Açık yaralar “kurt tedavisi” ile kapanıyor

TEKİRDAĞ (AA) – ÖMER URAL – İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Erdal Polat, antibiyotik tedavisiyle kapanmayan ve deri üzerinde kalıcı hasar gibi görünen yaraların tıp dilinde "larva" olarak tanımlanan "kurt tedavisi" ile kapatıldığını söyledi.

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) Araştırma Hastanesi Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Enstitüsünce düzenlenen bir program için kente gelen Polat, AA muhabirine yaptığı açıklamada, "kurt tedavisi"nin açık yara kapama tedavi yöntemi olduğunu söyledi.

"Kurt tedavisi"ni yaklaşık 12 yıldır uyguladıklarını ve çok güzel sonuçlar aldıklarını dile getiren Polat, 6 yıldır da kan dolaşımı şikayetiyle gelen vatandaşlara sülük tedavisi ile yardımcı olmaya çalıştıklarını kaydetti.

Doç. Dr. Polat, "kurt tedavisi"ni her türlü açık yaraya uygulayabildiklerini belirterek, "Kurt tedavisini yaklaşık olarak 12 yıldır uyguluyoruz, bu süreçte 10 binin üstünden bir hasta potansiyeline ulaştık. Başta diyabet hastaları, açık yaralar, behçet hastalıkları, pyoderma gangrenosum hastalığı, dünyada ilk uyguladığımız vakalardır. Kurt tedavisini açık her türlü yaraya uygulayabiliyoruz." diye konuştu.

  • "Hücre bölünmesini hızlandırıyor"

Tedavi sürecinde açık yara olan bölgeye kurt (kurtçuk) bırakıldığını ve bunların salgıladıkları enzimlerle yarayı kapattığını anlatan Polat şöyle devam etti:

"Kurt tedavisini amputasyon (kesim) kararı verilmiş hastalara uyguluyoruz. Kurt tedavisinde eğer hastanın vücudunda dolaşım varsa yüzde 100'dür. Antibiyotiklere dirençli tüm mikro organizmaları kurtlar ya yiyerek ya da salgıladıkları enzimlerle öldürüyorlar. Nektoritik dokuyu uzaklaştırıyorlar ve kesinlikle canlı dokuya zarar vermiyorlar. Bunun yanı sıra hücre bölünmesini hızlandırıyor ve büyüme faktörlerini arttırıyor. Daha hızlı bir şekilde yaranın kapanmasına yardımcı oluyorlar. Behçet hastalığı tanısı konulup hem romatolojinin hem de cildiyenin onay verdiği bizim de kurt tedavisi uyguladığımız iyileşmeyen hiçbir hastamız yok. Hepsini yaraları kapanmış, sağlığına kavuşmuş durumda."

  • "Kurt tedavisi"nin sonuç vermesi için kan dolaşımı önemli

"Kurt tedavisi"nin olumlu sonuç vermesi için vücuttaki kan dolaşımın iyi olması gerektiğine vurgu yapan Polat, aksi halde tedavide arzulanan sonucun elde edilemediğini aktardı.

Polat, dolaşıma katkı olsun diye son 5-6 yıldır da sülük tedavisine başladıklarının altını çizerek, "Bizim genellikle kullandığımız sülükler steril sülüklerdir. Hiçbir zaman doğadan toplanmış sülükleri direk kullanmayız. 6 yıldır sülük tedavisi yapıyoruz, şu ana kadar bir tane bile enfeksiyon riski ile karşılaşamadık." dedi.

  • "Sülük bir kez kullanılır"

Sülük tedavisi yapılırken de çok dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Polat, aksi takdirde hastanın enfeksiyon kapabileceğine bildirdi.

Polat, kullandıkları sülüklerin kursağında bulunan bakteri bulunduğunu, bu bakterileri verdikleri antibiyotik ve kimyasallarla yok ettiklerini belirterek, şöyle devam etti:

"Daha sonra sülükleri 48 saat antibiyotikli çeşme suyunda tutuyoruz. Hastaya sülük tedavisi uygulayacağımız zaman da antibiyotikli sudan çıkarıp kullanıyoruz. Bir de şu çok önemli; sülük bir kez kullanılır. Bir sülük ikinci bir hastaya bir daha kullanılmaz. Sülük kullanımı yapılmadan önce beş günlük bir antibiyotik tedavisi uyguluyoruz çünkü sülük deri üzerinden bir yara açıyor. Burada enfeksiyon oluşturma ihtimali doğuruyor deri üzerinde. Bunu önlemek için de hastaya 5 günlük bir antibiyotik tedavisi uyguluyoruz."

Erdal Polat, direkt kan dolaşımı ile ilgili bir yöntem olması nedeniyle sülük tedavisi öncesi hastayı kalp damar cerrahına muayene ettirdiklerini, uygun görülmesi durumunda bu tedaviyi uyguladıklarını sözlerine ekledi.

“Dışlarsak AIDS'liye en büyük zararı vermiş oluruz”

SAKARYA (AA) – EMRE AYVAZ – Sakarya Üniversitesi (SAÜ) Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Oğuz Karabay, AIDS'li hastanın normal hayatını, ayrılmadan, izole edilmeden, dışlanmadan sürdürmesi gerektiğini belirtti.

Prof. Dr. Karabay, AA muhabirine yaptığı açıklamada, AIDS'in virüslerle bulaşan enfeksiyon hastalığı olduğunu anımsattı.

1 Aralık Dünya AIDS Günü'nün aslında hem AIDS'li olanlar hem de olmayanlar için farkındalığı hatırlatan bir gün olduğunu dile getiren Karabay, "AIDS ilk saptandığı günden beri insanlara kan, cinsel temas ve hamile anneden bebeğe şeklinde bulaşıyor. AIDS'li bireylerin yaşamını zorlaştıran konu ise toplumda AIDS ve bu hastalara olan ön yargı. Herkesin şunu bilmesi lazım, AIDS bir virüs, tedavisi olan ve ülkemiz şartlarında da tedavi edilen hatta ilaçlarının kullanması ve kurallara uyulması halinde, insanların yaşamlarını hiç AIDS olmamışlar gibi sürdürülebilecek bir hastalık." diye konuştu.

Karabay, hastalığın el sıkışmayla, aynı kaptan yemeyle, aynı suyu içmeyle, aynı mekanda oturmayla ve sarılmakla bulaşmadığını söyledi.

AIDS'li hastaların toplumdan ayrılmamaları ve izole edilmemeleri gerektiğini dile getiren Karabay, şöyle devam etti:

"Toplumla aynı işleri yapmalılar. Peki bunu nasıl sağlayacağız? Yeter ki tedavisini alsınlar. Tedavisini aldıktan sonra ameliyat da yapabilir, aşçıysa da yemeğini çok rahatlıkla hazırlayabilir. Toplumumuz bu bilinç düzeyinde olmalı. AIDS'in neyle bulaşmadığını bildikten sonra o insanlar yaşamlarını devam ettirmeliler ayrılmadan, izole edilmeden, dışlanmadan."

  • "AIDS bulaşımı rahatlıkla engellenebilir"

Karabay, AIDS'li hastaların da çocuk sahibi olabileceğine değinerek, "Ne yapmalıyız? AIDS'li bir hasta normal hayatını sürdürmeli ama çok küçük bazı önlemlerle örneğin çocuğuna hamileyse mutlaka hamilelikten önce ilaç tedavisine başlamalı. Doğum sırasında eğer gerekiyorsa çocuğuna profilaksi uygulamalı ki çocuğa bulaşmasın. AIDS'lı hastaların viral yükü sıfırlandıktan sonra çok rahatlıkla çocuk sahibi de olabilirler." dedi.

AIDS'in nasıl bulaşacağı ve bulaşmayacağı bilgileri ile farkındalığı arttıkça hastalığın toplumdaki yaygınlığının azaldığına dikkati çeken Karabay, Türkiye'nin son yıllarda hastalık sayısının arttığı ülkelerin içinde gösterildiğini anlattı.

Karabay, son yıllarda özellikle iletişim teknolojilerinin artmasıyla insanların 10-20 yıl öncesine kadar cinsel serbestliklerinin daha da arttığı kanısında olduğunu fakat alınacak tedbirlerle AIDS bulaşımının rahatlıkla engellenebileceğini vurguladı.

Hiçbir hastanın dışlanmaması ve arkadaşlık ilişkilerine zararının olmayacağının bilinmesi gerektiğini dile getiren Karabay, "Toplumun her safhasında bu insanlar iş üretmeliler, emek sarf etmeliler, hiçbir yerden dışlanmalılar. Dışlarsak işte o zaman gerçekten bir AIDS'liye en büyük zararı vermiş oluruz." dedi.

Prof. Dr. Karabay, kişinin şüpheli bir durumda sağlık kuruluşuna başvurması, test yaptırması gerektiğini aktararak, bu şekilde hastalığın ilerlemesinin, bulaşmasının önlenebileceğini ve tedavi edilerek normal hayata dönülebileceğini sözlerine ekledi.

Gabon Cumhurbaşkanı tedavisi için Riyad'dan Rabat'a geçecek

DAKAR (AA) – Suudi Arabistan'da tedavi gören Gabon Cumhurbaşkanı Ali Bongo'nun tedavisine Fas'ta devam edeceği bildirildi.

Cumhurbaşkanı Bongo'nun eşi Sylvia Bongo, Facebook hesabından yaptığı açıklamada, "Cumhurbaşkanı, ailesiyle istişare ederek, tedavisinin devamı için Fas Kralı Majesteleri 6. Muhammed'in davetini kabul etmeyi seçti." ifadelerini kullandı.

Davet için Fas Kralı'na teşekkür eden Sylvia Bongo, eşinin yarın Rabat'a gideceğini belirtti.

Öte yandan geçen hafta Bongo'nun tedavisinin devamı için Riyad'dan Londra'ya gideceği ileri sürülmüştü.

Suudi Arabistan'da düzenlenen "Geleceğe Yatırım Girişimi Konferansı"na katılmak için Riyad'a gittiği 24 Ekim'den bu yana kameralar karşısına çıkmayan Bongo'nun öldüğü ya da felç geçirdiği iddia edilmişti.

Bongo'nun kaldırıldığı hastanede geçirdiği ameliyat sonrası suni komaya sokulduğu ortaya çıkmıştı.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Ike Ngouoni, 11 Kasım'da yaptığı açıklamada, Bongo'nun iyileşmeye ve tüm fiziksel yetilerini geri kazanmaya başladığını duyurmuştu.

Trafik kazasında yaralanan kadın polis hayatını kaybetti

İZMİR (AA) – İzmir'in Gaziemir ilçesinde, uyuşturucunun etkisindeki sürücünün kullandığı aracın çarpması sonucu yaralanan kadın polis memuru, tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

Alınan bilgiye göre, Adnan Menderes Havalimanı kontrol noktası yakınında uyuşturucu kullandığı tespit edilen kişinin sürdüğü hafif ticari aracın çarpması sonucu ağır yaralanan Buket Keleş, tedavi gördüğü 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesindeki müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

8 gündür yaşama mücadelesi veren polisin ölüm haberini alan yakınları ve mesai arkadaşları, hastane önünde gözyaşı döktü.

– Kaza

İzmir'de 19 Kasım'da meydana gelen kazada, Torbalı istikametine seyir halindeki S.A'nın (28) kullandığı 43 DA 218 plakalı panelvan, İzmir-Aydın kara yolu Adnan Menderes Havalimanı civarındaki kontrol noktası yakınında yolun karşısına geçmek isteyen polis Buket Keleş'e (28) çarpmıştı. Ağır yaralanan polis, 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine sevk edilmişti.

Kan ve idrarından alınan numunelerde uyuşturucu hap ve esrar kullandığı tespit edilen sürücü tutuklanmıştı.

Lösemili Lilaf'ın yüzü Türkiye'de güldü

İZMİR (AA) – TEZCAN EKİZLER – Suriye'de lösemi teşhisi konulan 10 yaşındaki Lilaf Cubara, tedavi gördüğü Halep'teki hastanenin Esed güçleri tarafından vurulmasının ardından ailesiyle sığındığı Türkiye'de ağabeyinden yapılan ilik nakliyle sağlığına kavuştu.

Babasını Suriye'deki iç savaşta kaybeden Cubara'ya 2012 yılında lösemi teşhisi kondu. Yaklaşık 2 yıl Halep'teki hastanede tedavi gören Cubara, sağlık merkezinin Esed güçlerince bombalanmasının ardından annesi ve 6 kardeşiyle 2015'te Türkiye'ye sığındı.

Ailesiyle İstanbul'a yerleşen Lilaf Cubara'nın tedavisi, Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesinde devam etti. Hastalığının ilerlemesi üzerine Cubara, SBÜ İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Kliniğine sevk edildi. Bir süre yoğun bakımda tedavi gören Cubara için doktorları acil kemik iliği nakli kararı verdi. Tetkiklerde küçük kıza 18 yaşındaki abisi Ali Cubara'nın iliğinin uyumlu olduğu tespit edildi.

Doktorların yakından ilgilendiği Cubara'ya 3,5 ay önce ağabeyi Ali Cubara'dan alınan ilik nakledildi. Başarılı bir operasyonun ardından iyileşen Suriyeli çocuk, Türkiye'de sağlığına kavuşmanın mutluluğunu yaşıyor.

– "Türk hekimlerinden övgüyle bahsettiler"

Ülkesinden uzakta yeni bir yaşam kurmaya çalışan anne Manal Zanernı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, eşini savaşta kaybettikten sonra çocuklarıyla Suriye'de çok zor günler yaşadığını, kızının lösemi olduğu öğrendiğinde onun yaşaması için mücadele ettiğini söyledi.

Kızının tedavi gördüğü hastanenin Esed güçlerince bombalandığını anlatan Zanernı, "Çocuğumu yaşatmak için Türkiye'ye gitmeye karar verdik. Suriye'deki doktorlar her zaman Türk hekimlerinden övgüyle bahsederdi. İyi ki de böyle yapmışım. Büyük oğlumdan alınan ilik kızıma nakledildi. Kızım, Türk doktorları sayesinde iyileşti." dedi.

Zanernı, Türkiye'nin en zor zamanlarda ailesine kucak açtığını, tedavi sürecinde yanında olan Türk dostlarının kendisine her zaman moral verdiğini vurguladı.

– "Okumak istiyorum"

Abisinin iliğiyle hayata tutunan Lilaf Cubara, sağlığına kavuşmanın sevincini yaşadığını söyledi. Hastalığı süresince çok fazla acı çektiğini aktaran Lilaf, "Sanırım Suriye'de kalsaydım iyileşemezdim. Sağlığıma kavuştum bunu Türk doktorlarına borçluyum, onlar iyileşmem için benimle her gün ilgilendi. Okumak istiyorum. Tedavilerim bittikten sonra okuluma devam etmek istiyorum." diye konuştu.

– "Kemik iliği naklinin yüzde 100 tuttuğunu gözlemledik"

SBÜ İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Kliniği İdari Sorumlusu Doç. Dr. Barış Malbora da Lilaf Cubara'nın kendilerine geldiğinde kritik bir aşamada olduğunu, hayati tehlikesinin bulunduğunu ifade etti.

Cubara'ya kronik miyelojenik lösemi (KML) teşhisinin konulduğunu dile getiren Malbora, şunları kaydetti:

"Bu hastalık daha hızlı seyreden akut lenfoblastik lösemi (ALL) formuna dönüşmüş. Hastalığı hızlı ilerleyince bize sevk edildi. Abisinden yapılan kemik iliğiyle sağlığına kavuştu. Naklin üzerinden 106 gün geçti. Kemik iliği naklinin yüzde yüz tuttuğunu gözlemledik. Lilaf'ın kanında abisinin kök hücreleri ve kanı dolaşıyor. Takibini yapmaya devam ediyoruz."

“Uyurken üstünü açması inanılmaz mutluluktu”

ESKİŞEHİR (AA) – DENİZ AÇIK – Eskişehir'de yaşayan Spinal Muskuler Atrofi (SMA) tip-1 hastası 2,5 yaşındaki Çağan Meriç Demir'in ailesi, Sağlık Bakanlığı tarafından tüm SMA hastalarına ilaç temini için süreç başlatılmasını mutlulukla karşıladı.

Eskişehir'de yaşayan Ece Soyer Demir ve Mehmet Demir çiftinin çocukları Çağan Meriç, 2016 yılında dünyaya geldi. Demir çifti, birkaç ay sonra oğullarının hareket ve emme yetisini kaybettiğini fark etti. Bir süre sonra solunumu da duran Çağan Meriç, 4 ay bir hastanenin yoğun bakım ünitesinde tedavi gördü.

Hayatını cihaza bağlı olarak yaşayan Çağan Meriç, Sağlık Bakanlığının SMA tip-1 hastalarının tedavisi için gerekli ABD menşeli ilacın sağlanmasıyla solunumu tek başına yaparken, bazı hareket yetilerini de kazandı.

SMA tip-1 hastası çocuklarının sağlığında ilerleme kaydedilmesiyle mutlu olan Soyer çiftinin sevinci, Sağlık Bakanlığının SMA tip-2 ve tip-3 hastaları için de ilaç temin sürecini başlatmasıyla ikiye katlandı.

– "SMA'da tedavi çok önemli"

Eskişehir merkezli, 93 üyesi bulunan SMA Hastalığıyla Mücadele Derneği Başkan Yardımcısı da olan Ece Soyer Demir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, oğullarının SMA hastası olduğunu öğrendiklerinde Türkiye'de tedavi için ilaç bulunmadığını hatırlatarak, SMA'nın ilaç temin edilmediğinde ölümle sonuçlanan bir hastalık olduğunu vurguladı.

SMA'nın sürekli ilerlediğini ve kas kaybına neden olduğunu ifade eden Demir, şunları belirtti:

"Çağan Meriç doğduğunda normal bir bebekti. Zamanla yetilerini kaybetti. SMA'da tedavi çok önemli. Sağlık Bakanlığımızın SMA için ilaç masraflarını karşılaması bizim için çok büyük bir adımdı. Bu ilacın dünyada muadili yok. Piyasada onay almış tek ilaç var. İlaç temin edilemediğinde ise SMA öldürüyor. Ağır solunum yolu enfeksiyonu geçiriyorlar, ani kalp durmasından çocukları kaybediyorduk. İlaçla birlikte çocuklar kaybettikleri yetileri yeniden kazanıyor. İlacı hastalığın teşhisinden sonra ilk 6 ay içinde alan çocuklar desteksiz yürüyebiliyor, konuşabiliyor. İlaç henüz yıkılmamış bir duvarın yeniden sağlamlaşmasını sağlıyor."

– "Kendi hareket etmiş ve üstünü açmıştı"

Demir, Çağan Meriç'in ilacı almaya başladıktan sonra iyileşme belirtileri göstermeye, solunum cihazından ayrı kalmaya başladığını anlattı.

Çağan Meriç'in ilacı kullanmasıyla donuk olan yüz kaslarının daha canlı hale geldiğini ifade eden Demir, şunları kaydetti:

"Kıpırdatamadığı kollarında hareketlenme var. İlaç almadan önce yaşadığımız bir olay var. Oğlumun gözüne güneş geliyordu, rahatsız olmasına rağmen kafasını oynatamıyordu. 'Kendini güneşten bari koruyabilse.' diye bir isteğim vardı. Şimdi hareket var. Pek çok anne ve baba çocuğunun uyurken üstünü açmasından şikayetçidir. Bir gece kalktığımda Çağan Meriç uyurken üstünü açmıştı ve bu benim için inanılmaz bir mutluluktu. Hareket etmiş ve üstünü açmıştı. Bu ilacın tüm SMA hastaları için karşılanmasından dolayı Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'a, Sağlık Bakanımız Fahrettin Koca'ya ve emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum."

Hayvan hastanesinden ekonomiye “buzağı” katkısı

KAYSERİ (AA) – ERGÜN HAKTANIYAN – Tarım ve Orman Bakanlığının 2018 yılını "Hayvan hastalıkları ile mücadele ve buzağı kayıplarının önlenmesi yılı" ilan etmesinin ardından Erciyes Üniversitesi (ERÜ) Veteriner Fakültesi Eğitim Araştırma ve Uygulama Hastanesinde, yılda ortalama 2 bin buzağı tedavi edilerek, ülke ekonomisine katkı sağlanıyor.

Üniversite yerleşkesi içinde geniş bir alana kurulan hayvan hastanesinde, hayvanlar için hem poliklinik hem de acil servis hizmeti sunuluyor.

Büyükbaş ve küçükbaş çiftlik hayvanlarının yanı sıra kedi, köpek, yaban hayvanları ve kafes hayvanlarına sağlık hizmeti verilen hastanede, gelişmiş laboratuvarlarda çeşitli analizler de gerçekleştiriliyor.

Tedavi hizmetleri kapsamında, hastalanan buzağılar özel ambulansla hastaneye getiriliyor.

Veteriner hekimler, hasta buzağılara hızlı bir şekilde müdahale yaparak, uygun tedavi ve yoğun bakım desteğini sağlıyor. Burada tedavisi yapılan buzağılar daha sonra çiftçilere teslim ediliyor ve belirli zaman aralıklarında da kontrol altında tutuluyor. Bu sayede, buzağı ölümleri azaltılarak ekonomiye katkı sağlanıyor.

Hastane Başhekimi Doç. Dr. Ali Cesur Onmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yılda 2 bine yakın buzağıyı tedavi ettiklerini söyledi.

Tarım ve Orman Bakanlığının 2018 yılını buzağı kayıplarıyla mücadele yılı olarak belirlediğini vurgulayan Onmaz, bu kapsamda buzağı ölümlerini azaltmaya yönelik çalışmalara ağırlık verdiklerini ifade etti.

Veteriner hekimlerle 7/24 çalıştıklarını anlatan Onmaz, şunları kaydetti:

"Hastaneye gelen buzağılarda özellikle solunum sistemi enfeksiyonları ve ishal ile seyreden hastalıklar yoğun olarak gözlemleniyor. Bu buzağıların tedavisinde erken teşhis büyük önem taşıyor. Eğer hastalık erken dönemde teşhis edilirse, daha etkin bir tedavi uygulanabiliyor, böylece tedavi masrafları düşürülüp, ölüm oranları azaltılabiliyor. Son 10 aylık zaman diliminde bin 500'e yakın buzağı tedavi edildi. Yılda ortalama 2 bin buzağı tedavi ediyoruz. Erkek buzağılar belirli bir yaşa geldiğinde kesimhaneye gidiyor ancak dişi buzağılar üretimde, damızlıkta kullanılıyor. Sadece kendisi değil kendisinden sonra gelen nesilleri düşündüğümüz zaman maliyet bir aile boyutuna dönüşüyor. Bir buzağının maliyeti 5-7 bin lira arasında. Şu anda buzağı kayıplarımız yüzde 25'e kadar çıkıyor. Diğer gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 5 civarında. Biz de yüksek ölüm oranlarını en aza indirmek için çaba harcamamız gerektiğini düşünüyor ve çalışıyoruz. Bir hayvanı tedavi ederseniz minimum 5 bin lira civarında kazancınız oluyor. İki bin hayvanı tedavi ederek, bu hayvanlardan doğacak nesilleri ve bu hayvanların ancak bir yıl sonra yerine konabileceğini göz önünde bulundurursanız yaklaşık 90 milyon lirayı ülke ekonomisine kazandırıyoruz."

Onmaz, hasta hayvan sayısındaki hızlı artışa bağlı olarak hastanede buzağı yoğun bakım ünitesi yapımına başlandığını ve bunun yakın zamanda faaliyete geçirileceğini bildirdi.

Yozgat'tan gelen Salih Altıntaş, uzun zamandır hastalanan buzağılarını ERÜ Veteriner Fakültesi Eğitim Araştırma ve Uygulama Hastanesine getirdiğini, burada buzağılarının kısa sürede tedavi edildiğini söyledi.

510 gram doğan bebek hayata tutundu

İZMİR (AA) – İzmir'de 22 haftalık olarak 510 gram doğan Havva bebek, 111 günlük tedavisinin ardından sağlığına kavuştu.

Selma ve Osman Çelik çiftinin 4. çocukları olarak İzmir Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 510 gram ağırlıkla dünyaya gelen Havva Çelik, bir özel hastanenin Yeni Doğan Bakım Yoğun Bakım Servisi’nde tedavi altına alındı. Havva bebek, 111 gün süren tedavinin ardından taburcu edildi.

İnşaat işçisi baba Osman Çelik, gebeliğin 22'nci haftasında dünyaya gelen bebeklerinin yaşadığına inanamadıklarını söyledi. Bebeklerinin yaşaması için doktor Cem Çiçek ve ekibinin inanılmaz çaba sarf ettiğini dile getiren Çelik, "Yoğun bakım sürecinde de çok zorlu günler geçirdik. Her gün bebeğin yaşaması için dua ettik. Şimdi evimize götürmenin mutluluğunu yaşıyoruz." dedi.

Anne Selma Çelik de üzüntüden sütünün kesildiğini, bebeklerinin iyi bir bakımla yaşama tutunarak kendilerini bile şaşırttığını anlattı.

Yeni Doğan Yoğun Bakım Servisi Sorumlusu Uzman Dr. Cem Çiçek ise literatürde 22 haftalık ve 510 gram olarak doğan bir bebeğin sağlıklı yaşama ihtimalinin çok düşük olduğuna işaret etti.

Bebeğin birkaç kez ölüm tehlikesi geçirdiğini bildiren Çiçek, "Bugün 2 kilo 350 gram olan bebeğimizi, normal doğmuş bir bebek gibi taburcu ediyoruz. 111 gün süren bu mücadeleyi kazandığımız için çok mutluyuz.” dedi.

Çocukluk çağı lösemilerinde tedavi şansı yüksek

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Pediatrik Kemik İliği Nakli Merkezi Sorumlusu Prof. Dr. Buket Erer Del Castello, lösemi konusunda toplumsal farkındalığın artması, bu konuda acıma ya da umutsuzluğun gelişmesine izin verilmemesi gerektiğini belirterek, "Özellikle aileler kendilerini çaresiz hissetmemeli. Çünkü çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde oldukça başarılı sonuçlara ulaşabiliyoruz." dedi.

Erer Del Castello, Lösemili Çocuklar Haftası kapsamında AA muhabirine yaptığı açıklamada, halk arasında kan kanseri olarak da bilinen löseminin, çocukluk çağının en sık görülen kanser türü olduğunu ancak bu konuda toplumsal anlamda istenilen farkındalık düzeyine ulaşılmaması ve yaşanan bilgi kirliliği nedeniyle hastalığın yeterince tanınmadığını söyledi.

Çocukluk çağında ortaya çıkan lösemilerin, kemik iliğindeki hücrelerin kontrolsüz büyümesiyle gelişen bir kanser olduğunu, vücuttaki döküntülerin, kırmızı noktaların ve morlukların löseminin en önemli belirtileri arasında yer aldığını dile getiren Erer Del Castello, ailelerin de solukluk ve halsizlik, vücutta döküntü ve kolaylıkla oluşan morluklar, diş eti kanaması gibi yakınmalarla hekime başvurduklarını, bazen boyundaki lenf bezlerinde şişlik de görülebildiğini vurguladı.

Prof. Dr. Buket Erer Del Castello, löseminin çocukluk çağında her yaşta ortaya çıkabileceğine işaret ederek, "En sık 2-5 yaş arasında görülüyor. Hastaların öyküsüne bakıldığında çoğunlukla viral bir enfeksiyon sonrasında geliştiği gözleniyor. Ancak löseminin kesin nedeni hala bilinmiyor. Bununla birlikte bazı risk faktörlerinin, hastalığın artışına neden olduğu düşünülüyor." ifadelerini kullandı.

-"Lösemi konusunda toplumsal farkındalığın artması gerekiyor"

Hastalığın kalıtsal olmayan bir kanser türü olduğunu ancak bazı kalıtsal hastalıklara sahip çocuklarda lösemi gelişme riskinin daha yüksek olabileceğini belirten Erer Del Castello, şunları kaydetti:

"Bazı hastalıkların erken tanısında yapılan tarama testleri gibi löseminin gelişeceğini gösterecek bir test yoktur. Ancak vakit geçirmeden, hastalığın ilerlemesine imkan vermeyerek tedaviye başlanması son derece önemlidir. Lösemi konusunda toplumsal farkındalığın artması gerekiyor. Bu konuda acıma ya da umutsuzluğun gelişmesine izin verilmemesi gerekiyor. Özellikle aileler kendilerini çaresiz hissetmemeli. Çünkü çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde oldukça başarılı sonuçlara ulaşabiliyoruz."

Prof. Dr. Buket Erer Del Castello, löseminin tek bir hastalık olmadığını, akut ve kronik olarak ikiye ayrılmakla birlikte, kendi içlerinde de çeşitlerinin bulunduğunu, bu nedenle hasta geldiğinde önce hangi tip lösemi olduğunun belirlendiğini, mikroskop altında hastalığın morfolojisinin belirlenmesinin yanında, kemik iliğinden örnekler alarak hücreler üzerinde sitogenetik çalışmalar yapıldığını söyledi.

Çocuğun yaşı, beyaz küre sayısı gibi bazı kriterleri de dikkate alarak tedaviye başladıklarını aktaran Erer Del Castello, "Lösemide, on binlerce hasta üzerinde denenmiş ve başarılı sonuçlara ulaşılmış ve dünyanın her yerinde uygulanan tedavi protokollerini biz de uyguluyoruz. Sonrasında da tedaviye cevaba göre de sadece kemoterapi mi uygulanacak ya da kemik iliği nakline mi gidileceğine karar veriyoruz." diye konuştu.

Erer Del Castello, çocukluk çağı lösemilerinin tamamında kemik iliği nakli gerektiğine dair bilginin de yanlış olduğuna işaret ederek, şu bilgileri aktardı:

"Çocukluk çağı lösemilerinin bazı tiplerinde sadece kemoterapi ile yüzde 85'ini iyileştirebiliyoruz. Geriye kalan bölümünde yer alanlar ise sürpriz yapabiliyor, tekrarlayabiliyor. Yaptığımız moleküler düzeydeki çalışmalarda tedaviye cevap konusunda kemoterapiyle iyileşmeyeceğini tespit ettiğimiz yüksek riskli grupta ise hastalığı kök hücre nakli ile tedavi ediyoruz. Kök hücre naklinin başarısı için tek bir rakam vermek mümkün değildir. Hastalığın tipi, evresi, kök hücre vericisinin özellikleri ve nakil tipine göre başarı yüzdeleri değişir.

Bugün artık kanser tedavisinde önemli bir yerde bulan hedefe yönelik tedaviler yani akıllı moleküller, çocukluk çağı lösemilerinin tedavisinde de önemli bir yer tutuyor. Bunların bir kısmı hücreyi dışarıdan tanıyarak direkt sadece lösemi hücrelerini yok ediyor. Bir kısmı da hücresel tedavi olarak tanımlanan grubu oluşturuyor. Burada da yine hastanın kendi immünolojik sistemi hücrelerinden yararlanılıyor. İmmünolojik tedaviler özellikle kök hücre naklinden sonra çok geçerli bir tedavi yöntemidir."

-"Aileler kendilerini suçlamasın"

Çocuğuna lösemi tanısı konan ailelerde, "Ben ne yaptım, ne yapmadım da bu oldu?" düşüncesiyle kendilerini suçlayabildiğinin görüldüğünü ancak bunun son derece yanlış bir düşünce olduğunu ifade eden Erer Del Castello, sözlerini şöyle tamamladı:

"Bugün löseminin gelişmesinde bazı faktörlerin etkili olduğu biliniyor. Ancak hangi çocuğun ne zaman ya da neden lösemi olacağını bilemiyoruz. Önemli olan nokta, hastalığın tedavisinin olduğunun bilinmesidir. Ayrıca uzun ve zahmetli tedavi sürecinde ailelerin yalnız olmadığını bilmesi ve hiçbir zaman inançlarını kaybetmemesi de son derece önemlidir. Ülkemizde lösemili çocukları tedavi eden çok iyi yetişmiş pediatrik hematolog ve onkologlar bulunuyor. Ancak hasta ailesinin maddi ve manevi açıdan mağdur edilmemesi son derece önemlidir. Bugün, sevgiyle ve son derece başarıyla tedavi ettiğimiz çocuklarımızın bakımsızlık ve ihmal nedeniyle kaybetmek kabul edilemez bir durum. Buradaki en önemli nokta, hem aileler hem de toplumun lösemi konusunda doğru bilgilerle farkındalığının arttırılmasıdır. Özellikle kemik iliği nakli ve donör bağışı noktasında toplumu hem işitsel hem de görsel medya ile bilgilendirmek şart."

Sivil toplum kuruluşları lösemiyle mücadelede ailelerin yanında

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – ZEHRA MELEK ÇAT – Bilim dünyasının, kesin sonuç noktasında her geçen gün biraz daha yol aldığı lösemide, mücadelenin psiko-sosyal kısmında çok önemli bir yer görev üstlenen sivil toplum kuruluşları da bu savaşta aileleri yalnız bırakmıyor.

Dünyada 100 bin kişiden 3 veya 4'ünde görülen ve en çok 2-5 yaş arasındaki çocuklarda rastlanan hastalıkta, son dönemde bilimin sağladığı gelişmelerle elde edilen başarılar, yüz güldürücü sonuçlar alınabilmesine olanak sağlıyor.

Hastalıkla mücadelenin psiko-sosyal kısmında temel taşlardan birini oluşturan sivil toplum kuruluşları, tedavinin olumlu seyri için en az ilaç kadar etkili olan moral ve destek noktasında, mücadele içindeki ailelerin yanında yer almasıyla dikkati çekiyor.

Kimi vakıf ve dernekler, hastaların daha çok barınma, eğitim gibi ihtiyaçlarını gidermeye yönelirken, kimi sivil toplum kuruluşları da ihtiyaç sahibi ailelerin gıda, eşya, giysi, oyuncak gibi ihtiyaçların karşılanmasıyla, nakdi sorunların çözümü doğrultusunda çalışmalar yürütüyor.

– Hastanelere çocuk oyun odaları

AA muhabirinin derlediği bilgiye göre, yönetim kurulu başkanlığını Prof. Dr. İnci Yıldız'ın yürüttüğü Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV), 2000 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hematoloji Onkoloji Servisi'nde çocukları tedavi gören ailelerle hekimlerinin bir araya gelmesiyle kuruldu.

KAÇUV'un yürüttüğü "Aile Evi" projesinde çocuklarının tedavisi için şehir dışından İstanbul'a gelen ve ekonomik koşulları yetersiz olan ailelere yaşam alanı ve diğer ihtiyaçlar doğrultusunda destek olunuyor.

Vakıf, "Aile Evi" projesiyle gıda, giyecek gibi yardımların yanında hem çocuklar hem de ebeveynleri için psiko-sosyal destek hizmeti verip, çocuklara eğitim hizmeti sunarak, bu zorlu süreçte ailelerin yanında olmaya çalışıyor.

İş birliğinin olduğu hastanelerin çocuk hematoloji onkoloji servislerinin bakım ve onarımlarını da yapan KAÇUV, çocukların tedavi süreçlerine olumlu etkisi olan çocuk oyun odaları kuruyor.

– Umut Kafe ile ailelere istihdam olanağı

Kişisel ve kurumsal bağışlarla, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Hastanesi, Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi ve Dr. Behçet Uz Çocuk Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hematoloji ve Onkoloji servislerinde ve Aile Evi'nde kurulan oyun odalarıyla da çocukların tedavi süresince hastalıktan kaynaklanan stresten uzaklaşarak, ruhsal ve düşünsel gelişimlerine destek olunuyor.

Kanser tedavisi gören çocuk sayısının her yıl artması ve buna bağlı olarak tedavi için İstanbul'a gelen aile sayısının da çoğalmasını göz önünde bulunduran vakıf, 2012'de açtığı Aile Evi'nin, Pendik'te açılması planlanan ikincisi için de nisan ayında çalışmalara başladı.

Pendik'te inşaatı devam eden 2. Aile Evi bittiğinde, 6 katlı, 22 odalı kompleks şeklinde ailelere hizmet verilecek. İkinci Aile Evi'nde, anneler için atölye alanı, sınıf, bilişim odası ve psikolog odası da yer alacak.

Vakıf, bir taraftan da İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nün desteğiyle, hastanelerin pediatrik hematoloji ve onkoloji servislerinde eğitim sınıflarının kurulması ve öğretmenlerin yönlendirilmesi için çalışmalar yürütüyor.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Pediatrik Hematoloji ve Onkoloji Servisi'ne ilköğretim sınıf ve branş öğretmenleri, Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne ise sınıf öğretmeni ve okul öncesi öğretmen ataması yapıldı. Böylece tedavi gören çocukların eğitimlerinin sürekliliği sağlandı.

Vakfın bağışçılarının sağladığı desteğin yanı sıra "kacuvumutdukkani.org" üzerinden mutlu gün ürünlerinden, kırtasiye, saat, oyuncak, çanta, kıyafet ve çikolata gibi çok çeşitli yelpazede logolu ürün satarak, gelir elde edilmeye çalışılıyor.

Ayrıca, KAÇUV'un özel bir kurumun desteğiyle hayata geçirdiği Umut Kafe projesiyle de Aile Evi'ne ve hastanelere çocuklarının tedavileri için şehir dışından gelmek zorunda kalan ve bu nedenle işlerini kaybeden ebeveynlere istihdam sağlanıyor.

İstanbul’un çeşitli noktalarında çay, kahve ve atıştırmalık servisi yapan Umut Kafe ile ebeveynlere maddi destek de veriliyor.

– Çocuklar çocukluklarını yaşasın diye hazırlanan "Onkobis"

Aslı Ortakmaç'ın başkanlığını yürüttüğü Kanser Savaşçıları Derneği de "Hepimiz birimiz için. Çünkü kanser yükü ancak hepimiz taşın altına elimizi koyarsak hafifler." mesajıyla kanser hastaları ve yakınlarına destek amacıyla yola çıktı.

Kanser tedavisi gören çocukların çocukluklarını yaşaması için Kanser Savaşçıları Derneği tarafından hayata geçirilen "Onkobis Projesi" ile Türkiye genelinde pediatrik hematoloji ve onkoloji servislerine 120 serum askılı bisiklet gönderildi.

Ayrıca, Samsun, Kocaeli ve İstanbul'daki çocuk hematoloji servislerinin yenilenmesi ve oyun odası kurulması için kampanyalar yürütüldü.

Kanser Savaşçıları Derneği, "Saçım Saçın Olsun Projesi" ile gönüllü olarak saçlarını bağışlayan kadın ya da erkeklerin saçlarından, tanı konulan ve saçları dökülen hastalara peruk hazırlatıyor, bu projede de 18 yaş altı çocuk hastalara öncelik tanınıyor.

– Kök hücre bağışına dikkat çekiyor

Sosyal medyada "Efe'ye ilik lazım" ve bir süre sonra da "Efe'yi kaybettik" paylaşımlarını gören Aykut Kadir Kurt ve eşi Merve Dilara Kurt'un, kök hücre (ilik) bağışına dikkati çekmek amacıyla hayata geçirdiği "Belki de Sensin Platformu" da son 5 yıldır yürüttüğü çalışmalarla toplumsal farkındalık oluşturmaya çalışıyor.

Belki de Sensin kurulduğu günden bu yana, kök hücre bağışı konusunda bilinç kazandırmak ve bağışçı sayısının artmasına katkıda bulunmak için Kızılay ile iş birliği içerisinde faaliyetlerini sürdürüyor.

Kan alımı yapmayan platform, insanları bilgilendirerek Kızılay'a yönlendiriyor. Sadece İstanbul'da değil, Ankara, İzmir, Kocaeli, Kastamonu, Samsun, Mersin, Afyon, Eskişehir gibi illerde kurulan ekipler tarafından üniversitelerde stantlar kuruyor, festivaller yapılıyor, kök hücre bağışına dikkati çekmek için bisiklet turları düzenleniyor.

Platform ayrıca, hem basında hem sosyal medya mecralarında olabildiğince görünür olarak mümkün olduğunca çok kişiye ulaşmayı hedefliyor.

Belki de Sensin Platformu, 18-50 yaş arasında olan ve kronik bir rahatsızlığı bulunmayan her bireyi Kızılay'a gidip kan örneği vererek kök hücre bağışçı adayı olmaya davet ediyor.

"Belki de Sensin Platformu" dernek olma yolunda ilerliyor.