını hem de terminaldeki yoğunluğu haberleştirdiğine işaret eden Kaptan, meslek hayatı boyunca birçok unutulmaz olaya şahitlik ettiğini belirtti.

  • "Bir fotoğrafla protokol değişti"

Geçmişte çektiği bir fotoğrafla Türkiye'deki tüm havalimanlarında uygulanan şehit cenazesi karşılama protokolünün değiştiğine dikkati çeken Kaptan, şöyle devam etti:

"Doğu'da şehit olan bir binbaşımızın cenazesi için aprona karşılamaya gitmiştik. Dört, beş havalimanı muhabiri ile uçağa gittik. Uçak indikten sonra ön kısımdan şehidin silah arkadaşlarından bir tanesi sivil kıyafetiyle geldi. Şehidin valizlerini alacaktı. Ona baş sağlığı diledik. Ardından cenaze kargo kapısından belirdi. Orada yer hizmetleri şirketinden bazı çalışanlar vardı. Onlar cenazeyi alarak, omuzlarda taşımak istediler. Önümüzden geçtiler. Buraya bir tane de kargo eşyalarını taşıyan kamyonet geldi. Bu sırada cenazeyle gelen şehidin arkadaşı, kendi valizi ile ve silah arkadaşınınkini kamyonetin içine koydu. Cenazeyi kamyonete koydular. Aşağıdan çekmeye çalışırken istediğim gibi fotoğraf olmuyordu. Bu anda yan taraftan merdiven aracı geçiyordu. Hemen durdurdum. Hemen merdivenin üstü kısmına fırladım. Tepeden iki kare çektim. Daha sonra odaya geldiğimde, fotoğrafları bilgisayara aktarırken içim acıdı. Bazı arkadaşlar da fotoğrafa bakamadı. Binbaşının al bayrağa sarılı tabutu kamyonette taşınmıştı. Valizi de yanındaydı. O akşam beni gazetemizin yayın yönetmeni aradı, tebrik etti ve teşekkürlerini sundu. Ertesi gün fotoğraf yayınlanınca kıyamet koptu. Bütün şehit karşılama kuralları değişti. Uçak altına merasim mangaları gelmeye başladı. Meğerse o gün havalimanı dışında, A kapısı önünde mangayla beraber şehit cenazesini karşılayacaklarmış. Tabii ki ters oldu. O dönemin valisi de olaya çok üzüldü. Bu, gazetede yılın haberi seçildi."

Kaptan, havalimanındaki 40 yılda birçok önemli insanı karşıladıklarını söyledi. Amerikan başkanları ve Papa'yı karşıladıklarını aktaran Kaptan, "Papaların bir tanesi burada toprağı öpmüştü. Obama'dan Nixon'a, Bush'tan diğerlerine kadar birçok başkanı karşıladık. Hatta Bush geldiği zaman bizi Amerika'dan getirdikleri köpeklerle aramaya kalktılar. Biz kabul etmedik. 'Bizi ararsa Türk polisi arar' demiştik. Uçağın altına gitmeyeceğimizi söyledik." ifadelerini kullandı.

  • Darbede çektirilmeyen tarihi fotoğraf

12 Eylül Darbesi'nin ertesi günü sabahı askeri yönetimin yasağı nedeniyle havalimanında çekemediği bir fotoğraf için hala çok üzüldüğünü ifade eden Kaptan, şunları anlattı:

"Darbenin sabahı havalimanına zorlukla geldim. Odaya girer gelmez içeriye bir üstteğmen girdi. Bize 'Bugün burada gazetecilik yok' dedi. Herkes oturuyordu. Bir ölüm sessizliği vardı. Ayakkabıları çamurlu askerler sırtlarında tüfeklerle terminalde geziyordu. Böyle bir manzara vardı. Bana merkezden bir haber geldi. Saat 11.00'de dönemin başbakanı Süleyman Demirel ile muhalefet lideri Bülent Ecevit'in Ankara'dan İstanbul'a getirileceği teyit edildi. Gidiş katında bir havayolunun yazıhanesi vardı. Oranın istasyon müdürü de odayı kullanmamız için anahtarı bir yere bırakırdı. Odanın ön tarafından apron olduğu gibi gözüküyordu. O fotoğrafı buradan çekebileceğimi düşündüm. Oradaki bir polis arkadaşa da Ankara'dan beklenen isimlerin uçağı gelince telefonla haber vermesini söyledim. Gazetenin matrislerini Almanya'ya yollama işiyle uğraşırken beklediğim telefon gelmişti. Ben hemen fotoğraf makinemle apronu gören odaya doğru yola çıktım. Gittiğimde kapıya bir inzibat asker diktiklerini gördüm. Yukarı çıkmanın yasak olduğunu söyledi. Ne dediysem odaya çıkmak için izin vermedi. Hemen restoran bölümüne çıktım. Apron gayet güzel görünüyordu. Hava biraz pusluydu. Askeri meydana giden alana küçük bir uçak geldiğini gördüm. Sol tarafta da iki helikopter vardı. Ben hemen oturup bekledim. Önce uçaktan valizler çıkarıldı. Askerler bunları taşıdı. İki kare öyle bastım. Ön kapıdan Demirel ya da Ecevit çıkacaktı. Ben tam makineyi hazırladım. Tam Demirel'in eşi Nazmiye Hanım gözüktü. Birisi o anda omuza yapıştı. Dönüp bakınca sabah odaya gelen üstteğmen olduğunu anladım. 'Kardeşim ben sana bugün gazetecilik yapmak yok demedim mi?' diye sordu. Üsteğmene 'Bu fotoğraf önemli' dememe rağmen makinemi alarak, masamın öbür tarafına koydu. Garsona dönerek, 'Bize iki çay getir' deyip yanına oturdu. Rahşan Hanım, önünde Ecevit, onun arkasında Nazmiye Hanım, en arkadan Demirel, elinde fötr şapkasıyla yürüyüp karşı yola geçtiler. Valizler bir helikoptere yüklendi. Diğer dört kişi de öteki helikoptere bindi. Biz seyrederken üstteğmene fotoğraflarını çekmek için adeta yalvardım. 'Ben çekeyim filmi sana vereyim. Komutanlarınız görsün. Sonuçta bu bir tarihi bir şey.' dedim ama bana sakin olmamı söyledi. Helikopterler sırayla kalktı. Komutan, ondan sonra gitmeme izin verdi. Çok sinirlendim. Vücudumdan adeta terler boşaldı."

  • Amir darbeci albaya karşı durdu

Kaptan, FETÖ'nün 15 Temmuz darbe girişiminde de Atatürk Havalimanı'nda zorlukla görev yaptıklarını söyledi.

Halkın polisiyle ve diğer kurumlarıyla darbecilere karşı verdiği mücadeleye şahit olduğunu kaydeden Kaptan, adının açıklanması istemeyen havalimanında görevli bir polis amirinin, sabah gözaltına alınan 66'ncı Mekanizma Birliği'nde görevli Albay Mustafa Kol'a silah çekip karşı gelmesinin hikayesine de kitabında yer verdiğini anlattı.

Darbeci Albay Kol'un şortu gözaltı fotoğraflarıyla 16 Temmuz'da haberlere konu olduğunu anımsatan Kaptan, "Yaşanan birtakım olaylardan sonra özetle kahraman polis amiri, havalimanı girişine geliyor. Daha önce onu gören albay (Mustafa Kol), 'Sen niye geldin? Sana rütbelini getir demedim mi?' diyor. Yaşanan tartışmada albay bir anda silahı amirin alnına dayıyor. Amir de gözünü karartıp, belinden çıkarttığı silahını albayın alnına dayıyor. Amir, darbeciye 'Önce sen ateş et' diye çıkışıyor. Halk, havalimanı girişine 'Ya Allah, Bismillah' deyip gelirken bu manzarayı görüyor tabii. Hani 'Savaşlarda aksakallılar Müslümanlara yardım eder' derler ya, orada da aksakallı bir amca gelerek, ikisini ittirip, kahraman amiri oradan alıp uzaklaştırıyor. Bu 15 Temmuz ile ilgili beni çok etkileyen bir olaylardan bir tanesidir." diye konuştu.

1988'de Londra Heathrow Havalimanı'ndan New York John F. Kennedy Uluslararası Havaalanı'na sefer yapan Pan Am Havayolları'na ait uçağın bombalanması olayının provasının Atatürk Havalimanı'nda yapılmak istendiğini, Türk görevlilerinin dikkati sayesinde bunun önlendiğini dile getiren Kaptan, "O zamanki sıkıyönetim kafası, haberi yapmamızı yasaklamasaydı, biz 'Havalimanında böyle bir şey oldu. Amacına ulaşamadan Türk güvenlik kuvvetleri bunu önledi' diye haberi yazsaydık, belki de 21 Aralık 1988'deki Lockerbie faciası yaşanmazdı." şeklinde konuştu.

Güney Sudan'daki barış anlaşması huzur getirecek mi?

CUBA (AA) – ATEM SİMON MABİOR – Güney Sudan'da hükümet ve muhalif grupların arasında nihai barış anlaşması imzalanmasına rağmen, anlaşma maddelerinin uygulanmasında zorluklar çıkması ve taraflar arasında uyuşmazlık yaşanması ihtimalleri nedeniyle gidişatın nereye evrileceği konusunda soru işaretleri varlığını koruyor.

Uzmanlara göre, ülkedeki durumun gidişatı konusunda belirsizlikler ve duyulan edişeler, ülkede, ekonomik ve askeri kurumlarda uygulanacak reformlar konusunda ciddi bir siyasi iradeden ve uluslararası destekten yoksun anlaşmanın huzuru ve istikrarı sağlayabilme gücü üzerinde yoğunlaşıyor.

Anlaşmanın, yolsuzluk, kabilecilik ve en sonunda 2013'te patlak veren iç savaş nedeniyle vatandaşların mahrum kaldığı zorunlu hizmetleri ve kalkınma konusuna çözüm getirememesi de söz konusu endişelerden birisi olarak karşımıza çıkıyor.

– Yönetim paylaşımı

Güney Sudan Devlet Başkanı Salva Kiir Mayardit ve silahlı muhalefet lideri Riek Machar'ın, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi'nin (IGAD) üzerinde önemli değişiklikler yapmasının ardından imzaladığı anlaşma, yönetim paylaşımını da içeriyor.

Buna göre, geçiş dönemi hükümetinde 30'dan 35'e çıkarılan federal bakan sayısına 9 tane de bakan yardımcılığı eklenmesi ve bu koltukların muhalif kanat ile hükümet kanadı arasında dağıtılması ve Ulusal Geçiş Meclisi üyesi sayısının da 320'den 450'ye çıkarılması öngörülüyor.

Anlaşma içeriği, iki başkan yardımcısı yerine beş başkan yardımcısının atanmasını, bu kadrolardan dördünün, biri daha önceden başkan yardımlığı yapan Machar olmak üzere muhaliflere ihdas edilmesini kapsıyor.

– Anlaşma sürdürülebilir mi?

Güney Sudan Enformasyon Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Michael Makuei Lueth, AA muhabirine yaptığı açıklamada, barış anlaşmasının çatışan tüm tarafların imzasını taşıması nedeniyle sürdürülebilir olduğunu ifade etti.

Hükümetin anlaşmanın maddelerini uygulayacağını defalarca taahhüt ettiğini belirten Lueth, "Kamu yararına çalışmak, barış ve kalkınmaya ulaşmak için ülkemizin tarihinde yeni bir sayfa açmak istiyoruz. Herkesi, geçmişteki yaralar konusunda hoşgörüye davet ediyorum." dedi.

Muhalif Demokratik Değişim Partisi Başkanı Lam Akol Ajawin ise anlaşmaya varılmasından memnun olduklarını belirterek, "Anlaşma ancak onu dürüst ve açık bir şekilde uygulayacak gerçek bir irade varsa sürdürülebilir." dedi.

Ajawin, "iyi bir anlaşma ve bununla yaşanabilir. Bizim 4 tane çekincemiz vardı ki bunları da çözüm bulunması IGAD başkanlar zirvesine sunduk." diye konuştu.

– Muhalefetin çekinceleri

Muhalefet ise Bakanlar Kurulu kararlarında yeter sayı konusunda çekincelere sahip. Ara bulucular ise kararların çıkması için 6'sı muhalif bakanlardan olmak kaydıyla 23 üye çoğunluğunun gözetilmesi önerisinde bulundu.

IGAD, vilayetler ve sınırları konusunda, biri çatışma halindeki kabilelerin, bir diğeri ise vilayetlerin sınırını çizecek iki komitenin oluşturulmasını önerdi.

Ara bulucular, anayasanın yazılması konusunda deneyimli, uluslararası uzmanlardan oluşan bir çalıştayın oluşturulmasını ve çalıştay sonuçlarının anayasanın yazılmasında bağlayıcı temeller olmasını önerdi.

Geçiş döneminde, başkent Cuba'yı koruması için askerlerin konuşlandırılması konusu ise, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) ve IGAD arasındaki ortak denetime bırakılmış durumda.

– Troyka'nın şüpheleri

ABD, İngiltere ve Norveç'ten oluşan üçlüden yapılan açıklamada ise, tarafların 2017'de imzalanan düşmanlıkları sona erdirme anlaşmasına bağlılıkları konusunda halen şüpheler olduğuna işaret edildi.

"Barışı destekliyoruz, ancak taraflarda metodolojilerini değiştirme, şiddete son verme ve tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması konularında gerçek anlamda bağlılık görmek istiyoruz." ifadelerine yer verilen açıklamada, bunlar olmadan barış anlaşmasının Güney Sudan halkını barışa götürmeyeceği aktarıldı.

– Anlaşmanın olası pürüzleri

Güney Sudanlı eski bakan ve akademisyen Dr. Luka Biong, anlaşma maddelerinden bir takım reformlarla ilgili bazı hükümlerinin uygulaması ve bir ay içinde muhalif güçlerin toplanması konusunda büyük zorluklar yaşanacağını ifade etti.

Biong anlaşmanın siyasi gidişata değişiklik getirmesi ve silahlar yerine sivil çözüm yolları açmasına rağmen, Güney Sudan’daki
kabilelerin sınırını çizmesi nedeniyle şiddetin yerel topluma sıçramasına yol açabileceğini aktardı.

– Güney Sudan'daki çatışmalar

Sudan'dan 2011'de ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Güney Sudan, Devlet Başkanı Salva Kiir Mayardit'in 16 Aralık 2013'te yardımcısı Riek Machar'ı "darbe teşebbüsü" iddiasıyla görevden almasının ardından iç savaşa sürüklenmişti.

IGAD gözetiminde yürütülen barış görüşmeleri sonucu, taraflar defalarca barış ve ateşkes anlaşması imzalasa da çatışmalar yeniden patlak vermişti.

Son olarak 12 Eylül'de Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa'da düzenlenen 33. IGAD Devlet ve Hükümet Başkanları Toplantısı'nda bir araya gelen muhalif lider Machar ve Mayardit barış anlaşmasına imza atmıştı.

“Artık darbeye selam duran yargı anlayışı geride kaldı”

KONYA (AA) – Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, 12 Eylül askeri darbesinin 38. yılına ilişkin, "Artık darbeye selam duran bir yargı, demokrasi ve adalet anlayışı geride kaldı. Türkiye'nin demokrasisi güçlendi. Bugün darbecilerden hesap sorulmaktadır." dedi.

Gül, bazı ziyaretler için geldiği Konya'da, Bölge İdare Mahkemesinin açılış törenine katıldı.

Burada yaptığı konuşmada, yeni adli yılın hayırlar getirmesini dileyen Gül, adaleti sağlamanın en büyük ve değişmez çabası olduğunu söyledi.

Gül, insanın, insan ve toplumla uyum içerisinde yaşamasının, sosyal barışın, düzenin, birliğin ve dirliğin yegane formülünün, adaleti temin ve tesis etmek olduğuna işaret ederek, adaletin olduğu yerde iyilik ve esenlik, olmadığı yerde ise kötülük ve karanlığın hüküm sürdüğünü dile getirdi.

Devletin, milletin ve bireylerin ancak adaletle ayakta kalabileceğine dikkati çeken Gül, şöyle konuştu:

"Adalet, devletin esasıdır, temelidir. Adaletin olmadığı yerde, toplum ve coğrafyalarda iyilik değil kötülük hükümran olur. Bugün Suriye'de gök ekin biçilmiş gibi çocukları annelerinden ayıran işte bu kötülüktür. Akdeniz'i mülteci kabristanına çeviren işte bu kötülüktür. Sadece Filistin'de, Myanmar'da, Somali'de müstekbirler değil Slovenya sınırında mülteci kadına uzanan eller; vicdan, merhamet ve adalet duygularını öldüren ellerdir. Hak ve adalet ölçüsünden uzaklaşmış, gelişmiş ülkelerin dünyanın dört bir yanındaki siyasi, ekonomik ve askeri saldırıları en başta kendi retoriklerini, ezberlerini bozmaktadır. Hak, adalet ve vicdan gibi değerleri çekip alınca geriye sadece siyasi bir küstahlık kalmaktadır."

Gül, dünyada adaleti ayakta tutmak, adalet duygusunu korumak ve adalet bayrağını yere düşürmeden taşımakla yükümlü olduklarını vurguladı.

Daha güçlü, özgür ve müreffeh yarınları kurmaya devam edeceklerinin altını çizen Gül, devletin adaletle payidar olacağını, toplumun da adaletle, huzur ve esenlik bulacağını anlattı.

– "Darbe dönemini bu milletimiz inşallah bir daha yaşamayacaktır"

Gül, bugün 12 Eylül askeri darbesinin 38'inci yılı olduğunu anımsatarak, şöyle devam etti:

"12 Eylül'ün 38’inci yıl dönümünde beklentilerimizi yükselten çok neden var. 38 yıl öncesinin maalesef başarıya ulaşmış bu askeri müdahalesi, demokratik kurumlarımızla birlikte adliyemizin, adalet duygumuzun da üstüne karabasan gibi çökmüştü. 'Bir sağdan bir soldan' diyerek adaleti matematik hesabına dönüştüren, yargıyı da siyasi denge unsuruna dönüştüren ve yaşlarını büyüterek çocukların dar ağacına gönderildiği melun darbeyi hep beraber yaşadık. Hukukun, demokrasinin ve adaletin ayaklar altına alındığını, bir oradan bir buradan, ideolojik kamplara ayırarak, infaz edildiği, çocuklarımızın, yavrularımızın geleceğine kast edildiği darbe dönemini bu milletimiz inşallah bir daha yaşamayacaktır. Demokrasimiz, yargı teşkilatımız ve ülkemiz daha güçlüdür. Bu dönemin acılarını asla unutmadık, unutmayacağız. Bugün şunu büyük bir sevinçle ifade etmek isterim ki o gün darbeye selam duran, yaşlarını büyüterek çocuklarımızı dar ağacına götüren darbecilere selam duran bir yargı vardı ama 15 Temmuz'da darbecileri yargılayan bir yargımız var. Hamdolsun bunu tüm Türkiye olarak gördük. Artık darbeye selam duran bir yargı, demokrasi ve adalet anlayışı geride kaldı. Türkiye'nin demokrasisi güçlendi. Bugün darbecilerden hesap sorulmaktadır. "

– Darbecilerden hesap soran hakim ve savcılara teşekkür

15 Temmuz hain darbe girişiminde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde bütün milletin demokrasi için nöbet tuttuğunu hatırlatan Gül, "Adliye koridorlarında da 15 Temmuz akşamından itibaren cuntacılardan, darbecilerden hesap soran hakim ve savcılarımızı, adliye koridorlarında bu nöbeti hala tutan yargı teşkilatımızı ve mensuplarını, buradan milletim adına saygıyla, şükranla, minnetle anıyorum ve teşekkür ediyorum." diye konuştu.

Gül, herkesin adalet bulduğu yargıyı, adalet anlayışını inşa ettiklerini ifade ederek, bu çabayla toplumun her kesimine güven veren adalet anlayışını tesis etmenin yargı mensuplarının görevi olduğuna vurgu yaptı.

– "Milletimizin yargıya güveni elbette artmaktadır"

FETÖ'nün tasfiyesiyle yargıya güvenin arttığına değinen Gül, şunları kaydetti:

"Milletimizin yargıya güveni elbette artmaktadır. Anayasadan değil Pensilvanya'dan gelen talimata göre karar veren yargı mensupları Türk yargısından tasfiye edilmiştir ve temizlenmiştir. Yaralarını, travmasını telafi etme noktasında büyük hızla ilerliyoruz. Umut ediyorum ki önümüzdeki yıldan itibaren tüm reformlarımız ve stratejik planımızla inşallah en güçlü şekilde telafi etmeye devam edeceğiz. Vatandaşlarımızın bu konuda her geçen gün olumlu mesafe aldığımızı göreceğine inanıyorum."

– "Hedef süreleri bugün itibarıyla yargı mensuplarımız uygulamaya başladı"

Gül, bin 457 ayrı davada ve 220 soruşturma türünde hedef süreleri belirlediklerini dile getirerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu hedef süreleri bugün itibarıyla yargı mensuplarımız uygulamaya başladı. Biz uygulamalardaki aksaklıkları da dikkate alarak 1 Ocak itibarıyla vatandaşlarımıza bu hedef süreleri de yine bilgilerine sunacağız. Böylece yargı süreçleri daha şeffaf, daha öngörülebilir hale gelecektir. Bu yargıya olan güveni ve adalet duygusunu makul sürede yargılama hedefimizi de böylece gerçekleştirmeye başladığımız çok önemli bir reformla vatandaşlarımız hizmet almaya başlamıştır."

– Bölge adliye mahkemelerinin iş performansı

100 günlük eylem planında yer bulan Sakarya ve Konya istinaf mahkemelerinin de açıldığı bilgisini veren Gül, şunları ifade etti:

"Adli yılla birlikte bu iki yerde de istinafımız açıldı. Bugün artık Konya, Aksaray ve Karaman'daki vatandaşlarımız, Afyonkarahisar'daki vatandaşlarımız da Antalya'ya taşınmayacaklar. Bu yerler istinaf bakımında yetkili olan yer bakımından Konya olacak. Böylece Antalya ve Ankara istinafları da rahat bir nefes alacak. Oradaki dosyaların gecikmesi de böylece önlenmiş olacak. Hedefimiz istinaflarda bu önemli reformu ülke geneline yaygınlaştırmak. Böylece istinaflarla birlikte hem yeni bir gözün daha yargıda, üç derececeli bir yargılamanın yapılması sayesinde daha güvenli bir adalet mekanizması işlemekte. Yargıya güven ve adalet daha yerinde tesis edilmektedir. Vatandaşlarımız içinde yüksek bir hukuki tatmin sağlamaktadır, makul sürede yargılamada gerçekten çok önemli mesafeler almaktayız. Sonuçlanan dosyalara baktığımızda bölge adliye mahkemelerinin yüzde 70'lere varan bir iş performansı yakaladığını memnuniyetle görmekteyiz."

“Beni asacaklardı ama Allah bunu onlara nasip etmedi”

İSTANBUL (AA) – ETEM GEYLAN – Ülkücü hareket içinde yer alırken 12 Eylül döneminde CHP İstanbul Milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu'nu öldürdüğü iddiasıyla yargılanıp 29 yıl hapis cezası alan BBP Genel Başkan Yardımcısı Osman Tüfekçi, darbe döneminde yaşadıklarını anlattı.

Osman Tüfekçi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Trabzonlu bir aile olarak 1961'de İstanbul'a göç ettiklerini, çocukluğunun inşaat kalfası babası, ev hanımı annesi ve 7 kardeşiyle Seyrantepe'de geçtiğini söyledi.

Parasız yatılı sınavlarında Haydarpaşa Lisesi'ni kazandığını ve burada ülkücü görüşü benimsediğini aktaran Tüfekçi, lisenin ardından İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni kazandığını ifade etti.

İstanbul Üniversitesi'nin kendisi için özel bir okul olduğunu dile getiren Tüfekçi, şöyle konuştu:

"Fakat üniversiteye girdiğimiz ilk zamanlar Türkiye genelinde müthiş bir kaos ortamı vardı. Siyasi görüşleri farklı olanların aynı mekanda durmaları çok zordu. Mesela İstanbul Üniversitesi bahçesine girdiğimiz zaman sol tandanslı öğrenciler var ve bizi oraya sokmak istemeyecekler. Biz de bu okulu kazanmışız, İstanbul Üniversitesi gibi bir okulda okumak istiyoruz. Arkadaşlarımızla toplanıyor oraya girmek istiyorduk. Burada yine benzer kavgalar çıkıyordu. Bir türlü olmuyordu.

Belki solcular da bunu istemiyordu. Sanki sihirli bir değnek, şöyle bir yazı yazıyor, 'Burada anlaşarak okuyamazsınız. Birileriniz buraya hakim olacak, onlar okuyacak. Birileriniz hakim olamayacak ve onlar okuyamayacak'. O gün kavga oluyordu. Kim önce okula geliyorsa onlar o gün ders görüyordu öbürleri okula girmemiş oluyordu. İstanbul Üniversitesi'nde böyle okuma şartlarının olmadığı, uzunca yıllarım geçti. Derslerim vardı. Okulu bitirme imkanım olmadı."

Tüfekçi, o dönemde hemen her gün onlarca insanın hayatını kaybettiğini ve bunun gençleri etkilediğini vurgulayarak, "Herkesin kendine göre kabulleri vardı. Diyelim ki sol bizi suçlarken bunlar 'Halk düşmanı faşistler' diyor, onlar vatansız, bayraksız, sınırsız bir toplum istiyorlar. Biz onlara başka sıfatlar da ekliyoruz. Karşı karşıya gelen bir gençlik düşünün. Sokakta rahat yürüyemiyorsunuz. Sarıyer'de lisanslı futbol oynuyorum. Silahlı saldırıya uğradım, vuruldum. Vücudumda mermiler taşıyorum hala. Şikayetçi olmadım çünkü çok iyi görememiştim." diye konuştu.

– Köksaloğlu'nun öldürülmesi

Tüfekçi, Abdurrahman Köksaloğlu'nun öldürüldüğü haberini engelli ağabeyinin bulunduğu Pamukova'da öğrendiğini ve bu olaydan aylar sonra kendisi hakkında yakalama kararı olduğunu duyduğunu savundu.

Tüfekçi, Köksaloğlu'nun öldürüldüğü haberini nasıl aldığını şöyle anlattı:

"Pamukova Belediyesi'nin parkında oturuyorduk. Yanımda da bir CHP'li belediye meclis üyesi, bir de Adalet Partili meclis üyesi vardı. Hemşehriydik, konuşuyorduk. CHP'li olan meclis üyesi, 'Meclis'te bizden bir kişi daha eksilttiniz' diye yakındı. Oradan haberim oldu. Bu olay daha sonra ben aranacağım, olay benim üzerime kalacak. Ailemle beraber olmasaydım ailem bana inanmayabilirdi. Haberi beraber aldık.12 Eylül'den sonra arandım. Yakalandım. Bu olaylar ve buna benzer pek çok olay bana soruldu Gayrettepe 1. Şube'de. Alakam olmadığı için olay günü nerede olduğumu ispatlamak için yüzlerce şahit gösterdim."

Olaya bir fail bulunması amacıyla kendisine büyük işkenceler yapıldığını dile getiren Tüfekçi, şöyle devam etti:

"İhtilaller sonrası ihtilali yapanlar, onların emir kulları, acıma hislerini kaybediyorlar. Onlar için mesele, bir olaya, bir fail bulmak. Dolayısıyla bunu gerçekleştirmek için her türlü işkenceyi sana reva görebilirler. Bunu ben gördüm. Benden çok daha fazla işkence görenler oldu. Ben 37 gün Gayrettepe 1. Şube'de kaldım. Bu 37 günün 22 günü bilfiil işkence gördüm ki buna rağmen bir kısım arkadaşlarım, şahitlerin bazı ifadelerinden, o anda cezaevinde olan arkadaşlar bu olayla ilgili olarak emniyet tarafından alındılar, şubeye getirildiler. Onların bu ifadeleri de bu olayla alakamın olmadığı belli oldu. Kalan son 15 günü fiziki işkence görmedim, manevi işkence her gün vardı."

Tüfekçi, gözaltında kaldığı süre boyunca gördüğü işkencelerin en hafifinin kaba dayak olduğunu ifade ederek, "Küfür fiziki işkenceden daha kötü. Çünkü bizim milletimizin kültür kodlarına küfür çok ağır bir işkence gibi girmiştir. Orada öyle oluyor. Çok ağır ifadeler kullanıyorlar. Sizin bildiğiniz bir şey varsa, onlara göre suç sayılan bir şey varsa bunları konuşun söyleyin diye. Sonrasında özellikle falaka, ikinci sırada geliyor. Kaba dayak yatırıyorlar sizi sırt üstü ayaklarınızı bir iki polis tutuyor. Odunla ya da coplarla ayaklarınızın altına vuruyorlar. Onlarca, yüzlerce sefer. Ayaklarınız şişip kalmasın diye tuvaletin ıslak zeminde dolaştırıyorlar ki şiş olmasın." ifadelerini kullandı.

Kendisine günlerce de elektrik vererek işkence yapıldığını anlatan Tüfekçi, şöyle devam etti:

"Günlerce cereyan veriyorlar. Edep yerlerinize takıyorlar, parmağınıza takıyorlar. Elektrik geliyor, vücudunuza korkunç büyük bir acı mı desem, karma karışık duygulara sevk ediyor. Hem acıtıyor hem sonucun ne olacağını bilmiyorsunuz. Çok etkileniyorsunuz, irkiliyorsunuz. Bu sürekli devam ediyor ve günlerce oluyor. Ben bunlar ne derse artık kabul edeyim kurtulayım diyorsunuz. Sonra en önemli ve ağır işkencelerden birisi askı, Filistin askısı. Tavana kollarınıza bağlanıyorsunuz ayakta kalıyorsunuz havada kalıyorsunuz. Kollarınız vücudunuzu ne kadar çekebilir, ne kadar güçlüyseniz o kadar dayanıyorsunuz. Bir süre sonra artık mecburen dayanılmaz hale geliyor. Cereyan veriyorlar."

Kendisine yapılan işkencelerden ziyade manevi baskılardan daha çok etkilendiğini anlatan Tüfekçi, "İşkenceye direndim ama Allah için şunu biliyorum ben ki artık 'Ben tamam demem lazım' dediğim zaman o işkenceden kaldırıyorlar. Öyle tesadüfler oldu. 22 gün işkence gördüm. İçimden 'Tamam artık dayanamıyorum' dediğim zaman bıraktılar ama ben Allah'a çok şükür kabulü olmadan çıkanlardan birisiyim. Bu benim için de onur vesilesi oldu." ifadelerini kullandı.

– "İşkence gerçekten insanlık suçu"

Genişliği 1,40, boyu 2,30 santimetre olan bir hücrede çok sayıda kişiyle birlikte tutulduklarını anlatan Tüfekçi, Ermeni asıllı vatandaşın da kendisiyle aynı hücreyi paylaştığını dile getirerek, konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Allah taksiratını affetsin Hrant Dink'in kardeşi olduğunu tahmin ediyorum, bir Ermeni vatandaşı geldi. Ya Sarıkamış'ta ya da Kağızman'da askeri bir bölgeye girdiği için yakalanmıştı. O da bizimle beraber şubeye getirildi. Onun üzerinde insanlar yatıyor. Kimi iki kişi altında kalıyor. Onu da aynı hücreye atmışlardı. Onu da aldılar yukarıya. Ona da işkence yapacaklar. 'Askıda problem yok, bayılıyorsun zaten' dedi. Ben de askıda bayılmayı bekliyorum. Bayılmadım. 'Cereyan verildiği için bayılamadın' dediler. Orada insanların dayanma güçleri farklı. Herkes farklı farklı seviyede. İşkenceyle ilgili orada şöyle bir karar verdim, işkence gerçekten insanlık suçu. Muhataplarınızın ruhunu ölümüne zedeliyorsunuz. Onları hayvana da hakaret olur, cansız bir varlık, değersiz bir şey haline getirmeye çalışıyorsunuz. 12 Eylül'de bunların hepsini yaşadık."

– "Bizim için de Ayet-el Kürsi oku"

Hücrede birlikte bulunduğu kişiler arasında tek ülkücünün kendisi olduğunu aktaran Tüfekçi, şöyle devam etti:

"7-8 tane solcu vardı. Hepimiz aynı hücredeyiz. Orada çok ilginç bir şey, bunu cezaevinde de yaşadık, bir baskı görünce, hepimiz işkence görüyoruz çünkü, orada ülke meselelerini tartışmadık. Sadece orada işkenceye direniş noktasında birbirimize destek olduk. Sana ne yapılıyor çıkınca, ben çıkmışsam o çıkacak, şöyle yaparsan daha direnirsin, düşmanımız gibi gördüğümüz insanlara akıl veriyoruz ya da onlar bize akıl veriyor. O zamanlar, MLSPB'den başka örgütlerden de vardı. Konuşuyorduk nasıl direniyorsun diye. 'Giderken mutlaka Ayet-el Kürsi'yi okuyorum' dedim, onlardan bazıları lütfen bizim arkamızdan oku derlerdi. Aslında normalde buna inanmamaları gerekiyor, her canlının belleğinde inanmaya karşı bir yakınlık var demek ki. Bir inanç faktörü mutlaka Allah'ın varlığı mutlaka var demektir.Hepsi için demiyorum. Böyle bir ilişkimiz vardı."

Tüfekçi, mahkeme sürecinde çok kişinin lehine tanıklık yaptığını belirterek, "Aleyhimde gözüken, birinci şubede işkence gördüğüm dönemde bu olayın faili gibi teşhis edenler, bu şahitler daha sonra benim olmadığımı söylediler. Emniyette işkence gördüklerini söylediler. Gümüşsuyu Askeri Hastanesi'nden sağlam raporu alındığını söylediler. Şahitlerle ilgili böyle bir şeye tevessül edilebilir mi? Emniyet, şahitlere Gümüşsuyu Askeri Hastanesi'nden sağlam raporu alıyor, biz bunlara işkence yapmadık gibisinden. Bu şahitler daha sonraki mahkeme safhasında, benim olmadığımı asla failin bana benzemediğini söylediler. 2 tanesi bunların tutuklandı mahkemede, Mamak'ta yattılar ve beraat ettiler. Benim beraat etmem lazım ama askeri mahkemeler kişilerden talimat aldıkları için, adaletten yoksun oldukları için hukuka riayet etmedikleri için tepeden inme istekleri karara bağladıkları için ben ceza aldım." diye konuştu.

– "Darbeler ve ihtilallerde hukuk asla yoktur"

Tüfekçi, mahkemede adaletin kesinlikle tecelli etmediğini dile getirerek, şöyle konuştu:

"Mahkeme aslında benim bu olayla alakam olmadığını gördü. Görmemesi de mümkün değildi. Dolayısıyla bir milletvekilinin öldürülmesi idam cezası olduğu için 'Şahısta hata yapmış, yeğenini öldürmek için girmişti yanlışlıkla milletvekilini öldürdü' şeklinde 448. maddeden 28 sene, bir de silahtan 29 sene ceza verdiler. Yargıtay'da 4 hakim idam, bir tanesi beraat, başsavcı da beraat istedi. Dosya, Hakimler Kurulu'na gitti. 9'a, 6 idam kararı çıktı. Bu arada idamlar hemen hemen kalkmıştı. En son 83'te idamlar olmuştu. Ondan sonra ilk mahkemeye geldi. Dosya Hakimler Kurulu'na gitti tekrar. Darbeler ve ihtilallerde hukuk asla yoktur. Kenan Evren 'Bir sağdan bir soldan asacağım' dedi. Bu beklesin diğer taraftan da asılacak noktaya gelsin, ikisini beraber asalım' dediler. Ben, İstanbul Ülkü Ocakları yönetiminde olan birisiyim. Dolayısıyla Ankara'da Mamak'ta İstanbul davası diye İstanbul menşeli Ülkücülerin yargılandığı dava var. Normalde ben Ülkü Ocaklarının yönetiminde olan birisi olarak oraya eklenmem, orada yargılanmam gerekiyordu ama benim dosyamı ayırdılar. Beni de asacaklardı ama Allah onlara bunu nasip etmedi. İlk mahkemede şahitler ifadelerini değiştirdi. Mahkeme uzadı. Uzayınca ben idamdan tesadüfen kurtulmuş oldum."

Tüfekçi, "O günlerde 'Biz idealist insanlarız ha o asılacak ha ben asılacağım' diyordum. O günkü ihtilal kadroları, bizlere de terörist diyordu ama bizler inanmış insanlardık. Bizim beynimizde, kafamızda bize terörist demesi hiçbir şeyi değiştirmiyordu. İdealist insanlar inandıklarımızı yaşamak durumundaydık." diye konuştu.

– "Karışıklık çıkarıyorlar ve oraları kendi kontrolleri altına alıyorlar"

Tüfekçi, 12 Eylül darbesinin dış etkilerinin olduğuna inandığını anlatarak, "İran'da bir devrim oldu. Amerika, İran gibi bir müttefikini kaybetmişti. Bunu kazanması lazımdı. Ne yapması lazım? Türkiye'de bir darbe oldu, 2 gün sonra Irak, İran'a saldırdı. Orta Doğu o zamandan beri karma karışık. Şu anki duruma da bakıyoruz. Dünyadaki tüm güçler, kullanabilecekleri devletler içinde karışıklık çıkarıyorlar ve oraları kendi kontrolleri altına alıyorlar. İşin gerçeği bu aslında. Biz ülkücü hareket olarak 'Ne Amerika ne Rusya ne Çin, her şey Türklük için' diyorduk, bugün yine aynı şeyi söylüyoruz. Bazen biriyle ittifak yapabiliriz ama Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur." ifadelerini kullandı.

Cezaevinde girdiği sınavlarla İstanbul ve Ankara üniversitelerinin hukuk fakültelerini kazandığını aktaran Tüfekçi, cezaevinden çıktıktan sonra yarım bıraktığı İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdiğini, bu yıl da kazandırdıktan sonra dondurduğu Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne başlayacağını söyledi.

Gençlerden hiçbir zaman ideallerinden vazgeçmemelerini isteyen Tüfekçi, sözlerini şöyle tamamladı:

"İnsanlar ülkesi için her şeyi yaparlar bunun yaşı yok ama tabii şimdi artık daha analitik düşünüyoruz, daha empati yapıyoruz. Yeni nesle, daha farklı şeyler anlatıyoruz, oğluma kızlarıma genç kardeşlerime. BBP Genel Başkan Yardımcısıyım, genç Alperenlere anlattıklarımız, kendi hayatımızdan aldığımız dersleri anlatıyoruz, tecrübeleri aktarmaya çalışıyoruz. Ruhun genç, yaşın genç, fiziğin genç, sanki şöyle avucunla dünyayı döndürebileceğini, dönüştürebileceğini düşünüyorsun. Yıllar geçince bunun öyle kolay olmadığını, komplike bir şey olduğunu, tek başına veya bir grup arkadaşınla o yaşta olmayacağını sonradan öğreniyorsun. Bunu aktarmaya çalışıyoruz. Bu idealizmini asla gençlerin yıkmaması gerekiyor. İdeallerinden geçmemek gerektiğini, bilgi toplumunun üyesi olursan sonuç alabileceğini anlatıyoruz. Bilgiye, pozitif ilme mutlaka ulaşmamız gerektiğini hem de hikmet toplumu olmamız gerektiğini düşünüyorum."

“12 Eylül acının, vahşetin ve zulmün ifadesidir”

MARDİN (AA) – HALİL İBRAHİM SİNCAR – Türk demokrasi tarihinde "kara bir leke" olarak yerini alan 12 Eylül 1980 darbesinin ardından lise öğrencisiyken gözaltına alınan ve 7 yıl Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde kalan Temel Strateji Araştırma Merkezi Başkanı Abdurrahim Semavi, acı dolu yılları hafızasından silemedi.

Türk demokrasi tarihinde insan hakları alanındaki ihlaller ile yerini alan, idam ve kötü muamele ile zihinlerdeki yerini koruyan 12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden 38 yıl geçti.

Darbe sürecinde o karanlık yılları yaşayan, kötü muameleye maruz kalan yüzlerce kişiden biri de Abdurrahim Semavi.

Henüz 16 yaşındayken girdiği Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde 7 yıl kalan Semavi, kaleme aldığı "Zindanda Çocuk" kitabında yaşayamadığı çocukluğunu, gençliğini, yaşamını aktardı.

12 Eylül sürecinde işkence ile geçen yıllarını AA muhabirine anlatan Abdurrahim Semavi (54), 12 Eylül darbesinden yaklaşık 2,5 ay sonra lisede okurken gözaltına alındığını, yaklaşık 7 yıl süreyle cezaevinde kaldığını söyledi.

Darbede 7'sinden 70'ine, kadın erkek, siyasi duruşuna bakılmaksızın herkesin gözaltına alınıp işkenceden geçirildiğini ifade eden Semavi, o dönem gözaltına alınan ve cezaevinde kalanların o vahşi cendereye ve uygulamalara maruz kaldığını belirtti.

"Mahkemem 18 yıl sürdü. 18 yıl sonra beraat ettim ve suçsuz bulundum. 12 Eylül döneminde yara almayan aile kalmamıştır. Bu, bilerek uygulanan bir politika olduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor. Bir şekilde o vahşeti her aile şu veya bu şekilde yaşamıştır." diyen Semavi, bunun siyasal sonuçlarının iyi irdelenmesi gerektiğini vurguladı.

– "Dile getirilmekte zorlandığım birçok vahşet yaşandı"

12 Eylül ve Diyarbakır zindanını yaşayan insanların çoğunun yaşadıklarını anlatmaktan imtina ettiğini söyleyen Semavi, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Orada yaşanan vahşet klasik bir tabirle insanlık dışıydı. O zaman gözaltı süreleri 90 gündü. 90 gün boyunca aralıksız, nefes aldırmadan uygulanan işkenceler vardı. İşkencelerin akabinde Diyarbakır Cezaevi'ne girme şansızlığını yaşayan insanlar bir başka cehennemle karşılaşıyorlardı. Bu cehennemin adı '5 nolu cehennem' diye konuşuluyordu. İnsanların oradan sağ çıkma ümidi tükeniyordu. Kişisel olarak yaşadıklarımı dile getirmekten haya ederim. Neticede binlerce insan o vahşeti yaşadı."

– "7 sene çığlık dinlemenin ne olduğunu hiçbir lisan izah edemez"

Çocuk yaşta girdiği cezaevinde akıl almaz işkencelerin yaşandığını anlatan Semavi, şunları kaydetti:

"Aslında bu toplumun bir kaderi var. Çocuklar erken yaşta büyür ama ne kadar erken yaşta büyüyor olduğumuzu düşünsek dahi çocuktuk. Belki ayakta kalmamızın, dirençli bir şekilde yaşıyor olmamızın en büyük avantajlarından birisi çocuk olmaktı. Yoksa katlanılmaz şeylerdi. Birçok insan psikolojik olarak yok oldu. Erken yaşta vefat eden niceleri vardı hatta işkenceler sonucu psikolojisi bozulan ve hala toplumla barışık yaşamını sürdüremeyen binlerce insan vardır. Bizler çocuk yaşta gördüklerimizi, bu yaşanmışlığın sohbetini yaptığımızda işi tamamen espiriye vurma yolunu tercih ediyoruz çünkü başka türlü anlatmak güç ve irade ister. Çok zorlu bir süreçti. 7 sene boyunca sadece çığlık dinelemenin ne olduğunu hiçbir edebi eser, hiçbir lisan izah edemez."

– "Diyarbakır Cezaevi insanlık onuru müzesine dönüştürülsün"

Türk demokrasi tarihinde "kara bir leke" olarak yerini alan 12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 38 yıl geçtiğini anımsatan Semavi, "12 Eylül 1980 yılında doğan gençleri görünce bile çok şansız bir yılda doğduklarını söylüyorum. Benim açımdan 12 Eylül her zaman acının, çığlıkların, vahşetin ve zulmün ifadesidir. 12 Eylül takvimden çıkarılması gereken bir gündür." değerlendirmesinde bulundu.

Semavi, "O vahşeti yaşayanlardan biri olarak Diyarbakır Cezaevi'nin bir an önce insanlık onuru müzesi haline dönüşmesini talep ediyorum." dedi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Bingöl:

ANKARA (AA) – CHP Genel Başkan Yardımcısı Tekin Bingöl, "24 Haziran seçimleri Türkiye'yi yeniden huzura kavuşturacak bir seçim olacak, bu iktidarın sonu olacaktır ve 24 Haziran Türkiye'de Cumhuriyet Halk Partisinin sadece 24 Haziran'daki seçimlerde değil sonra yapılacak yerel seçimlerden de başarılı çıkacağının, iktidar olacağının kesinlikle sonuçlanacağı bir seçim olacaktır." dedi.

Bingöl, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmede bulundu ve çıkardıkları "İnsan Hakları" isimli bültenin ilk sayısına ilişkin bilgi verdi.

24 Haziran’da yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği genel seçimlerine ilişkin Bingöl, şu görüşlere yer verdi:

"Umut diyoruz ki halkımız bu 16 yıllık ve daha sonraki OHAL (olağanüstü hal) uygulamalarıyla birlikte iyice pekişen hukuksuzluklara son verecek, halkımız bu gidişe mutlaka dur diyecek. Zaten ağızlarından 'Asla erken seçim olmayacak' diyenlerin 'Erken seçimi dillendirenler vatan hainidir' söylemlerinin üzerine, daha o söylemler kurumadan bir baskın seçimi kararı almak, bu aceleciliğin arkasında başka birtakım çok temel sorunların, bir kaygının olduğunu açık şekilde gösteriyor.

24 Haziran seçimleri Türkiye'yi yeniden huzura kavuşturacak bir seçim olacaktır, bu iktidarın sonu olacaktır ve 24 Haziran Türkiye'de Cumhuriyet Halk Partisinin, sadece 24 Haziran'daki seçimlerde değil sonra yapılacak yerel seçimlerden de başarılı çıkacağının, iktidar olacağının kesinlikle sonuçlanacağı bir seçim olacaktır."

– "OHAL Türkiye ekonomisini dar boğaza sokmuştur"

İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığını görevini yürüten Bingöl, ihlallerin boyutunun olağanüstü halle arttığını savunarak, "Adeta 12 Eylül askeri darbesi dönemindeki ihlalleri mumla aratır oldu. 12 Eylül'de gözaltında kayıplar vardı, işkence vardı, 650 binin üzerinde gözaltı var, bir dizi bu tür insan hakları ihlallerini sayabiliriz ama 21 aylık olağanüstü hal döneminde bu ihlaller 12 Eylül'deki ihlallerin çok daha ötesine geçti." ifadesini kullandı.

OHAL'in ekonomiyi olumsuz etkilediğini öne süren Bingöl, "Olağanüstü hal Türkiye ekonomisini de çok ciddi bir şekilde dar boğaza sokmuştur. Artık yabancı yatırımcılar Türkiye'ye dönüp bakmıyor bile. Çünkü, olağanüstü hal koşullarında yönetilen hiçbir ülkeye hiçbir yatırımcı gelip yatırım yapmaz. Ülkemizdeki yatırımcılar bile yeni yatırım yapmaktan veya var olan yatırımlarına ilave tesis açmaktan dahi imtina ediyorlar." dedi.

– "Olağanüstü hale ihtiyaç yoktu"

Bingöl, cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin zaman zaman yaşadıkları sıkıntıları siyasetçilerle paylaştıklarını, bu konudaki ulaştığını belirterek, hazırladıkları bültenin her sayısında bu mektuplara da yer vereceklerini aktardı.

OHAL'in uzatılmasına ihtiyaç olmadığını öne süren Bingöl, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Aslında olağanüstü hal uygulaması, parlamentoda ilk kez onaylanırken bile ihtiyaç yoktu. Çünkü, Fetullahçı darbe örgütüne karşı 4 siyasi parti ortak bir yapı ortaya koymuşlardı. Bunu parlamentoda yayımladıkları bildiriyle ve o gece sabaha kadar darbecilere direnerek bütün kamuoyuna çok net bir şekilde göstermişlerdi. Bir toplumsal mutabakat sokakta ve dört siyasi partinin parlamentodaki ortak iradesi, o darbe girişimini önleyen en önemli etkendir. Hal böyleyken olağanüstü hale gerek yoktu ki.

Olağanüstü hal, 12 Eylül darbe hukukun ürünüdür. Her fırsatta 'Darbeye karşıyız' diyenler, darbe hukukuna sığınarak sözüm ona Fetullahçı Terör Örgütü'nü bertaraf etmek, temizlemek adına yasal düzenlemeler yapmak üzere OHAL'i çıkarttılar. Ama ortak irade ortadayken ve onun devamı istenen anayasal düzenlemeler parlamentoda yapılması mümkünken olağanüstü hali uygulamaya sokmaları, asıl niyetlerinin bugün dönüp baktığınızda Fetullahçı Terör Örgütü ile mücadele etmek değil kendi siyasetlerini kalıcı kılmak, baskıyı daha da derinleştirmek, muhalif olan herkesi susturmak, eleştiri yapma ortamını tamamen ortadan kaldırmak adına kullanılmaya dönüşen bir uygulama olmuştur."

CHP Genel Başkan Yardımcısı Bingöl, çıkarılan KHK'lerin birçok maddesinin terörle ilgisi olmadığını kaydetti.

12 Eylül darbesinin 37. yılı

MALATYA (AA) – CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, “Türkiye’de darbelerin panzehiri gerçek anlamda demokrasidir.” dedi.

Ağbaba, Emniyet Teşkilatı Vazife Malulü ve Şehit Aileleri Vakfı Malatya Şubesi’ni ziyaret ederek, şehit aileleri ve gazilerle görüştü.

Ellerinden geldiği kadar şehit aileleri ve gazilerle bir araya gelmeye çalıştıklarını aktaran Ağbaba, “Bir milletvekili sağlık olarak hangi haktan faydalanıyorsa gazi ve şehit yakınları da aynı haktan faydalanmalıdır. Bununla ilgili genel başkanımızın imzasıyla da bir kanun teklifi verdik. Önümüzdeki günlerde yenileyeceğiz.” diye konuştu.

Ağbaba, 12 Eylül darbesiyle demokrasinin askıya alındığını ve çok sayıda insanın mağdur edildiğini de söyledi.

Türkiye’nin 15 Temmuz hain darbe girişimiyle karşı karşıya kaldığını anımsatan Ağbaba, Olağanüstü Hal süreciyle insanların mağdur edildiğini iddia etti.

Veli Ağbaba, Türkiye’nin bir daha darbe yaşamaması için herkesin biraz daha sorumluluk içerisinde hareket etmesi gerektiğine işaret ederek, “Türkiye’de darbelerin panzehiri gerçek anlamda demokrasidir. Demokrasi, sivil toplum örgütleri ne kadar güçlü olursa darbeler o kadar geri plana atılır.” dedi.

12 Eylül darbesinin 37. yılı

ANKARA (AA) – Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, 12 Eylül’ün ülke tarihinde kara bir leke olduğunu belirtti.

Kalın, sosyal paylaşım sitesi Twitter’daki hesabından, 12 Eylül darbesinin 37. yılı dolayısıyla açıklamada bulundu.

12 Eylül’ün ülke tarihindeki kara bir leke olduğunu vurgulayan Kalın, “Bu ülkenin evlatlarını birbirine kırdıran, milletin iradesini yok sayan hiçbir güce geçit yok artık.” ifadesini kullandı.

“12 Eylül iklimi bilerek yaratıldı”

İSTANBUL (AA) – ÇİĞDEM ALYANAK – 12 Eylül darbesi öncesinde Ülkü Ocakları İstanbul İl Başkanı olan MHP Genel Başkanı Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Başdanışmanı Fethi Yıldız, darbe sırasında yaşanılan insanlık dışı uygulamalara değinerek, “Bazı arkadaşlarım benim kadar şanslı değildi. Çok anormal işkenceler yaptılar. Yönetim kurulunda olan arkadaşlarımdan bazılarına günlerce Filistin askısından elektriğe, tuzlu hamur yedirmeden tutun çok enteresan işkence metotlarını uyguladılar.” dedi.

Yıldız, memleketi Yozgat’tan hukuk eğitimi almak için geldiği İstanbul’da, 12 Eylül döneminde yaşadıklarını AA muhabirine anlattı.

İstanbul Üniversitesine kaydolduğu zaman okul çevresinde ve kaldığı yurtta 12 Mart muhtırasının son demi olduğunu söyledi. 1974’te Ecevit iktidarının, Erbakan ile koalisyon yaptığını, o dönemde sokaktaki olayların daha çok protesto gibi olduğunu belirten Yıldız, şöyle konuştu:

“1975’li yıllardan sonra bu iş mahiyet değiştirdi. Anadolu’dan gelmişiz, yurtlarda kalıyoruz. Atatürk Öğrenci Yurdunda solcu ve ülkücü öğrenciler yan yana odalarda kalıyordu. Ben 1975-1976 yıllarında Ülkü Ocakları Yönetim Kurulundaydım. 1978 yılında İstanbul Ülkü Ocakları Başkanlığı yaptım. Son başkan benim. Çünkü 1978 yılında Ülkü Ocakları ülke çapında kapatıldı. Bunun ardından Ülkücü Gençlik Derneğini kurduk. Yine kapatılma tehlikesine karşı, Ülkü Yolu Derneğini de kurduk.”

– “Kahveler ayrı, yurtlar ayrı…”

Beyazıt’taki okuldan çıkınca arkadaşlarıyla oturdukları kıraathanenin 200 metre ilerisinde bulunan kıraathanede solcu öğrencilerin oturduğunu aktaran Yıldız, “Neredeyse sokak sokak, semt semt, şehir şehir, kahveler ayrı, yurtlar ayrı … Derneğimiz Aksaray’daydı ama Kumkapı’da solcular hakimdi. Gittiğimiz zaman mutlaka saldırıyla karşılaşıyorduk.” diye konuştu.

Yıldız, 1977 yılındaki 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nda yaşanan olaylara değinerek, “Onu, bir mağduriyet edebiyatıyla, güya derin devlet yaptı diye yıllarca halkı kandırdılar. Daha sonra itiraflar oldu tabii. Hakimiyet meselesi için birbirleriyle savaştılar.” dedi.

– Öğrenciyken suikaste uğradı

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki hendek meselelerini, 1970’li yıllarda da gördüklerini dile getiren Yıldız, “Kurtarılmış bölgeler böyle bir şey. Diyarbakır Sur, Hakkari Yüksekova’da yapılan hadiselerin provalarını biz 1980’li yıllarda gördük.” diyerek o günleri anlattı.

O yıllarda birkaç kez suikaste maruz kaldığını belirten Yıldız, “Bunlardan biri İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi önünde gerçekleşti. Ateş ettiler, sıyrıklarla kurtuldum. Rahmetli Mehmet Gül ile bir dava için Sultanahmet Adliyesinde bulunuyorduk. Çıkışta adliyenin kapısında bizi silahla taradılar. Çok şükür ki kurtulduk. Bir sürü suikaste uğradık ama Allah’ın verdiği canı Allah alır.” dedi.

12 Eylül sürecinde uzun yıllar cezaevinde yatmadığını ancak birçok kez gözaltına alındığını, suçlamaların hepsinden beraat ettiğini söyleyen Yıldız, “Bazı arkadaşlarım benim kadar şanslı değildi. Çok anormal işkenceler yaptılar. Yönetim kurulunda olan arkadaşlarımdan bazılarına günlerce Filistin askısından elektriğe, tuzlu hamur yedirmeden tutun çok enteresan işkence metotlarını uyguladılar, gözü bağlı götürdükleri emniyette. Mesela ‘İstanbul’da şu tarihlerde olaylar olmuş, bunları kabul edeceksin’ diyorlar. Olayı bile bilmeyen arkadaşlarımın bazıları işkencelere dayanamayarak suçlamayı kabul ettiler. Çok dramlar var.” ifadelerini kullandı.

– “Bir sabah kalktık, 400 polis yurdun kapısında”

Öğrenciyken kaldığı Atatürk Öğrenci Yurdunun kantininde arkadaşlarıyla yemek yerken saldırıya uğradıklarını ifade eden Yıldız, “Kendimizi koruduk ama yaralananlar oldu. Toplum Suçları Savcılığı vardı. Bizi savcının huzuruna çıkardılar ve Sağmalcılar Cezaevi’ne götürüldük. Sonra beraat ettik, meşru müdafaa içerisinde olduğumuz görüldü. Daha sonra Edirnekapı Öğrenci Yurdunda yoğunlaştık saldırılardan kurtulmak için bir arada olmak amacıyla. Bu tabii psikolojik bir şey.” diye konuştu.

O dönemde basında her gün Edirnekapı Öğrenci Yurdu ile ilgili “Faşistlerin karargahı” diye haberlerin yayımlandığını, ardından bir sabah yurdun önünde 400 polisi gördüklerini ifade eden Yıldız, “Dedim ki; sizinle çatışacak halimiz yok. Biz devlete saygılıyız. Bize müsaade edin, gidecek yer bulalım. ‘Kesin emir’ dediler. Yurttan çıktık.” dedi.

– “Kahrolsun para’ diyorsunuz ama Amerika’dan blujean getiriyorsunuz”

Yıldız, Yozgat’ın bir köyünden İstanbul’a geldiğini hatırlatarak, “Zaman zaman tartışmalarda bu işte bir yanlışlık yok mu dediğimde gülerlerdi. Türkiye’yi, kurulu düzeni, milliyeti, milliyetçiliği hep bizler savunuyoruz. Halbuki biz fakir çocuklarıyız, siz de ‘kahrolsun kapitalizm’, ‘kahrolsun para’ diyorsunuz ama Amerika’dan blujean getiriyorsunuz.” dedi.

Yıldız, Kuvay-i Milliye’nin, manevi mirasçıları olan çocuklarla hala yola devam ettiğini dile getirerek, “Bizim ne makam ne para ne pulla işimiz olmadı. Vatan savunmasından başka bir gayemiz yok. 12 Eylül, silahlı terör örgütleriyle, sol franksiyonlarla, ülkücü gençliği aynı kefeye koydu. 12 Eylül’de ülkücüler ve solcular bilinçli olarak karşı karşıya gelmedi.” değerlendirmesinde bulundu.

– “Hesaplaşma doğru dürüst yapılamadı”

Yıldız, Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkındaki müebbet hapis kararını ilişkin, bu yargılama konusunda kamuoyundan destek istendiğini ve Türk milletinin bu desteği verdiğini hatırlattı.

Yıldız, kararı şöyle değerlendirdi:

“Anayasa’nın geçici 15. maddesi, darbecilere bir korunma sağlıyordu. Ama artık 90 küsür yaşına gelmiş insanlar… Zaten bu cuntanın içindeki iki kişi zaten ölmüştü. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya, mahkemeye getirilip, onlara mağdurların soru sorma hakkı tanınmadı. Kenan Evren yattığı yerden ‘netekim, netekim’ diye cevaplar verdi. Bu yargılama da bana göre amacına ulaşmadı. Kararlar kesinleşmeden de bu dünyadan ayrıldılar. Hesaplaşma doğru dürüst yapılamadı.

Cuntacıların darbenin yapılması için zemin bile hazırladıkları söyleniyor. ‘Sabah ülkücüyü öldüren silah, öğleden sonra devrimciyi öldürdü’ gibi söylemler duyduk. O zamanlar Alpaslan Türkeş, bu kardeş kavgası diye görülen şiddet hareketlerinin önüne geçilmesi için çok çağrıda bulundu. Ama bu çağrıları da karşılık görmedi. İklim bilerek yaratıldı. Darbe yapılınca Amerika ‘bizim çocuklar meseleyi halletti’ gibi beyanda da bulundu.”

Buna benzer bir şeyin geçen yıl 15 Temmuz’da yaşandığını anlatan Yıldız, “FETÖ yine Amerika’nın kontrolüyle bu ülkeyi işgale kalktı. 15 Temmuz darbe girişimine, şiddetle karşı olan, FETÖ’nün yok edilmesini isteyenler yine ülkücüler.” diye konuştu.