GRAFİKLİ – Gerçekçi romanın öncüsü: Samipaşazade Sezai

İSTANBUL (AA) – AİŞE HÜMEYRA BULOVALI – Türk edebiyatında romantizmden realizme geçiş eseri olarak kabul edilen "Sergüzeşt" romanını kaleme alan öykü ve roman yazarı Samipaşazade Sezai'nin vefatının üzerinden 83. yıl geçti.

Samipaşazade Sezai, Osmanlı Devleti'nde 19. yüzyılın önemli devlet adamlarından biri olarak gösterilen şair ve bürokrat Abdurrahman Sami Paşa ile Dilarayiş Hanım'ın oğlu olarak 1859'da İstanbul'da dünyaya geldi. Sezai'nin büyükbabası El Haci Ahmet Necip Efendi de müderris ve şairdir.

Küçük yaşlardan itibaren özel öğrenim gören Sezai, Arapça, Farsça, Fransızca, Almanca ve İngilizce öğrendi.

Çocukluğunu ve gençliğini bazı eserlerinde anlattığı gibi dönemin tanınmış edebiyatçı ve devlet adamlarının toplandığı babasının konağında geçiren Sezai'nin edebi kişiliğinin gelişmesinde bu konak büyük bir rol oynadı.

  • 14 yaşında yazarlığa başladı

Yazı hayatına henüz 14 yaşındayken başlayan Sezai'nin ilk yazıları, 1874'te "Kamer" gazetesinde yayımlandı.

Samipaşazade Sezai'nin 3 perdelik bir tiyatro oyununu kaleme aldığı ilk kitabı "Şir", 1879'da okuyucuyla buluştu. Farsçada "aslan" anlamını taşıyan ve bir trajediyi ele alan kitap, dilinin sadeliğiyle okuyucunun dikkatini çekti.

Sezai, babasının vefatının ardından 1880'de ağabeyi Suphi Paşa'nın başında olduğu Evkaf Nezareti Mektub-i Kalemi'nde (Vakıflar Müdürlüğü) memur olarak görev aldı.

Usta yazar, 1881'de Londra Elçiliği'ne ikinci katip olarak atandı. İngiltere'de kaldığı 4 yıl boyunca İngiliz ve Fransız edebiyatını inceleme fırsatı bulan Sezai, elçilikteki görevinden istifa ederek 1885'te İstanbul İstişare Odası'nda çalışmaya başladı.

İlk romanı "Sergüzeşt"i 1888'de okuyucuyla buluşturan yazarın bu romanı, Türk edebiyatında romantizmden gerçekçiliğe geçişin başarılı örneklerinden biri olarak kabul edildi.

  • 77 yaşında hayata veda etti

Samipaşazade Sezai, 1901'de Paris'e gitti ve Meşrutiyet ilan edilene kadar kaldığı Paris'te Jön Türklere katıldı.

İstanbul'a 1908'de dönen yazar, 1909'da Selanik'te katıldığı İttihat ve Terakki toplantısında Mustafa Kemal Atatürk'le tanıştı. 2. Meşrutiyet'in ilanından sonra aynı yıl Madrid Büyükelçiliğine atanan Sezai, 1. Dünya Savaşı'nın başlaması ve sıhhatinin bozulması üzerine Madrid'ten İsviçre'ye geçti.

Yazar, savaşın bitmesinden ardından 1921'de İstanbul'a geri gelerek, Süleymaniye Kız Lisesinde kısa bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı.

Milli Mücadele yıllarını yurt dışında geçiren Sezai, ülkesine yapılan saldırı ve işgallerden dolayı hayal kırıklığına uğrarken, Batı medeniyetine duyduğu sevgi ve saygıyı yitirerek, "Çanakkale’ye Dair", "Kahraman Türk Zabiti", "Yaralı Bir Asker", "Malta Geceleri" ve "Çalınmış Ülkeler" yazılarında bu fikir değişikliğini içeren duygu ve düşüncelerini kaleme aldı.

Sezai, İspanya'daki yıllarını "Gırnata" ve "El-Mescidü'l Camia: Elhamra" yazılarında, İsviçre'de geçirdiği dönemi ise "İsviçre Hatıratı" başlıklı makalesinde işledi.

  • "Sanat için sanat" anlayışıyla eserler verdi

Samipaşazade Sezai'nin, "Küçük Şeyler" adlı öykü kitabı 1891'de yayımlandı. Eser, Servet-i Fünun yazarlarını da etkiledi.

Hikaye ve romanlarında genellikle halkın içinden kahramanları kendi dilleri, çevreleri ve günlük yaşamlarıyla ele alan Sezai, 1900'de "Rumuzu'l-Edeb" ve 1923'de ise "İclal" adlı kitaplarını yayımladı

Henüz 17 yaşındayken tanışıp dost olduğu Namık Kemal ve Abdülhak Hamit Tarhan gibi yazarların etkisinde kalan Sezai, eserlerinde Batı edebiyatına yönelerek, betimlemelerde şairane bir üslubu tercih etti.

"Sanat için sanat" anlayışıyla eserler kaleme alan yazar, öykülerinde küçük, önemsiz ve şaşırtıcı konuları ruh çözümlemeleriyle, doğal ve günlük konuşma diliyle işledi. Türk edebiyatında modern anlamda, kısa öykünün kurucusu kabul edilen yazar, romantik bir mizaca sahip olmakla birlikte, gerçekçilik akımından da etkilendi.

Sezai, şiirlerinde romantizm, roman ve hikayelerinde ise realizmi tercih etti.

Alphonse Daudet'nin "Jak" romanının Türkçeye çevirisini yapan yazar, yaşamının son yıllarında başladığı "Konak" adlı romanını tamamlayamadan, 26 Nisan 1936'da hayata veda etti.

İstanbul'da 77 yaşında vefat eden Sezai, Küçük Su Mezarlığı'nda Recaizade Mahmud Ekrem'in yanına defnedildi.

GRAFİKLİ – “Romanın Yorgun Savaşçısı: Kemal Tahir”

İSTANBUL (AA) – AHMET ESAD ŞANİ – Şiir, hikaye ve romanlarıyla tanınan yazar Kemal Tahir, ölümünün 46 yılında anılıyor.

Asıl adı İsmail Kemalettin Demir olan romancı, 13 Mart 1910'da İstanbul'da dünyaya geldi.

Farklı okullarda tamamladığı ilkokulun ardından 1923'te Kasımpaşa'daki Cezayirli Haşan Paşa Rüştiyesi'ni bitiren Tahir, Galatasaray Lisesi'ndeyken annesinin vefatı üzerine öğrenimini yarım bırakıp çalışmaya başladı.

Kemal Tahir, 1928-1932 yılları arasında avukat katipliğinin yanı sıra Zonguldak Kömür İşletmeleri'nde ambar memurluğu yaptı.

Eserlerinde Anadolu, Kurtuluş Savaşı yılları ve Osmanlı tarihi gibi konuları işleyen Tahir, edebiyat hayatına çeşitli takma adlar kullanarak İçtihad, Yeni Kültür, Geçit, Karikatür ve Yedigün dergilerinde çıkan şiir ve öyküleriyle başladı.

Başarılı edebiyatçı, Yakup Sabri, Ertuğrul Şevket, İsmail Safa ve Arif Nihat Asya ile 10 Ekim 1932'den 14 Temmuz 1934'e kadar, sanat dergisi "Geçit"i çıkardı.

  • Birçok eserini takma adlarla kaleme aldı

Kemal Tahir, 1932-1938 yılları arasında Vakit, Haber, Son Posta gazetelerinde düzeltmen, röportaj yazarı, çevirmen olarak çalıştıktan sonra Yedi Gün ve Karikatür dergilerinde sekreterlik, Karagöz gazetesinde başyazarlık ve Tan gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptı.

İktisadi konularda telif ve çeviri yazılar yayımlayan Tahir, 12 Ağustos 1937'de, İzmir'de öğretmen Fatma İrfan Akersin ile ilk evliliğini yaptı.

"Askeri isyana teşvik" suçlamasıyla Nazım Hikmet ile birlikte yargılandığı dava nedeniyle 1938'de tutuklanan Tahir, eşinin isteği üzerine 1940'ta boşandı. Cezaevinde 12 yıl yatan Tahir, hapishanedeyken "Zoraki Nişanlı", "Bir Nedim Divanının Esrarı", "Camı Kıran Çocuk", "Halk Plajı", "Gönül Denilen Hayvan" ve "Aşk Pınarı" adlı romanları kaleme aldı.

Kemal Tahir, 1950'de çıkan genel aftan yararlanarak hapisten çıktı ve ikinci eşi Semiha Sıdıka Uzunhasan ile evlendi.

Usta kalem, cezaevinden çıktıktan sonra çeşitli takma adlarla "Kastil Büyücüsü", "Saygon Geceleri", "Dehşet Yolcuları" ve "Mayk Hammer" dizisini çevirdi. "F. M." takma adıyla çevirdiği Mayk Hammer romanlarının gördüğü ilgi üzerine, bu kitapların benzerlerini kaleme alan Tahir, kendi kitapları çevirilerden daha fazla rağbet görmeye başladı.

  • 1955'ten sonra yayımladığı eserleriyle tanındı

"Kemal Tahir" adını 1954'e kadar eserlerinde kullanamayan yazar, bir süre İzmir Ticaret gazetesinin İstanbul temsilciliğini yürüttü.

Daha çok 1955’ten sonra yayımladığı romanlarıyla tanınan Tahir, 1960'tan sonra tamamen edebiyata yöneldi, hayatını romanlarından elde ettiği gelirle sürdürmeye başladı.

Başarılı edebiyatçı, eserlerinde Osmanlı dönemi, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemi, tek parti iktidarı, köy enstitüleri ve Asya tipi üretim tarzı gibi konuları ele aldı.

Yakın arkadaşları olan Metin Erksan, Halit Refiğ ve Atıf Yılmaz ile film senaryoları üzerinde çalıştı. Bu senaryolardan Atıf Yılmaz'ın yönettiği "Yarın Bizimdir" 1963'te, Halit Refiğ'in yönettiği "Haremde Dört Kadın" 1965'te, Memduh Ün'ün yönettiği "Namusum İçin" filmi ise 1966'da çekildi.

Bir açıklamasında Kemal Tahir'in Türkiye'yi tanıtan kesitler sunduğunu dile getiren Halit Refiğ, "Türkiye'yi, Türkleri sahiden tanımak isteyen yerli yabancı herkes Kemal Tahir'i okumak, anlamak zorundadır." ifadelerini kullandı.

Eserlerinde Bedri Eser, F.M., TİPİ ve TA-KA gibi takma adlarını kullanan Tahir, "Yorgun Savaşçı" romanıyla 1967-1968 Yunus Nadi Roman Armağanı'na, "Devlet Ana" romanıyla ise 1968 TDK Roman Ödülü'ne layık görüldü.

Tahir, 1970'te akciğer ameliyatı geçirdi. 21 Nisan 1973'te geçirdiği bir kalp krizi sonucu İstanbul'da yaşamını yitiren Tahir'in naaşı, Sahrayıcedid Mezarlığı'na defnedildi.

  • Vefatının ardından "Kemal Tahir Vakfı" kuruldu

Tahir'in ölümünden sonra eşi tarafından "Kemal Tahir Vakfı" kuruldu ve Kadıköy'de hayatının son yıllarını geçirdiği evi müze olarak ziyarete açıldı.

Türkçeyi aynı dönem yazarlara göre çok yalın olarak kullanan ve ayrıntılara özen göstermesiyle tanınan yazarın "Namuscular", "Karılar Koğuşu", "Hür Şehrin İnsanları", "Dam Ağası", "Bir Mülkiyet Kalesi" romanları ölümünden sonra yayımlandı.

Kemal Tahir, "Sağırdere", "Körduman" ve "Köyün Kamburu" adlı çalışmalarında köy sorunlarını ele alırken, "Rahmet Yolları Kesti" ve "Yedi Çınar Yaylası" kitaplarında ise ağalık ve eşkıyalık meselelerini işledi.

Bir Kurtuluş Savaşı romanı olan "Yorgun Savaşçı", Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu anlattığı "Devlet Ana", Serbest Fırka'nın kuruluş sürecine değindiği "Yol Ayrımı" ve daha önce Tan gazetesinde yayımlanan öykülerinden oluşan "Göl İnsanları" da Tahir'in en çok bilinen eserleri arasında dikkati çekiyor.

Öykü, not, sohbet ve mektup içerikli çok sayıda eserlere imza atan yazarın kitapları arasında Sağırdere (1955), Esir Şehrin İnsanları (1956), Körduman (1957), Rahmet Yolları Kesti (1957), Yedi Çınar Yaylası (1958), Köyün Kamburu (1959), Esir Şehrin Mahpusu (1961), Bozkırdaki Çekirdek (1962), Kelleci Memet (1962), Yorgun Savaşçı (1965), Devlet Ana (1967), Kurt Kanunu (1969), Büyük Mal (1970), Yol Ayrımı (1971), Namusçular (1974), Karılar Koğuşu (1974), Hür Şehrin İnsanları (1976), Damağacı (1977) ve Bir Mülkiyet Kalesi I-II (1977) de yer alıyor.

Adıyaman, Güney Kore'de tanıtılacak

ADIYAMAN (AA) – Güney Kore'de faaliyet gösteren bir derginin yazarları ve fotoğrafçısı, Adıyaman'ı ülkelerinde tanıtmak amacıyla 30 sayfalık özel ek hazırlamak amacıyla kente geldi.

Adıyaman İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile Türk Hava Yolları'nın desteğiyle gerçekleştirilen geziye katılan "Travellers" adlı derginin yazarları ve fotoğrafçısından oluşan 3 kişilik ekip, Perre Antik Kenti'ni ziyaret etti.

Adıyaman İl Kültür Turizm Müdürü Mustafa Ekinci, AA muhabirine yaptığı açıklamada, daha önce Türk Hava Yolları iş birliğinde Güney Kore'ye yönelik aktivite yapmaya karar verdiklerini hatırlattı.

Güney Kore'yi ziyaret edip orada tur operatörleri ve seyahat acenteleri ile bir araya geldiklerini belirten Ekinci, şöyle konuştu:

"Orada, bu bölgenin turizmde Uzak Doğu'ya açılması için bazı tanıtım çalışmaları yapmıştık. Daha sonra Güney Kore'nin seyahat acente CEO'ları ve blog yazarlarından oluşan 9 kişilik ekibi Türkiye'ye getirip gezdirdik. Bundan birkaç gün önce de Güney Koreli bir grup gazeteci ve blog yazarı, ülkede Adıyaman konulu fotoğraf yarışması düzenledi. Yarışma sonunda dereceye girenlere seyahat acentesi tarafından 5 bin dolarlık hediye çeki ve Türk Hava Yolları da Türkiye'ye gidiş dönüş uçak biletini hediye olarak verecek."

Ekinci, Güney Kore'deki gezi tutkunları tarafından okunan "Travellers" adlı dergiyle birlikte çalışma yaptıklarını anlatarak, "Ekip, 30 sayfalık Adıyaman ekini özel olarak çıkaracak. Şu anda bu çalışmayı yapıyoruz. İnşallah bu da turizm olarak ülkemize katkı sağlayacaktır." dedi.

Ekinci, yazar ve fotoğrafçılara Perre Antik Kenti'ni tanıttıklarını, sadece Adıyaman ile sınırlı kalmayacaklarını, Şanlıurfa ve Gaziantep'i de tanıtacaklarını kaydetti.

Derginin yazarı Anna Kwon ise Türkiye ve Adıyaman'a ilk kez geldiğini belirterek, "Perre Antik Kenti'ni ziyaret ettik. Çok etkilendim. Çok heyecan verici bir yer. Özellikle buradaki mezarlar ve mezar odaları beni çok etkiledi. Binlerce yıl öncesine ilişkin önemli bilgiler edindim." diye konuştu.

“Şasa'nın devrimi, sinemaya medeniyet perspektifiyle bakmasında gizli”

İSTANBUL (AA) – Gazeteci yazar Yusuf Kaplan, Ayşe Şasa'nın çağının dilini iyi çözmüş ve ülkenin ruh köklerini fark etmiş biri olduğunu belirterek, "Şasa'nın yaptığı devrim, sinemaya medeniyet perspektifiyle ve bir bütün olarak bakmasında gizli." dedi.

Anadolu Yazarlar Birliği (AYB) ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı'nın desteğiyle Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi'nde "Bu Toprağın Güzideleri: Ayşe Şasa" paneli gerçekleştirildi.

Celal Fedai'nin yönettiği panelin ikinci bölümünde, 2014'te vefat eden yazar ve senarist Ayşe Şasa'nın sinema, sanat ve medeniyete bakışı konuşuldu.

Gazeteci yazar Yusuf Kaplan, Şasa'nın çağının dilini iyi çözmüş ve ülkenin ruh köklerini fark etmiş biri olduğunu belirterek, "Ayşe Şasa'nın yaptığı devrim, sinemaya medeniyet perspektifiyle ve bir bütün olarak bakmasında gizli." dedi.

"Başkalarının kavramlarıyla kendi dünyanızı kuramazsınız." diyen Kaplan, Şasa'nın sanat geleneğinden adeta tırnaklarıyla bir şeyler çıkarmaya çalıştığını ve bir dünya kurabilecek kavram haritasını çıkartma konusunda ter döktüğünü vurguladı.

  • "Sanat anlayışı hayatından bağımsız değildi"

Yazar Cihan Aktaş da 1993'te hidayete ermiş bir sinemacı olan Şasa ile Dergah dergisinde yazarken Mustafa Kutlu'nun da tavsiyesi üzerine tanıştığını söyledi.

Ayşe Şasa'ya göre sahicilik hissi veren hikayelerin asıl başarısının hikaye içindeki fikir olduğunu anlatan Aktaş, "O fikir verildiği için zaten hikaye sahici geliyor. Ayşe Şasa, Batı sinemasının en basit popüler konuya bile bir argüman ve fikir kattığını, birçok Türk filminde derinlik, entelektüel kaygı ve sağlam bir arka plan olmadığını ifade ederdi. Eleştirisini böyle ifade eder ve kendi sorunlarımızı çok sonra fark ettiğimizi söylerdi." değerlendirmesinde bulundu.

Aktaş, Şasa'nın sanat anlayışının hayatından bağımsız olmadığını aktararak, şunları kaydetti:

"Genç sinemacıların ve edebiyatçıların Ayşe Şasa'nın şu sözlerini hatırlaması ne iyi olur. (Sinemada her zaman her şart altında iyi bir şey yapabilmek, orijinal bir şey bulmak, sözü olan bir şey yapabilmek için büyük bir genel kültüre, büyük bir sanat kültürüyle donanmış olmaya ihtiyaç vardır.)"

İslam anlayışında ve medeniyetinde fakirliğin olumsuz bir şey olarak görülmediğini ifade eden Aktaş, "Ayşe Şasa, Batı sinemasının fakirliği bir suç unsuru, bir mazeret olarak gösterdiğini fakirlikle ahlaki düşüş arasında bağlantı kurduğunu hatırlatıyor ve tam tersini düşündüğünü dile getiriyordu. Sinemada bu aşılma fazilet ve disiplinle gerçekleştirilebilecek bir şekilde anlatılabilir diyordu ve bunu da filmlerine yansıttı." dedi.

  • "Filmleri dünyamızın önemli bir parçasıydı"

Yönetmen Mesut Uçakan ise Şasa'nın dürüst, çarpıtmayan, halkın değerlerine önem veren bir sinemacı olduğunu dile getirdi.

Şasa'nın senaryosunu yazdığı yapımların gençlik yıllarını süsleyen ve çoğu halen klasik hüviyetinde olan filmler olduğunu belirten Uçakan, "Özellikle Atıf Yılmaz ile yaptığı filmler, bizim dünyamızın önemli bir parçasıydı." diye konuştu.

Yazar Enver Gülşen de Şasa'nın "Nesneyle onun anlamı arasında nasıl bir bağ var?" gibi doğru soruları dile getiren biri olduğunu belirterek, şöyle devam etti:

"Şasa'ya göre iki türlü bağ var. İlki bir tür ikili karşıtlık kuran Batılı anlayış. İkinci anlayış ise nesne ile anlamı arasında bir farkın olmadığı savunan bir anlayış, neyse o şekilde anlamaya çalışan başka bir anlayış. Şasa'nın bu sorulara sinema üzerinden verdiği farklı cevaplar da var."

Gülşen, sinema ve sanat özelinde gerçekçi ve biçimci ekol olmak üzere iki temel ayrım bulunduğunu, Şasa'nın onların gerçekçi ekole pratiğinde değil teorisinde biraz uzak duran biri olduğunu söyledi.

Güncel tartışmalarda hakikatli soruların yerini güncelle ilişkili konuşmalara bıraktığını savunan Gülşen, "Bugünün sanatı ve sineması üzerine tartışmalara bakıyorum da Şasa'nın sorduğu hakikatli soruları bugün nadiren görüyorum." şeklinde konuştu.

“1. İstanbul Öykü Festivali”

İSTANBUL (AA) – İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Kültür Daire Başkanlığı ve Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) İstanbul Şubesi iş birliğiyle bu yıl ilk kez düzenlenen "İstanbul Öykü Festivali" başladı.

Açılış programında konuşan TYB İstanbul Şube Başkanı Mahmut Bıyıklı, festivalden önce aldıkları haberlerin Müslümanların hikayesine yazılan acıların yenilerini de gösterdiğini söyledi.

Yeni Zelanda'daki iki camiye düzenlenen terör saldırısını anımsatan Bıyıklı, "İnşallah bundan sonra bu acı haber ve hikayeler son bulur. Müslümanların hikayelerinde daha neşeli, keyifli, huzurlu, acısız, şiddetsiz, kedersiz, işgalsiz bir hikayemiz olur diye dua ediyoruz." ifadesini kullandı.

Saldırıda şehit olanlara Allah'tan rahmet, yaralılara da şifa temennisini dile getiren Bıyıklı, her katliamdan, terör saldırısından sonra bazı kuruluşların haklı olarak kültür ve sanat faaliyetlerine ara vermeyi düşündüğünü dile getirdi.

  • "Daha çok kültür sanat faaliyeti yapacağız"

Bıyıklı, teröre ve teröristlere karşı yapılacak en güzel şeyin kültür ve sanatla daha çok uğraşmak olduğunu ifade ederek, "Daha çok kültür sanat faaliyeti yapacağız, daha çok tiyatro oyunu sergileyeceğiz, daha çok kütüphane açacağız." dedi.

Boşnak lider Aliya İzzetbegoviç'in savaş esnasında Türkiye'den Bosna Hersek'e gidenlere söylediği "Sizden savaş sonrası bir kültür merkezi açmanızı istiyorum. Çünkü savaş mutlaka bitecektir, hiçbir savaş ebedi değildir. Savaş bittikten sonra bu millet kültürüyle yeniden ayağa kalkmak durumundadır." ifadesini anımsatan Bıyıklı, şunları kaydetti:

"Biz de Aliya'nın bilgeliğinden istifade ederek bu topraklardan evrensel manada bütün Müslümanlara uzanan bir dirilişin kültürden, sanattan ve edebiyattan geçtiğine inanıyoruz. 1. İstanbul Öykü Festivali'ni de bu sürecin bir basamağı olarak değerlendirebiliriz."

Festivali ilk kez düzenlemenin heyecanı içinde olduklarını ifade eden Bıyıklı, "İnşallah gelenekselleşecek ve sonraki yıllarda sınırları aşarak, içeriğini zenginleştirerek devam edecek. Edebiyat ve öykü İstanbul'a yakışıyor. İstanbul'un kadim hikayesini öykü festivaliyle keşfetmiş olacağız. Sadece geçmişin güzel İstanbul'unu değil, geleceğin ideal İstanbul'unu da bu öykü festivaliyle yazar ve sanatçılarımızla kurmuş olacağız. Ayrıca bugünün İstanbul'unu öykücülerimiz kayda geçirmiş, yazmış ve geleceğe taşımış olacaklar." değerlendirmesine bulundu.

Cihan Aktaş'ın onur konuğu olduğunu anımsatan Bıyıklı, "Aktaş, hiçbir vaktini boşa geçirmeden sürekli yazıya ömür veren, yazının serüveninde kendi hikayesini oluşturan kıymetli bir yazarımız. Kendilerinin bu yıl onur konuğumuz olmasından dolayı mutluyuz." şeklinde konuştu.

Bıyıklı, destek veren kişi ve kurumlara ve festivalde emeği geçenlere teşekkür etti.

  • "Öykü edebiyatın en faal masalarından biri"

Onur konuğu yazar Cihan Aktaş, öykünün selam kelimesi gibi bir araya getiren yol açıcı, konuşmaya ve dinlemeye çağıran bir kelime olduğunu söyledi.

Sanat, edebiyat ve siyasetin hayattan eksilen selamın peşinde olduğunu ifade eden Aktaş, "Edebiyat, bana göre hayatın ağır dersleri üzerine düşünüp direnme sebeplerini açmanın atölyesi. Öykü ise bu atölyenin en faal masalarından birini oluşturuyor. Kimimiz öykü diyoruz kimimiz hikaye diyoruz ama çoğu zaman aynı metni kastediyoruz." diye konuştu.

Festival kapsamında iki gün boyunca öykü üzerine düşünce ve tecrübelerin paylaşılacağını hatırlatan Aktaş, "Her yazar yazma sebeplerini ve estetik anlayışıyla kendi tanımını oluşturuyor. Bana göre öykü unutulanla veya unutulmaması gerekenle ilgili adaleti sağlamaya dönük geniş imkanlar sunan bir kurgu." ifadesini kullandı.

Aktaş, öykünün izlenim ve tecrübeleri ince bir emek ve sabırla anlatma imkanı sunan edebi bir kurgu olduğunu, ayrıca öykünün imkanlarının hayatın hızlanan temposuna cevaplar sunduğunu belirten Aktaş, şöyle devam etti:

"Ders verme, adam etme hatta kurtarma ve yol gösterme iddiasıyla üzerimize gelip varlığımızı kıskıvrak kuşatmaya çalışan katı gerçeklik, göründüğü kadar haklı ve doğru olamaz. Edebiyat bize küçük görülüp geçilendeki yüceliği ve yüce sayılandaki bayağılığı fark etmeyi öğretir. Edebiyat okuru kolay aldanmaz. Roman ve öykü okurunun ve yazarının benliğinde onu kelimelerin büyüsüne ve geçen zamanın adaletine inandıran bir sabrı taşı masalı uğultusu vardır."

Usta yazar, babası Cemal Aktaş'ın açtığı kitap ve kırtasiye dükkanında ve ağabeyi Ümit Aktaş'ın oluşturduğu kütüphanede temel eserleri okuma şansı bulduğunu belirterek, "Yazdığım her metinde elimden düşmeyen kitapların yazarlarına ve aileme borcumu ödemeye çalışıyorum bir bakıma." diye konuştu.

  • "Genç yazarlar cesur olmalı"

Usta değil sadece bir öğrenci olduğunu söyleyen yazar, "Edebiyatta ustalık emeklilikle aynı şey gibi geliyor bana. Arayışı sürdüren, eksiğini anlamaya çalışan bir gezgin, bir metin işçisi olmaya çalışıyorum." dedi.

Başörtülü bir kadın olarak yıllarca yazma hakkını korumaya, her yönden gelen itiraz ve ön yargıları yazarak aşmaya çalıştığını dile getiren Aktaş, şunları kaydetti:

"Genç yazarlar cesur olmalı, hakkı verilerek oluşan eser eleştirinin ilerisindedir. Metin kutsal değildir ve edebiyat alanında en adil fikir veya eleştiri zamanın jürisine aittir. Okuyucuyu sıkmaya tekrarlara boğmaya hakkımız yok. Ancak sadece hoşça zaman geçirmek için de okunmamalıdır. Bir eksiğin varlığının bilinciyle, o eksiği başka bir açıdan görmek ve göstermek için yol alıyor edebiyat. Çünkü yılgınlığa kapılma lüksümüz yok. Bildiklerimiz itibarıyla doğru anlamaya, hatırlamaya, iyiliğe çağırmaya ve rıza arayışına yükümlüyüz."

TYB İstanbul Şubesi'nin merkezi olan Kızlarağası Medresesi'nde gerçekleştirilen festival kapsamında okuma, atölye, sergi ve imza etkinlikleri yapılacak.

Öykü alanında Türkiye'de ilk kez gerçekleştirilen festival, öykünün tarihsel serüveni, okuyucu ve yazar açısından gelişimi ile toplumdaki karşılığının ele alınacağı oturumlarla 16 Mart'a kadar devam edecek.

Prekazi, hayatını anlatan kitabı tanıttı

İSTANBUL (AA) – Galatasaray'ın efsane futbolcularından Cevad Prekazi, hayatını anlattığı "Prekazi vurdu, gol oldu" kitabının tanıtımını yaptı.

Prekazi, kitabın tanıtımı için Sultanahmet Meydanı'ndaki bir otelde yazar Onur Bayrakçeken'le basın toplantısı düzenledi.

Böyle bir proje için Onur Bayrakçeken'in Belgrad'a geldiğini aktaran Prekazi, "Bugüne kadar bana böyle yaklaşan çıkmadı. Türkiye ve Sırbistan'daki arkadaşlarım bana, 'Neden kitap yazmıyorsun?' diyordu. Ben de 'Ne işim var kitapla. Ben kitap okurum sadece.' diyordum. Sonra bu kitap için karar verdim ve 'Yazabiliriz.' dedim. Çok heyecanlıyım. Özel hayatımdan parçalar da var bu kitapta. Herkese teşekkür ediyorum. Türkiye'de çok güzel yıllar yaşadım, hala yaşıyorum." ifadelerini kullandı.

Kitaptaki Galatasaray anılarına da değinen Prekazi, "Galatasaray'daki en önemli anım şampiyonluktu. İlk senemde şampiyon olamadık. Çok bozulmuştum ama sonra şampiyon olduk. O anı hayatımda hiç unutmayacağım." dedi.

Galatasaray'ın Spor Toto Süper Lig'deki şampiyonluk yarışını da değerlendiren Prekazi, şunları kaydetti:

"Maçları izliyorum. Galatasaray'ın iyi takımı var ama iyi sonuçlar almakta zorlanıyor. Özellikle deplasmanda çok kötü oynuyor. Futbolda hiçbir şey belli olmaz. Benim zamanımda son haftalara doğru Beşiktaş, Denizlispor'la berabere kalınca biz şampiyon olmuştuk. Galatasaray'ın hala şansı var. Başakşehir'in zor maçları var ama Galatasaray bütün maçları kazanmalı. Başakşehir'in de puan kaybını beklemeli."

Türk futbolunun çok değiştiğini ve takımların çok güçlendiğini anlatan Prekazi, "Bizim zamanımızda taraftarlar '5, 5' diye bağırıyordu. Artık yok böyle bir şey. Ben zamanında çok fazla genç oyuncu da teklif ettim Galatasaray'a. Şu an gelenler sanıyor ki, Galatasaray o an başlıyor. Hayır, Galatasaray 1905 yılında kurulmuş tarihi bir kulüp." diye konuştu.

Kitabın yazarı Onur Bayrakçeken ise Prekazi'nin kitap fikrine çok sıcak baktığını ve bunun da işini kolaylaştırdığını anlatarak, "Doğduğu günden bugüne kadar kendisiyle bütün detayları konuştuk. Kısacası Cevad Prekazi'ye ait her şeyi konuştuk ve ortaya 'Prekazi vurdu, gol oldu' kitabı çıktı. Bu kitap için kendi tabiriyle 'Cevad Prekazi tarihi.' diyebiliriz. Kendisine çok teşekkür ediyorum, bu projenin içinde olduğu için." değerlendirmesinde bulundu.

Prekazi, kitabı için imza günleri de düzenleyecek. Unutulmaz futbolcu, "Prekazi vurdu, gol oldu" kitabı için yarın Beşiktaş Kırmızı Kitap Evi'nde, 10 Mart Pazar günü Akasya AVM'de, 11 Mart Pazartesi günü ise Vadi İstanbul'da saat 16.00'da imza günlerine katılacak.

Ünlü yazar Yaşar Kemal, ölümünün 4. yılında anılıyor

İSTANBUL (AA) – AİŞE HÜMEYRA BULOVALI – Türk edebiyatına 26 roman, 11 deneme, 9 röportaj, 2 öykü ve şiir alanında bir eseri miras bırakan, Türk edebiyatının çınarı Yaşar Kemal, vefatının 4'üncü yılında anılıyor.

Gerçek adı Kemal Sadık Gökçeli olan usta yazar, Nigar Hanım ile çiftçi Sadık Efendi'nin oğlu olarak, Adana sınırları içerisindeki Osmaniye'de 6 Ekim 1923'te dünyaya geldi. Kemal'in Van-Ercişli olan ailesi, 1. Dünya Savaşı yıllarında sırasıyla Diyarbakır, Şanlıurfa ve Gaziantep'e gitti, son olarak da Adana'ya yerleşti.

Bir buçuk yıl süren göç esnasında Yusuf adlı yaralı bir çocuğu yanına alarak evlat edinen Sadık Efendi, henüz 4 yaşındaki Kemal'in gözleri önünde, Yusuf tarafından öldürüldü. Kemal, bu olaydan çok etkilendiğinden 12 yaşına kadar kekeme konuştu.

Yaşar Kemal, küçük yaşta bir kaza sonucu sağ gözünü kaybederken, 8 yaşındayken köye gelen bir tuhafiyecinin köy kadınlarının borcunu yazmasından etkilenip, yazmaya ilgi duydu. Küçük yaşta doğaya, insanlara ve topluma karşı ilgi duyarak eserlerinin temelini oluşturan Yaşar Kemal, ilkokula gitmeden önce "Aşık Kemal" mahlasıyla halk şiirlerine imza attı.

İlkokula 9 yaşında başlayan Kemal, okul arkadaşı Aşık Mecit ile aşıklarla atışacak derecede türküler söyleyip ağıtlar yakarken, annesinin engel olmasından dolayı saz çalmayı tam anlamıyla başaramadı. Kemal, 1938'de mezun oldu.

  • İlk şiiri 1939'da, ilk kitabı 1943'te yayımlandı

Kaleme aldığı ilk şiiri "Seyhan", 1939'da Adana Halkevi Dergisi'nde yayımlandı.

Ortaokula 1941'de başlayan ancak son sınıfta hastalandığı ve kendini edebiyata verdiği için, yatılı öğrencilik hakkını kaybeden Kemal, ırgat katipliği, memurluk, ırgatlık, inşaat denetçiliği, öğretmen vekilliği ve arzuhalcilik gibi farklı işlerde çalıştı.

Kemal, hayatın zorluklarıyla olgunlaşırken, toplumun acılarını ve yaşadıklarını eserlerine yansıttı. Halk edebiyatına da ilgi duyan Kemal'in şiirleri 1940'lı yıllarda "Çığ", "Ülke", "Millet", "Kovan" ve "Beşpınar" dergilerinde okurla buluştu.

Aynı yıllarda Pertev Naili Boratav, Nurullah Ataç, Güzin Dino, Arif Dino ve Abidin Dino ile tanışan Kemal, Abidin Dino vesilesiyle okuduğu "Don Kişot" eserinden etkilenerek, Batı edebiyatı üzerine daha çok okuma yaptı.

Usta yazarın, 1940-1941 arasında Çukurova ile Toroslar'dan derlediği ağıtları içeren "Ağıtlar" adlı ilk kitabı, 1943'te Adana Halkevi tarafından yayımlandı.

Yaşar Kemal, 1946'da askerliğini yaptığı Kayseri'de ilk uzun hikaye kitabı "Pis Hikaye"yi kaleme aldı.

  • Yaşar Kemal imzasını ilk kez 1951'de kullandı

İstanbul'a 1951'de taşınan Kemal, kısa bir süre işsizlikten sonra "Yaşar Kemal" imzasıyla, Cumhuriyet gazetesinde, fıkra ve röportaj yazdı. Yazılarında Anadolu insanının iktisadi ve toplumsal sorunlarını anlatmaya çalışan Kemal'in yine bu dönemde yaptığı "Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün" başlıklı röportajı, Gazeteciler Cemiyetince verilen "Özel Başarı Armağanı"na değer görüldü.

Kemal, 1952'de Sultan 2. Abdülhamid'in baştabibi Jak Mandil Efendi'nin torunu Thilda Serrero ile evlendi. Türkçe, İngilizce, Fransızca ve İspanyolcayı iyi bilen Serrero, Kemal'in 7 eserini yabancı dillere çevirdi, çeşitli yayınevleriyle ilişkiler kurarak, eşinin Avrupa'da daha çabuk tanınmasını sağladı. Raşit Gökçeli adlı bir oğlu olan çiftin evliliği, Serrero'nun vefat ettiği 17 Ocak 2001'e kadar devam etti. Usta yazar, 2002'de Ayşe Semiha Baban ile evlendi.

"Bebek", "Dükkancı" ve "Memet" adlı hikayelerinin de içinde bulunduğu "Sarı Sıcak" kitabını 1952'de yazan Kemal, yoksulluk, şiddet, dayanışma, yozlaşma, doğa tutkusu, insan-doğa çatışmasını eserinde işledi.

Yaşar Kemal, "Sünger Avcıları" başlıklı röportaj dizisiyle okuyucuların beğenisini kazanırken, 1955'te Varlık dergisinin "Roman Armağanı"nı kendisine kazandıran romanı "İnce Memed"i yayımladı. Yazarın, 1953-1954'te Cumhuriyet gazetesinde dizi olarak yayımlanan yazılarından oluşan eser, 40'tan fazla dile çevrilerek, dünya çapında ilgi gördü.

Edebiyat hayatının yanı sıra, siyasi faaliyetlere devam eden Kemal, 1967'de çıkarmaya başladığı "Ant" adlı derginin eklerinden biri sebebiyle 18 ay hapse mahkum oldu. Daha sonra bu karar, Yargıtay tarafından bozuldu.

Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğrayan Yaşar Kemal, 1974-1975'te Türkiye Yazarlar Sendikası'nda Genel Başkan olarak görev yaptı. Kemal, 1988'de kurulan PEN Yazarlar Derneği'nin de ilk başkanı oldu.

Eserlerinde sade ve akıcı bir üslup kullanmayı tercih eden ünlü yazar, roman ve öykülerinde çoğunlukla Çukurova'da yaşanan insan dramlarını işledi. Kemal'in "İnce Memed"in de aralarında bulunduğu 9 eseri de beyazperdeye aktarıldı ve birçok eseri tiyatroya uyarlandı. Kitaplarında Anadolu'nun efsane ve masallarından da yararlanan Kemal, 1970'ten sonra yazdığı romanlarında ise şehir insanının hayatını ele aldı.

-Birçok kez Nobel'e aday gösterildi

Yaşar Kemal, ilki 1973'te olmak üzere pek çok kez Nobel'e aday gösterilmesine rağmen bir türlü Nobel ödülünü alamadı. Nobel'e aday gösterilen ilk Türk olan Kemal, verdiği bir röportajda "Ölene kadar da aday olacağım." şeklinde görüşlerini dile getirdi.

Yakın dostu Zülfü Livaneli, Nobel ödülünün küçük hesaplar ve kıskançlıklar dolayısıyla Yaşar Kemal'e verilmediğini, "Sevdalım Hayat" kitabında şu sözlerle aktardı:

"Bir seferinde Yaşar Kemal, Nobel Ödülü'ne çok yaklaşmıştı. En güçlü aday olarak adı geçiyordu ve sonradan öğrendiğimize göre ödülü kazanamaması için hiçbir neden yoktu. Tam o sırada bazı Türkler ve Türkiyeli Kürtler devreye girerek, Yaşar Kemal aleyhine bir dedikodu çarkı çevirdiler. İsveç akademisine, Türk edebiyatını iyi bilmediklerini, aslında Yaşar Kemal'in Türkiye'de beşinci sınıf bir yazar olduğunu, sadece o çevrilmiş olduğu için ödülü ona vermenin haksızlık olacağını söylemişler. Bu arada bazı Kürtler de Yaşar Kemal'in Kürt olduğu halde Türkçe yazmasının Kürt kimliğini inkar etme anlamına geldiğini öne süren bir kampanya başlattılar. Onlara göre Yaşar Kemal, Kürt halkının masallarını alıp Türklere mal etmekle görevli bir devlet yazarıydı. Lars Gustafson adlı İsveçli romancı Avusturya'da tanıştığı Diana Canetti adlı Türkiyeli bir yazarın Türkiye'de Yaşar Kemal'den daha ünlü olduğunu yazınca dayanamadım ve yazının yayımlandığı Expressen gazetesine bir açıklama gönderdim. Bu tartışmalar, zaten kıl payı dengeler üstünde duran İsveç akademisini ürküttü ve Yaşar Kemal'e verecekleri ödülü ertelemeyi uygun görüp Patrick White'a verdiler."

-Hayatı boyunca birçok ödüle değer görüldü

Adana Çukurova'da yazı hayatına başlayan Yaşar Kemal'e, 1993'de Kültür ve Turizm Bakanlığı Büyük Ödülü, 2008'de ise edebiyat dalında "Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü" takdim edildi. Ödülü dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün elinden alan Kemal, ödül konuşmasında "Anadolu sayesinde dünya kültürüne katkı sağlayacağız. Kitaplarımı okuyanlar barışçı olsunlar. Yoksa zahmet etmesinler." ifadelerini kullanmıştı.

Yurt dışında da birçok ödüle layık görülen Kemal, "Uluslararası Cino del Duca ödülü", "Legion d'Honneur nişanı", "Commandeur payesi", "Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres Nişanı", "Premi Internacional Catalunya", Fransa tarafından verilen "Legion d'Honneur Grand Officier rütbesi", Alman Kitapçılar Birliği'nin verdiği "Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü"nün de bulunduğu 20'yi aşkın ödül, ikisi yurt dışında olmak üzere, 7 fahri doktorluk payesi aldı.

Hayatı boyunca şiir, öykü, roman, anı, röportaj, derleme, söyleşi, deneme, oyun, fıkra, makale ve senaryo gibi birçok edebi türde eser kaleme alan usta yazar, Türk edebiyatına 26 roman, 11 deneme, 9 röportaj, 2 öykü ve şiir alanında bir eseri miras bıraktı.

Yaşar Kemal, solunum yetmezliği şikayetiyle tedavi gördüğü hastanede, çoklu organ yetersizliği ve kalp ritm bozukluğu sebebiyle 28 Şubat 2015'de 92 yaşında vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.

Usta yazarın bazı roman ve eserleri şöyle:

"Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974)", "Yusufçuk Yusuf (1975)", "Yılanı Öldürseler (1976)", "Al Gözüm Seyreyle Salih (1976)", "Kuşlar da Gitti (1978)", "Deniz Küstü (1978)", "Yağmurcuk Kuşu (1980)", "Kale Kapısı (1985)", "Kanın Sesi (1991)", "Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1997)", "Karıncanın Su İçtiği (2002)", "Tanyeri Horozları (2002)" "Çıplak Deniz Çıplak Ada / Bir Ada Hikayesi", "Tek Kanatlı Bir Kuş, 2013", çocuk romanı "Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977)" destansı roman "Üç Anadolu Efsanesi (1967)", "Ağrıdağı Efsanesi (1970)", "Binboğalar Efsanesi (1971)", "Çakırcalı Efe (1912)"

Röportaj ve denemeleri arasında ise şu eserler yer alıyor:

"Yanan Ormanlarda Elli Gün", "Çukurova Yana Yana", "Peri Bacaları", "Bunların hepsini Bu Diyar Baştan Başa", "Allah'ın Askerleri", "Röportaj Yazarlığında", "Çocuklar İnsandır", "Ağıtlar", "Taş Çatlasa", "Baldaki Tuz", "Gökyüzü Mavi Kaldı", "Ağacın Çürüğü", "Sarı Defterdekiler", "Ustadır Arı", "Zulmün Artsın"

Gazetecilerden AA'ya ziyaret

İSTANBUL (AA) – Kültür sanat alanında çalışan gazeteciler ile sanatçı Hülya Yazıcı, Anadolu Ajansı (AA) Kültür Sanat Haberleri Editörü Bünyamin Yılmaz'ı ziyaret etti.

Gazeteci Bedir Acar, Ayşe Olgun ve Samed Karagöz ile Bağımsız Sanat Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Hülya Yazıcı'nın ziyaretinde, Türkiye'nin kültür sanat hayatındaki gelişmeler ele alındı.

Toplantıda konuşan Yılmaz, Türkiye'nin kültür sanat hayatını kayıt altına almanın gelecek kuşaklara aktarılacak en önemli birikimleri de doğru adreslere ulaştırmayı sağlayacağını söyleyerek, "Bu anlamda ülkemizde canlı bir kültür sanat ortamının olduğunu söyleyebiliriz. Kültür sanat habercilerimiz çok önemli bir iş yapıyor. Alanında uzun yıllar tecrübe biriktirmiş insanlarımız sayesinde kültürel hafızamız değer kazanıyor. Bugün bu buluşma, aslında kültür sanat haberciliğimizin bir hafızaya sahip olduğunu görmek açısından sevindirici." dedi.

AA Kültür Sanat Haberleri Editörlüğü olarak, kültür ve sanat dünyasının önemli isimleriyle ve kurumlarıyla bir araya gelmeye devam edeceklerini vurgulayan Yılmaz, "Ülkemiz, sanatsal anlamda çalışmaların uluslararası alanda daha görünür olduğu bir döneme doğru gidiyor. Bizler de üzerimize düşeni yapmaya, Türkiye’nin güzelliklerini haberlerimize taşımaya devam edeceğiz." ifadelerini kullandı.

Star Gazetesi Kültür Sanat Haberleri Editörü Bedir Acar, haber ajanslarının günlük gazetelerin vazgeçilmez haber kaynakları arasında yer aldığının altını çizerek, "Hele az elemanla çalışan kültür sanat servisleri açısından, ajans haberleri cankurtaran vazifesi görüyor. Bu anlamda AA benim en önemli haber kaynaklarım arasında yer alıyor. Son yıllarda AA'nın kültür haberciliğinde yakaladığı çok sesli çizgiyi takdir ediyorum. Kültürde her sese kulak veren, her renge yer açan AA'yı, demokrat ve sivil tavrından dolayı kutluyorum. Medyada kültür haberciliği giderek azalırken AA'nın sanata özel alan açmış olması önemli." değerlendirmesinde bulundu.

  • "İstanbul'da yıl içinde üç büyük uluslararası kitap fuarı okurlarını ağırlıyor"

Yeni Şafak Gazetesi Kültür Sanat Haberleri ve Kitap Eki Yayın Editörü Ayşe Olgun da AA'nın kültür sanat haberciliğini 20 yılı aşkın süredir takip ettiğini dile getirerek, şu bilgileri verdi:

"Ajansın bir dönem yaşam haberleriyle birleştirilen kültür sanat servisinin son üç yılda yeniden yapılandırılıp özel bir birim altında hizmet vermesini bir kültür sanat habercisi olarak çok önemli buluyorum. Bu şekilde haberlerin içeriklerinin kalitesi arttı ve daha da zenginleşti. Ayrıca yaptığı haberlerle gerek görsel gerekse haber içeriği olarak kültür sanat dünyasının nabzını büyük bir pencereden görüp ele aldığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim."

Özellikle İstanbul'da kültür sanat etkinliklerinin nabzının kitap ve sergiler üzerinden attığını aktaran Olgun, "Mahalle aralarında bile sanat galeri ziyarete açılıyor. Bienaller, sanat fuarlarının önünde uzun kuyruklar oluşuyor. Yine eskiden İstanbul'da tek bir kitap fuarı varken artık yıl içinde üç büyük uluslararası kitap fuarı okurlarını ağırlıyor. Ayrıca ilçelerde de kitap fuarları, sahaf festivalleri düzenleniyor. Bugün Anadolu'nun neredeyse bütün şehirlerinde kitap fuarları yapılıyor. Yazar ve okur buluşmaları büyük bir coşkuyla devam ediyor. Yayın ve resim dünyası altın yılını yaşıyor diyebiliriz." şeklinde konuştu.

TRT World'de yayımlanan kültür-sanat programı "Showcase"in yapımcısı ve gazeteci-yazar Samed Karagöz de AA Kültür Sanat Haberleri Editörlüğü'nün her kesimden okurun ve televizyon izleyicisinin ilgisini çekebilecek haberler servis ettiğini belirterek, "Bu nedenle benim için son derece önemli. AA, sadece fotoğraflı değil görüntülü haberleriyle de televizyon kanallarının yanı sıra gazetelerin web siteleri için de kültür ve sanatın nabzını başarılı bir şekilde tutuyor. AA'nın, kültür ve sanata göstermelik olarak değil derinlemesine yer vermesinden dolayı son derece müteşekkirim." dedi.

Bağımsız Sanat Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Hülya Yazıcı ise sanatçılar açısından kültür sanat haberlerinin son derece önemli olduğunu vurgulayarak, "Medeniyetleri oluşturan kültür sanattır. Çok ihmal ettiğimiz bu alana bakmamız gerektiğini dile getiriyoruz ama üst makamlar tarafından yapılacaklar arasında bu, önceliklerden olamıyor nedense. Dolayısıyla da unutulup gidiyor. Boş bıraktığımız bu alandan yoksunluğumuz bizden sık sık intikamını alıyor." şeklinde görüşlerini dile getirdi.

Toplantının ardından Bünyamin Yılmaz, konuklarına "AA Yıllık 2018"i armağan etti.

“Türk edebiyatının çınarı: Ahmet Hamdi Tanpınar”

İSTANBUL (AA) – "Huzur", "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" ve "Beş Şehir" eserleriyle okuyucuların kalbinde yer edinen Türk edebiyatının önemli yazar ve şairlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar, vefatının 57. yılında yad ediliyor.

Yazar Tanpınar, 23 Haziran 1901'de Kadı Hüseyin Fikri Efendi ile Nesime Bahriye Hanım'ın oğlu olarak İstanbul'da dünyaya geldi.

Adını ilk kez 1920'de "Altın Kitap" dergisinde yayınlanan "Musul Akşamları" şiiriyle duyuran Tanpınar'ın eserleri, Dergah, Milli Mecmua, Hayat, Görüş, Ülkü, Varlık, Oluş, Kültür Haftası ve Aile dergilerinde okuyucuyla buluştu.

Ahmet Hamdi Tanpınar, lise öğrencisiyken şiirlerinden tanıdığı Yahya Kemal Beyatlı'nın etkisiyle 1919'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne girdi.

Beyatlı ile Mehmed Fuad Köprülü, Cenab Şahabettin, Ömer Ferit Kam ve Babanzade Ahmet Naim'in derslerine devam eden başarılı edebiyatçı, 1923'te Şeyhi'nin "Hüsrev ü Şirin" başlıklı mesnevisi üzerine yazdığı lisans teziyle Edebiyat Fakültesinden mezun oldu. Şiir zevkinin oluşumunda özellikle Beyatlı ile Ahmet Haşim'in etkisi olduğunu yazılarında da aktaran Tanpınar'ın, 1926'da Milli Mecmua'da "Ölü" adlı şiiri, 1927 ve 1928'de ise Hayat dergisinde yedi şiiri yayımlandı. Usta edebiyatçının ilk yazısı ise 20 Aralık 1928'de yine Hayat dergisinde çıktı.

Usta kalem, şiir dışında ikinci bir çalışma alanı olarak çeviriye de başlayarak, 1929'da E.T.A. Hoffmann'ın "Kremon Kemanı" ile Anatole France'tan "Kaz Ayaklı Kraliçe Kebapçısı" adlı kitapları çevirdi.

  • "19. Asır Türk Edebiyatı Kürsüsü"nde görev yaptı

    Ahmet Kutsi Tecer ile 1930'da Ankara'da Görüş dergisini çıkarmaya başlayan Tanpınar, 1932'de Kadıköy Lisesi'ne, 1933'te ise estetik mitoloji dersi vermek üzere Sanayi-i Nefise Mektebi'ne atandı.

Ahmet Hamdi Tanpınar, 1939'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde yeni kurulan "19. Asır Türk Edebiyatı Kürsüsü"nde profesör olarak görev aldı.

Tanzimattan sonraki Türk edebiyatının tarihini yazmakla görevlendirilen yazar, İslam Ansiklopedisi’ne de maddeler yazdı.

Yazar Tanpınar, 1940'ta Kırklareli'nde topçu teğmeni olarak vatani görevini yaptı, 1942'de CHP Kahramanmaraş Milletvekili olarak Meclis'e girdi.

İlk kez 1944'te tefrika halinde yayınlanan "Mahur Beste" adlı romanı, 1975'te basılan Tanpınar, eserini Lale Devri'nin ünlü hanende ve bestekarı Eyyübi Ebubekir Ağa'ya ithaf etti.

Tanpınar'ın 1948'de tefrika halinde yayımlanan "Huzur" eseri, 1949'da kitap haline getirilerek okuyucuyla buluştu.

Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği de yapan Tanpınar, 1949'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde yeniden görev yapmaya başladı.

  • "Sahnenin Dışındakiler" eseri, vefatından sonra kitap olarak basıldı

Usta edebiyatçının, Türk insanının doğu ile batı arasında bocalamasını irdeleyen "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" eseri 1961'de yayımlandı.

"Mahur Beste" ve "Huzur" eserleriyle birlikte üçleme oluşturan, Anadolu'da süren Kurtuluş Savaşı ve İstanbul'daki aydınlarla birlikte halkın değişik kesimlerinden insanların farklılaşan hayatları ve bu mücadeleye dahil oluşlarını işleyen "Sahnenin Dışındakiler" kitabı ise 1950'de tefrika edilip, vefatından sonra 1973'te basıldı.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın tamamlanamamış ve öldükten sonra notları içerisinden toparlanarak yayına hazırlanan romanı "Aydaki Kadın" 1987'de Adam Yayınları tarafından basıldı. İstanbul, Bursa, Ankara, Erzurum ve Konya şehirlerini doğal, tarihi ve kültürel yapılarıyla anlattığı "Beş Şehir" isimli eseri de kaleme alan Tanpınar, romanlarında gerçekçi ve sosyal sorunlara eğilen tarzıyla dikkati çekti.

Geçirdiği kalp krizi nedeniyle 23 Ocak 1962'de İstanbul'da vefat eden usta edebiyatçı, Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı'nda Yahya Kemal’in mezarının yanı başına defnedildi. Mezar taşında, kendi dizeleri olan "Ne içindeyim zamanın/Ne de büsbütün dışında" ifadeleri yer alıyor.

  • Eserleri:

Tanpınar, Mahur Beste, Huzur, Sahnenin Dışındakiler, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ay'daki Kadın romanlarını, Abdullah Efendi'nin Rüyaları, Yaz Yağmuru adlı öyküleri kaleme aldı. Ayrıca Beş Şehir ve Yaşadığım Gibi adlı deneme eserleriyle Tevfik Fikret, Namık Kemal, Edebiyat Üzerine Makaleler ve Yahya Kemal adlı inceleme ve araştırma kitaplarını okuyucuyla buluşturdu.

Kas hastası genç kız umutlarını tuvali ve kalemiyle yaşatıyor

BURSA (AA) – ELİF ÖZLEM ÇELİKLER – Bursa'da 6 yıldır solunum makinesine bağlı olan 21 yaşındaki kas hastası Yıldız Yılmaz, hastalığına rağmen yaptığı resimler ve yazdığı kitaplarla hayata dair umutlarını hep canlı tutuyor.

Sağlıklı bir bebek olarak dünyaya geldikten sonra 7 yaşında Duchenne Muskular Distrofi (DMD) kas hastası olduğu teşhis edilen ve zamanla yürüme yetisini kaybeden Yılmaz, yoğun bakımdayken keşfettiği yeteneğini geliştirerek yaptığı resimlerle kendini ifade ediyor.

Yaşam sevincini resimlere taşıyarak 5 sergi açan Yılmaz, şimdi de çevresindekilere umut olmak için yazdığı yeni romanını okuyucuyla buluşturabilmek istiyor.

Eğitimini de bırakmayan Yılmaz, Amasya Sabuncuoğlu Şerefeddin Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi Bölümü ikinci sınıfında öğrenimini sürdürüyor.

Yıldız Yılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, daha çok erkek çocuklarında görülen DMD hastalığıyla kendisinin de yıllardır mücadele ettiğini söyledi.

Belli bir yaşa kadar yürüyebildiğini anlatan Yılmaz, "Daha sonra tekerlekli sandalyeye bağlandım. 15 yaşındayken de yoğun bakımda yattım ve sonrasında solunum makinesiyle tanıştım. Şu anda bu ağır hastalıkla mücadele ediyorum. Hastalık ağır ama umudum daha ağır basıyor." dedi.

Yılmaz, solunum güçlüğü nedeniyle yoğun bakıma yattığında hayatının en zor dönemini yaşadığını dile getirdi.

O döneme kadar ailesinin yanından hiç ayrılmadığını vurgulayan Yılmaz, şöyle devam etti:

"Annem bana hep 'yaka gülüm' der. Yakasından hiç ayrılmadım işin doğrusu ama yoğun bakımda hastalık nedeniyle maalesef ayrılmak zorunda kaldık. Bu sebeple psikolojik olarak bu süreçte zorluk çektim. Can sıkıntımı da sürekli dile getirdiğim için annem bir gün kantinden bana kuru boya ile küçük bir resim defteri almış. Sonrasında okuduğum kitaptaki bir karakteri çizmeyi denedim. Aynısı olunca ve güzel tepkiler alınca resim yapmaya başladım."

Yılmaz, kendisini resim yaparak ve yazarak ifade edebildiğini belirtti.

Resim yapmaya içinden geldiği zaman başladığını aktaran Yılmaz, "Çünkü zorlama bir resim bitmiyor. Her resmin bir hikayesi var ama ben çok kuş çizerim. Çünkü kuşlar bana özgürlüğü anımsatıyor. Bazen kuşların kanadında gezdiğimi hayal ediyorum. Bazen gagasında yavrusuna yem götürüşünün merhametini hissediyorum. En önemlisi resim yaparken kendimi resmin içinde hissediyorum." değerlendirmesini yaptı.

Farklı tür boyalarla çalıştığını ancak en çok sulu boyayla resim yapmayı sevdiğini anlatan Yılmaz, son kişisel sergisini Bursa Uludağ Üniversitesi Resim Bölümünde açtığını söyledi.

  • "Yaşamadan anlayabilmeyi hedefledim"

Yazarlık çalışmalarına da değinen Yılmaz, ilk kitabı olan "Umut Işığı"nı 16 yaşındayken kaleme aldığını kaydetti. "Umut Işığı"nı yazarken farklı düşünceler içinde olduğunu anlatan Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Yazarken şunu düşündüm; dünya hepimiz için aynı ama hepimizin hayatında mutlaka farklılıklar yer alıyor. Benim hayatımdaki farklılık da sağlık yönünden oldu. Ben nefes almak ve yürümek için ömrüm boyunca mücadele ettim. Hala da mücadele ediyorum. Maalesef bu hastalığın tedavisi yok ve ölümcül bir hastalık olduğu biliniyor fakat ne olursa olsun yolumuzu bulabileceğimize inanıyorum. Kitabı da bu yüzden yazdım. Ben bunları yaşadım ama bir başkası yaşamamış olabilir. Yaşamadan anlayabilmeyi hedefledim. Yoğun bakımda yaşadıklarımı derledim. Sağlık ve en önemlisi inanca yönelik bazı konulardan bahsettim. Çünkü Allah'a olan inancım benim her zaman dik durabilmemi sağladı. Her şeyin bir sebebi olduğunu bilmek ve her karanlığın ardından bir güneşin doğduğunun farkına varabilmek benim kırılma noktam oldu. Bu yüzden insanların bunları yaşamadan, nefes alabiliyorken nefes alamıyor olabilmeyi düşünmelerini sağlamaktı. Belki ufak bir şükür ve hamdetmelerine sebep olabilmekti. Şu anda bir roman yazıyorum. Umut ediyorum ki bir yayıneviyle daha büyük bir kitleye kitaplarımı ulaştırabilirim."

Youtube kanalı da açtığını dile getiren Yılmaz, resimlerinin görüntülerini bu platformda paylaşarak, kendisi gibi umut ışığını elden bırakmadan bu yolda ilerlemek isteyenlere katkıda bulunmayı amaçladığını ifade etti.

Umudun, hayatı ve benliği güzel yerlere getirebilecek bir duygu olduğunu vurgulayan Yılmaz, "Allah'ın izniyle umut etmeyi hiçbir zaman bırakmasınlar çünkü umudun ışığı gözlerimize yansıdığı zaman hayatın renklerinin farkına daha güzel varabiliyoruz. En ufak güzellikler bile mesela nefes alabilmek, yürüyebilmek, çocuklarını, yeğenlerini sevebilmek ve onlarla vakit geçirebilmek bunların hepsi umudun bir parçasıdır. Bu yüzden hepimizin umut ışığı daim olur inşallah." diye konuştu.