“İran'ın ilk operasyonel uydusu günlük bilgi aktaracak”

TAHRAN (AA) – İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, birkaç gün içinde uzaya fırlatacakları İran'ın ilk operasyonel uydusu Peyam'ın günlük bilgi aktaracağını söyledi.

Ülkenin kuzeydoğusundaki Gülistan eyaletini ziyaret eden Ruhani, Sünni Türkmen kenti Günbed-i Kabus'ta halka hitap etti.

Birkaç gün içinde kendi ürettikleri roketle uzaya yeni bir uydu göndereceklerini belirten Ruhani, "Peyam, İran'ın ilk operasyonel uydusudur. Görevi de karadaki günlük bilgileri aktarmaktır. Bu uydu ile hava durumunu takip edebilecek, kara ve ormanları izleyip bilgi alabileceğiz. Peyam uydusu günde 6 kere İran'ı turlayacak." diye konuştu.

Uydunun yerküreden 600 kilometre uzaklıktaki bir yörüngeye yerleştirileceğini dile getiren Ruhani, "Geçenlerde de uydu göndermiştik, ancak o araştırma amaçlıydı. İlk operasyonel uydumuz Peyam, bize günlük bilgileri kameralarla iletecek." bilgisini paylaştı.

  • Bölge ülkeleriyle ilişkiler

Ruhani, bölgesel ve uluslararası ilişkilere değindiği konuşmasında ABD'nin İran halkının gıda, ilaç ve diğer ihtiyaç malzemelerinin teminini zorlaştırmak istediğini, ancak "dost ve komşu ülkeler" Türkmenistan, Kazakistan, Rusya, Azerbaycan, Ermenistan, Türkiye, Irak, Basra Körfezi ülkeleri, Pakistan ve Afganistan ile iyi ilişkilere sahip olduklarını ifade etti.

İran Cumhurbaşkanı, aralarının iyi olmadığı bölge ülkeleriyle sorunları halletmeye hazır olduklarını bildirdi.

ABD'nin petrol, bankacılık, gemicilik ve diğer alanlarda uyguladığı yaptırımların çok ağır şartlar oluşturduğunu ancak bunlara karşı başarılı olacaklarını savunan Ruhani, "Düşmanın komplolarından korkmuyoruz, sorunları geride bırakacağız. ABD ve yandaşları İran'a diz çöktüremeyecek." ifadelerini kullandı.

GRAFİKLİ – İran-Irak savaşının üzerinden 38 yıl geçti

TAHRAN (AA) – MUHAMMET KURŞUN – İran ve Irak arasında sekiz yıl süren ve bir milyondan fazla insanın hayatına mal olan savaşın üzerinden tam 38 yıl geçti.

20. yüzyılın en önemli olaylarından biri olarak kayda geçen ve 8 yıl süren Irak-İran savaşının başlangıcının üzerinden 38 yıl geçmesine rağmen nedenleri ve sonuçları hala tartışılıyor.

Baas yönetiminin "Saddam'ın Kadisiyesi" İran yönetiminin ise "Kutsal Savunma" olarak nitelendirdiği İran-Irak ya da Birinci Körfez Savaşı, 22 Eylül 1980 tarihinde iki ülke arasında uzun yıllara dayanan sınır ihtilafları, iç meselelere müdahale iddiaları ve "devrim ihracı" suçlamaları nedeniyle Irak'ın devrik lideri Saddam Hüseyin'in sınırda yer alan ve Arapların yaşadığı İran'ın Huzistan eyaletinin iki önemli kenti Abadan ve Hürremşehr'e saldırmasıyla başladı.

-İran ve Irak’ın karşılıklı iddiaları

Saddam Hüseyin'e göre, Humeyni İran'da yaptığı devrimin bir benzerini Irak'ta da yapmayı hedefliyor ve bunun için halka çağrı yapıyordu. Humeyni’ye göre ise Saddam, İran’ın devrimden sonra zayıf kaldığını düşünüyordu ve Körfezdeki Arap ülkelerinin de desteğini alarak İran’ı İşgal etmek istiyordu.

Saddam’ın iddialarını güçlü kılan ve temellendiren birkaç faktör vardı. İran, devrimini dışarıya ihraç etmek için tüm İslam dünyasında ciddi örgütlenmelere gidiyordu ve bunun için büyük bütçeler ayırıyordu. Humeyni'nin temel sloganlarından birisi de "Dünya mazlumları istibdat ve diktatörlüğe karşı ayaklanmalıdır" şeklindeydi. İran, bu amaçla Lübnan’da Hizbullah, Filistin’de İslami Cihad gibi örgütlerin kurulmasına öncülük etti.

Şah yönetimi tarafından 1965 yılında önce Türkiye'ye ardından Irak'a sürgün edilen Humeyni, uzun yıllar Irak’ta kalmış ve 1978'de Paris'e gidinceye kadar Şiilerin önde gelenleriyle iyi ilişkiler kurmuştu. Irak'taki Yüksek İslami Konseyi, Ammar el-Hekim’in dedesi Seyyid Muhammed Bakır el-Hekim liderliğinde “Irak Devrimi Yüksek İslami Konseyi” adıyla 1982’de İran’da kuruldu. İran buna benzer birçok örgütü ve partiyi Saddam'a karşı kurmuş ve desteklemişti. Kuzey Irak'ta Şeyh Osman bin Abdulaziz liderliğindeki Kürdistan İslami Hareketi (Bizotnava) de İran’da kuruldu. Bu örgütler, savaşın başlamasından sonra kurulmuş olsa da Saddam'a göre Humeyni devrimle birlikte buna benzer hareketlerin altyapısını oluşturuyordu.

– Şah ile çözülen sorunlar Humeyni’nin devrimiyle savaşa dönüştü

Fırat ile Dicle'nin birleşme noktası Şattul Arap su yolu, iki ülkenin uzun yıllar süren ihtilafına, birbirlerine karşı savaşan silahlı grupları desteklemesine ve son olarak da 8 yıl süren savaşına neden oldu.

İki ülke arasında 1937 yılındaki sınır antlaşması ile Irak'a bırakılan Şattul Arap, sonraki yıllarda İran'ın razı olmaması nedeniyle gerginlik kaynağı olmaya devam etti. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in talebiyle 6 Mart 1975’te Cezayir'de bir araya gelen Saddam Hüseyin ile İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, Cezayir Anlaşması olarak bilinen anlaşmayı imzaladı. Cezayir Anlaşması ile Irak-İran sınırı, Şattul Arap su yolunun en derin noktasından geçecekti. Böylece su yolu paylaşılmış ve sorun çözülmüş gibi oldu.

İran Şahı'yla Saddam Hüseyin arasındaki ihtilaflı konular gerginlik nedeni olmaya devam etse de büyük çatışmalara dönüşmedi ancak İran'da Ayetullah Ruhullah Humeyni liderliğindeki 1979 yılında gerçekleşen devrim, iki ülke arasındaki tüm diplomatik köprülerin atılmasına yol açtı.

Savaş nedeni olarak Şattul Arap gösterilse de Sünni Arap ülkelerinin Şiiliğin yayılması endişesi ve bundan kaynaklı teşviği, Saddam'ın İran'a savaş başlatmak için geniş bir destek bulmasını sağladı.

-Savaş nasıl başladı

Irak tarafına göre İran, 4 Eylül'de Irak'ın sınır bölgelerine kara saldırıları düzenledi. İran devleti ve medyası, 22 Eylül'den önce de Baas yönetiminin havadan ve karadan 397 saldırı düzenlediğini ancak dönemin Cumhurbaşkanı Ebul Hasan Beni Sadr'ın orduya yanıt verilmemesi yönünde talimat geçtiğini iddia ediyor. Ülke medyasına göre Beni Sadr, Irak'ın İran topraklarına girmeye cüret edemeyeceği düşüncesindeydi. Devrimden sonraki ilk cumhurbaşkanı Beni Sadr, Humeyni ile ters düşünce görevden alındı ve Fransa'ya gitti.

Savaşta iki ülke de karşılıklı olarak başkentler Tahran ve Bağdat başta olmak üzere önemli şehirleri bombaladı ve önemli sivil kayıplara neden oldular.

Irak ordusu, İran'ın Huzistan eyaletine bağlı ve Arapların yaşadığı iki sınır kenti Abadan ile Hürremşehr'i abluka altına aldı ancak sonuca gidemedi. Huzistan eyaletinin kuzey batısındaki Ebu Gureyb Boğazı'nda ağır çatışmalar yaşandı. İran tarafı, Ebu Gureyb Boğazı'ndaki çatışmalarla ilgili bu sene bir sinema filmi çekti.

-Kürtlerin savaştaki rolü ve Halepçe-Enfal katliamları

Halkın Mücahitleri Örgütü ve İran'a karşı savaşan İKDP-Komele gibi Kürt grupları savaşta Irak tarafında yer alırken, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) İran'ı destekledi. Enfal operasyonları ve Halepçe katliamları da Kürtlerin İran'ı desteklemesi nedeniyle Saddam'ın bir cezalandırmasıydı. Çünkü İran ordusu, Kürtlerin desteğiyle Süleymaniye kent merkezine dayanmıştı.

Saddam'ın savaşta İranlılara karşı kullandığı kimyasal silahların nereden alındığına ilişkin iddialar da sonraki yıllar boyunca hep tartışılan bir konu oldu. Bu konuda Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere ve ABD gibi ülkeler daha fazla öne çıktı. Savaşta kimyasal saldırıya maruz kalan İranlıların tedavi için Almanya'ya gönderildiği ve bunun da silahların söz konusu ülkeden alındığına dair ciddi bir delil olduğu öne sürülüyor.

– Bölge ülkelerinin pozisyonları

Türkiye, savaş boyunca tarafsızlığını korudu ve her iki ülkeyle de iyi komşuluk ilişkilerini sürdürdü. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri Saddam'dan, Suriye gibi ülkeler de İran'dan yana tutum aldı.

-Galibi olmayan yıkıcı savaş

Yaklaşık bir milyon kişinin ölümüne, iki milyon kişinin yaralanmasına, 150 milyar dolar ekonomik zarara, yüz binlerce kişinin esir düşmesine, on binlerce kişinin kaybolmasına neden olan savaş, her iki ülkede de ağır yıkımlara yol açtı. Irak'ın zaferleri ile başlayan savaş, İran'ın direnmesiyle yıpratma savaşına dönüşmüş ve galibi olmadan sonuçlandı.

Savaşın bir tarafını oluşturan İran’da, bugüne kadar konuyla ilgili yaklaşık 250 sinema filmi çekildi, onlarca kitap yazıldı, müzeler açıldı ve her yıl birçok anma töreni düzenleniyor. Savaşın diğer tarafı Irak’ta ise Baas rejimi yıkıldığı için Saddam’ın iddiaları da icraatları da sahiplenilmiyor. Savaş, iki tarafın da kabul ettiği Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 598 no'lu kararıyla 20 Ağustos 1988'de sona erdi. Savaşın sona ermesini takip eden birkaç hafta içinde İran güçleri, Irak topraklarını tahliye ederek, 1975'teki Cezayir Antlaşması'nda öngörülen sınırlara çekildi. Kararın 3. fıkrası ve Cenevre Konvansiyonu tüm esirlerin ivedilikle serbest bırakılmasını öngörüyordu. Son savaş esiri değişimi 2003 yılında gerçekleşti. Ardından Şubat 2014'te iki ülkenin Şattul Arap ve 1975 Cezayir Anlaşması’nın uygulanması konusunda anlaşma sağladığı duyuruldu.

İki taraf anlaşmış olsa da İran, savaşı başlatan taraf olduğu için Irak'a karşı "savaş tazminatı" kartını ilişkiler bozulduğunda kullanıyor. Irak Başbakanı Haydar İbadi, ABD'nin İran'a karşı yaptırımlarına mecburen uyacaklarını açıklamasının üzerinden birkaç saat geçmeden Tahran'daki yetkililer "savaş tazminatı" kartını gündeme getirdi. İran, Irak'ın hâlihazırda Kuveyt'e savaş tazminatını ödemeye devam ettiğini aynı şekilde Tahran'a da ödemesi gerektiğini savundu. Ancak pürüz giderilince iddia da gündemden çıktı.

İran'da 22-29 Eylül tarihleri arasında "Kutsal Savunma Haftası" adıyla bir hafta boyunca etkinlikler, çeşitli programlar ve askeri gövde gösterileri düzenleniyor. Savaşta ölen ve cenazeleri sonradan muhtelif zamanlarda bulunan askerler için de genel olarak "Kutsal Savunma Haftası" öncesi toplu cenaze törenleri düzenleniyor. Son olarak bu yıl İran-Irak sınırında yapılan çalışmalarda ölen 135 askerin cenazesine ulaşıldığı açıklandı ve için İran'ın tüm eyaletlerinde 1 hafta boyunca cenaze törenleri düzenlendi.

“İran geri çekilirse, Basra'da sorunlar çözüme ulaşabilir”

İSTANBUL (AA) – GÜLSÜM İNCEKAYA – İran Uzmanı Gazeteci-Yazar Selahaddin Eş Çakırgil, Basra'da yaşanan olayların en önemli nedenlerinden birinin İran'ın ülkedeki etkisine set çekme olduğunu belirterek, ''Olaylar karşısında şaşkına dönen İran, Irak ile ilgili politikasını bu şekilde daha fazla sürdüremez. Eğer biraz geri çekilirse, Irak'ın içişlerine fazla müdahil olmazsa, Irak ve Basra kendi sorunlarını halledebilir.'' dedi.

Eş Çakırgil, Irak'ın güneyindeki Basra kentinde, 8 Temmuz'da "kamu hizmeti yoksunluğu, işsizlik ve yolsuzluklara" karşı başlayan ve yaklaşık iki aydır aralıklarla devam eden gösterilerde İran'ın rolünü ve İran'ın bundan sonra ülkede izleyeceği olası politikaları AA muhabirine değerlendirdi.

Eş Çakırgil, 8 Temmuz'da, Basra kentinde meydana gelen olaylarda valilik binası, devlet televizyonu, Şii partiler, Milis gruplarına ait binalarının ve İran'ın Basra Başkonsolosluğu'nun göstericiler tarafından ateşe verildiğini hatırlatarak olayın derin ve tarihsel bir arka planı olduğunu anlattı.

İran’ın ve başka güçlerin Irak'taki yanlış politikalarının bu süreci hazırladığını kaydeden Eş Çakirgil, ''Basra'da baş gösteren bu sorunlar Osmanlı'dan sonra ülkede uygulanan yanlış politikaların bir devamıdır. Başka bir şekilde açıklanması mümkün değil. Petrol zengini bir ülke ve petrolü yok. İnsanların suyu yok, elektrik günde 4-5 saat veriliyor. Irak gibi sıcak bir ülkede 6 saatten fazla elektriğin olmaması açıklanabilir bir şey değil. Aynı şekilde gıda maddesi yok. Fakirlik en üst seviyelerde. Bazen bir cephaneliği bir kıvılcım havaya uçurur. Dolayısıyla halk 8 Temmuz'da ayaklandı. İran aleyhine büyük gösteriler yapıldı. Bu protestolar kısa bir süre sonra İran Konsolosluğu’na yöneldi. İran Konsolosluğu basıldı, yakıldı, içinde her ne varsa ateşe verildi. Gösteriler boyunca 30 kişi öldü. Bir çok yaralı var.'' şeklinde konuştu.

Eş Çakırgil, Basra'da kamu hizmetleri yoksunluğu gibi insanı gerekçelerle başlayan protestoların İran'ın müdahalesi ile siyasi bir sürece evrilebileceğine dikkati çekti.

İran'ın tüm müdahalelerine rağmen Irak'ta seçimi kazanan Sadr Koalisyonun, Şii dini lider el-Hekim ve eski Başbakan Allavi'nin koalisyonu ile ittifak oluşturarak hükümet kurduğunu belirten Eş Çakırgil, İran'ın hükümet kurma aşamasındaki müdahalelerini ise şöyle özetledi:

''Sadr grubunun seçimleri kazanmasından sonra İran, Irak'ın iç işlerine daha çok müdahil olmaya başladı. İran, Irak'ta her şeye müdahale ediyor aslında. Hatta Irak’ta kimin hükümete geleceğini belirleme konusunda bile kendisini yetkili görüyor. Yaklaşık 3 ay önce yapılan seçimlerde Sadr grubu birinci parti oldu. İran, Sadr grubunun hükümet kurmasını istemiyordu. Çünkü Sadr grubu başına buyruk hareket ediyordu. Suriye ile ve diğer ülkelerle görüşmeler yapıyordu. Yani İran’dan emir almadan, bağlı kalmadan bağımsız hareket ediyordu. Bu da İran'ın Irak politikası ile çelişen bir durum. Haydar İbadi'nin yeniden başbakan seçilmesi tamamen Sadr Grubu'nun 'evet' demesiyle kesinleşecekti. İranlı general Kasım Süleymani Irak'a halka 'şunu destekleyin, bunu desteklemeyin' yönünde baskı yapmaya çalışıyordu. Öte yandan ABD'nin ve Suudi Arabistan'ın desteklediği Haydar İbadi Basra’ya gitti. Orada binlerce insan Haydar İbadi’yi protesto ederek susturdu. Dolayısıyla bu çabalar sonuç bulmadı. İşte tüm huzursuzlukların temelinde bunlar yatıyor. Yani su, elektrik, gıda sorunu ya da fakirlik durup dururken çıkmadı. Bu sadece bir kıvılcım ve cephaneliği havaya uçurabilir. Gösterilerde İran'ın doğrudan hedef gösterilmesi ve İran'a yönelik suçlamalar şunu bize çok net gösteriyor, Şii olmanın da tek başına yetmediği. Çünkü İran Şiiliği ile Irak Şiiliği arasında bir doku uyuşmazlığı başından beri hep vardı.''

– ''Irak’ta Şii-Şii çatışması çıkmaz''

Eş Çakırgil, Şii parti binaları ve İran Başkonsolosluğu'nun yakılmasının ülkede Şii iç savaşını tetikleme riski doğurabileceğine dair yorumların Irak'ın Şii yapılanmasına uymadığını belirtti.

Irak’ta yaşanan olayları, bir Şii-Şii çatışmasından çok İran’ın ülkedeki etkisine set çekmek şeklinde tanımlayan Eş Çakırgil, ''Şu ana ülkede İran'ın gücüne set çekilmeye çalışılıyor. Aslında olay bir Şii-Şii çatışmasından çok İran-Irak çatışması haline dönüşüyor. Yani Iraklılar şunu söylemeye çalışıyorlar 'İran nasıl bağımsız bir ülkeyse Irak'ta aynı şekilde bir ülke Irak bir ülkedir, Tamam komşuyuz, geçmişte de savaştık ve o dönem kapandı.' Irak, 'İran artık bizim iç işlerimize karışmasın' noktasına geldi. Kısaca meselenin özü bu.'' ifadelerini kullandı.

Gösteriler sırasında Haşdi Şabi merkezlerinin yakıldığını bunun üzerine Haşdi Şabi'nin göstericilere yönelik silahlı müdahalede bulunabileceğine dair açıklamasının mümkün olmadığına da vurgu yapan Çakırgil şöyle devam etti:

''Göstericiler Haşdi Şabi’ye de saldırıldı. Haşdi Şabi de orada ağır darbeler yedi. Haşdi Şabi silahla karşılık verseydi durum çok daha vahim olurdu. Binlerce insan her tarafı ateşe veriyordu. Orada Haşdi Şabi’nin fazla yapacağı bir şey yoktu. Daha sonraki olaylarda silah kullanır mı? Bence yapamazlar yani o anda yapamazlar. Çünkü halkla karşı karşıya gelmek istemezler. Çünkü Basra halkı İran'a yönelik çok büyük bir tepki verdi. Hatta İran İnkılap Muhafızları Ordusu’nun yayın organları önümüzdeki günlerde Irak'ın bir çok şehrinde çok daha düşmanca gösterilerin olabileceğine dair haberler bile yayınlandılar.''

– ''ABD, Şii-Sünni kavgası bitmemesi için İran'ı tamamen güçsüz bırakmaz''

Çakırgil, olayların, İranlı ve Iraklı muhaliflerin tahrikleri, sansasyonel haberler sonucu bu sürece evrildiği iddialarını ise şöyle değerlendirdi:

''Ben basının her iki ülkede de o kadar etkili olduğunu sanmıyorum. Hem Irak’ta hem İran’da. Hele İran’da zaten tamamıyla medya devletin siyasetine aykırı bir şey yazamaz. Irak’ta da aşağı yukarı durum öyle. Haberler, fotoğraflar çekiliyor anında dünyaya yayılıyor. İki ülkenin muhalifleri İran’da rejim muhaliflerinin Irak’taki karışıklığı fırsat bilerek iki ülkenin münasebetlerini zayıflatmaya çalıştığı iddialarını da çok tutarlı görmüyorum.Her iki ülkenin muhalifleri de çıkabilecek ciddi bir sorunda ülkelerinin zarar görebileceğini biliyordur. Dolayısıyla muhalif unsurların bir tarafı tahrik ettiğini sanmıyorum. Sadece İran’ın Irak siyasetini etkilemeye çalışması muhalefetin eleştirilerine neden olmuş olabilir. Veya İran’ın 'şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın' diye yol göstermesi rahatsızlık veriyor.''

Çakırgil, ABD'nin olayların arakasında olduğu veya olayları yönlendirdiği ile ilgili ise şu ifadeleri kullandı:

''Olayların arkasında Amerika olabilir, İsrail olabilir, Suriye olabilir, İran’la problemi olanların her birinin etkisi olabilir. Bu tabiidir. Yani bunlar masum değiller. Bunun ötesinde bir durum var o da, ABD ve Suudi Arabistan'ın Irak dahil olmak üzere tüm bölgede İran’ın gücünü sınırlamak istiyor. Bakın tamamen yok etmek değil sadece sınırlamak istiyor. ABD, bölgede tamamen güçsüz bir İran istemiyor. Çünkü Müslüman dünya arasında Şii ve Sünni kavgasının devam etmesi için İran’ın tamamen güçsüz olmaması lazım. İran güçlü olursa Şiiler güçlü olur o zaman Sünnilerle Şiilerin çatışmasını sağlayabilirim hesabını yapıyor Amerika.''

– ''İran bundan sonra daha temkinli hareket edecektir''

Çakırgil, Basra’da ve Irak’ın belli kentlerinde başlayan gösteriler karşısında İran'ın şaşkına döndüğünü, dolayısıyla Irak'a yönelik politikalarında bundan sonra daha temkinli davranabileceğini aktardı.

Basra'da başlayan olayların devam edip etmesinin biraz da İran'ın bu olaylar karşısında belirleyeceği tavra göre şekilleneceğini savunan Eş Çakırgil, ''İran, Irak ile ilgili politikasını bu şekilde sürdüremez. Bundan sonra Irak’ın iç işlerine bu kadar müdahale edemez diye düşünüyorum. Irak'taki olayların devam edip etmemesi de biraz bununla ilgili. Eğer biraz geri çekilirse, eskisi gibi fazla müdahil olmazsa, Irak kendi içinde bu meseleleri halledebilir, halletmesi de lazım. Ama eğer artık ok yaydan fırladı, biz bir kere müdahale ettik bunun sonunu getirmemiz lazım denilirse -ki sanmıyorum çünkü İran, Irak'da yeni bir problemle meşgul olacak durumda değil- Onun için daha temkinli hareket eder diye düşünüyorum. Olayların, büyüyeceğini sanmıyorum. Çünkü İran daha fazla hamle yapamaz, yapmaması da gerekir. Bu illa Irak’ın veya İran’ın haklı olduğu manasında değil sürtüşmenin daha kanlı boyutlara, daha içinden çıkılmaz boyutlara gelmemesi için aklı selim ile hareket edilmesi gerektiğini düşünüyorum.''

– '' İran ile Suudi Arabistan arasında ilan edilmemiş bir savaş var''

Selahaddin Eş Çakirgil, olaylara dolaylı da olsa ABD, İsrail ve Suudi Arabistan'ın müdahale edebileceği görüşünü dile getirerek, sözlerini şöyle tamamladı:

''Suudi Arabistan ve İran zaten birbiriyle kanlı bıçaklı. Yani bir nevi psikolojik bir savaş halindeler. İki ülke de birbirini yıpratmaya çalışıyorlar. Bunu Yemen üzerinden gerçekleştiriyorlar. Şu anda kendi sınırlarında değil de uzak yerlerde sürdürdükleri bu savaşı karşılıklı bir savaşa çevirme ihtimalleri de var. Savaş sinyalleri bizatihi üst düzey İran'lı komutanlar tarafından 'Suudi Arabistan bir yanlış yaparsa Mekke ve Medine hariç bütün Suudi şehirleri yerle bir olur, geride hiçbir şey kalmaz hatta Vehhabilik de kalmaz' şeklinde açıklamalar yapılıyor. Suudi Arabistan da aynı şekilde İran ile savaşabileceğine dair beyanlarda bulunuyor. Nitekim, İran’ın Yemen'de Husilere verdiği 600-700 km menzilli füzeler Suudilerin üzerine gönderiliyor ve bu füzeler Suudiler tarafından havada vuruluyor. Çünkü Suudi Arabistan, ABD'den çok güçlü silahlar aldı. Trump ile Suudi Veliaht arasında 110 milyar dolarlık bir silah anlaşması yapıldı. 110 milyar ne demek! Bölgede ilan edilmemiş fiili savaş var.

Suudiler Vehhabilik üzerinden, İran ise Şiilik üzerinden psikolojik savaş yürütüyor. Yalnız burada ilginç bir o kadar da tehlikeli bir durum var ki o da Suudi Arabistan'ın kendini Sünniliğin muhafız gücü gibi göstermeye çalışması ve 'Ey Sünni dünyası biz aslında sizin düşüncelerinizi, inançlarınızı Şiiliğe karşı savunuyoruz' gibi mesajlar vermesi başlı başına bir tehlike. Çünkü Vehhabilik Sünni dünyada sempatiyle karşılanmayan bir cereyandır.''

Şiilerin kayıp lideri: Musa Sadr

BEYRUT (AA) – MUHAMMED ALİ AKMAN – Şiilerin önemli liderlerinden Musa Sadr'ın 31 Ağustos 1978'de Libya'da kaybolması Lübnan gündemindeki yerini hala koruyor.

Lübnan'ın çoğunlukla Şiilerin yaşadığı bölgeleri olmak üzere neredeyse her bölgesinde hala 1978'de Libya'da kaybolan Musa Sadr'ın fotoğrafları asılı. Aradan 40 sene geçmesine rağmen ara sıra uluslararası gündeme de gelen Sadr olayı, Lübnan gündemindeki yerini ise hiç kaybetmedi.

Amerikalı yazar Peter Theroux, "Kayıp İmam" adlı kitabında Sadr’ın kaybolmasını şu sözlerle anlatıyor:

"Ortadoğu araştırmacıları için hiçbir gizemli olay, İmam Musa Sadr’ın 1978 yılında resmi davetli olarak gittiği Libya’da kaybolmasından daha şaşırtıcı ve anlaşılması zor olmamıştır."

İki arkadaşı ile Libya'da kaybolan Sadr, 1978 yılında bölgesel bir krize neden oldu ve Lübnan ile Libya arasındaki bu kriz yıllarca devam etti. Muammer Kaddafi yönetimindeki Libya'nın, Sadr ve arkadaşlarının Libya'dan ayrılarak İtalya'ya gittiğini iddia etmesi, olayı daha da karmaşık bir hale getirdi.

Sadr'ın kaybolması nedeniyle 1986'da Lübnan'da başlatılan davada Kaddafi, adam kaçırmak ve alıkoymak suçlarıyla itham edilmiş ancak delil yetersizliği nedeniyle dava kapatılmıştı. Yeni kanıtların ortaya çıktığı iddiasıyla 2004'te dava yeniden açıldı ve 2008'in Ağustos ayında Kaddafi hakkında tutuklama kararı çıkarıldı.

– Musa Sadr'ın ortadan kaybolması defalarca araştırıldı

İran'da 1979'da yaşanan devrimin ardından Humeyni, "Oğlum gibiydi" dediği Musa Sadr'ın akıbetini araştırmak için bir komisyon kurdurdu. Kaddafi ile iyi ilişkiler kurmak isteyen Humeyni liderliğindeki İran'ın bu komisyonu, Sadr ve arkadaşlarının İtalya'ya gittiklerini açıklayarak olayın üstünü örtmeye çalıştı.

Musa Sadr'ın kaybolmasından günümüze geçen 40 yıllık süreçte binlerce farklı açıklama yapıldı ve iddia ortaya atıldı.

Bu açıklamalardan en ciddisi, Mart 2012'de Mısır'ın devrik Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'ten geldi. Mübarek, bir İngiliz yayınevi için yazdığı notlarda Sadr'ın, Kaddafi ile bir tartışma yaşadığını, Kaddafi’nin bizzat kendisinin Sadr'a işkence ettiğini, 4 saatlik işkence sonunda Sadr'ın öldüğünü ve cesetlerin denize atıldığını iddia etti.

Lübnanlı Şiiler, yıllarca imam lakabı verdikleri Sadr'ın yaşadığına, Libya'da hapsedildiğine ve bir gün sağ salim geri döneceğine inandılar ancak, 1978 ile 2011 yılları arasında yapılan bütün girişimler sonuçsuz kaldı ve Sadr'ın akıbeti, belirsizliğini korudu.

– Kaddafi'nin öldürülmesi, Sadr'ı yeniden gündeme getirdi

Arap Baharı olarak isimlendirilen süreçte, Libya'da çıkan çatışmalar sırasında, 42 yıl Libya'yı yöneten Kaddafi Ekim 2011'de öldürüldü.

Kaddafi'nin öldürülmesi sonrası, uzun yıllardır kimsenin bilmediği gizli dosyalar ortaya çıkmaya ve Kaddafi'nin yanında görev yapan istihbaratçılar itirafçı olmaya başladı. Bu durum, 1978'de kaybolan Sadr'ın 2011 yılında yeniden dünya gündemine gelmesine neden oldu.

Devrik lider Kaddafi'nin öldürülmesinden kısa bir süre sonra Lübnan hükümeti, yeni tanınmış Libya hükümetiyle, tanıklarla görüşme ve davanın soruşturulması için temaslara başladı. Bu çerçevede, olay hakkında bilgisi olduğu düşünülen bazı devlet görevlileri sorgulandı.

Kaddafi rejiminin Arap Birliğindeki temsilcisiyken, muhalif safa geçen Abdumunim el-Huni, Ağustos 2011'de Mısırlı bir gazeteye yaptığı açıklamada, Musa Sadr ile Kaddafi arasında dini bir tartışma yaşandığını belirterek, "Sadr ve Kaddafi arasında dini konularda başlayan tartışma giderek alevlendi ve sert sözlere dönüştü. Sadr ve beraberindekiler, Kaddafi’nin huzurunda hiçbir insanın tasavvur edemeyeceği şekilde canice öldürüldü." ifadelerini kullandı.

Libya Ulusal Geçiş Konseyi (UGK) Başkanı Mustafa Abdülcelil, Nisan 2012'de yaptığı açıklamada, Sadr'ın cenazesinin başkent Trablus'ta ortaya çıkarılan bir toplu mezarda bulunduğuna dair "neredeyse kesin" sonuçlar elde ettiklerini belirtti.

Abdülcelil, Sadr'ın akıbetini araştırmak üzere bir savcı atadıklarını ve toplu mezardaki cenazelerin Lübnan'dan gelecek bir yetkili eşliğinde çıkarılacağını bildirdi ancak, cesetlerde yapılan DNA testleri sonucunda Sadr'a ait bir kanıt bulunamadı.

Dönemin Lübnan Dışişleri Bakanı Adnan Mansur Ağustos 2012'de İran'da yaptığı açıklamada, "Sadr ve arkadaşlarının kesinlikle hayatta olduğuna eminiz." dedi ve yakında ortaya çıkacaklarını öne sürdü.

Libya'daki Milli Genel Kongre (MGK) tarafından başbakan seçilerek kabineyi oluşturmakla görevlendirilen Mustafa Ebu Şakur, Eylül 2012'de düzenlediği basın toplantısında, Libya hükümetinin, Lübnan yönetimine tazminat ödeyeceği yönündeki iddialar hakkında, ''Musa Sadr gibi değerli bir misafiri öldüren Libya halkı değil, Kaddafi'dir. Bu nedenle Lübnan hükümetine konuya ilişkin bir tazminat ödenmesi söz konusu değildir.'' demişti.

Lübnan ile Libya yönetimleri arasında 2014'te imzalanan mutabakat zaptında Libya, Kaddafi rejiminin Sadr’ın ortadan kaybolmasından sorumlu olduğunu resmi olarak kabul etti.

Kaddafi'nin oğlu Seyfülislam Kaddafi'nin yardımcılarından Muhammed İsmail, Mart 2016'da Batılı bir gazeteye verdiği demeçte, Sadr'ın Kaddafi tarafından öldürüldüğünü ve cesedinin de denize atıldığını ileri sürdü.

– Sadr ve arkadaşlarının Kaddafi tarafından öldürüldüğü netleşti

Kaddafi'nin öldürülmesinin ardından Libya'dan olayla ilgili yüzlerce farklı açıklama geldi.

Sonuç olarak Sadr ve arkadaşlarının Kaddafi tarafından öldürüldüğü netleşti ancak, Lübnan'da 1992 yılından bu yana Meclis Başkanı olan Nebih Berri liderliğindeki Emel Hareketi, kesin deliller olmadığı iddiasıyla Sadr'ın öldürüldüğünü hala kabul etmiyor.

Lübnan'da her yıl 31 Ağustos günü Sadr'ı anmak için düzenlenen törenlerde, Libya'da hapiste olduğu ve bir gün yeniden Lübnan'a döneceği iddiası dile getiriliyor.

Son olarak 2017'de Sadr'ı anmak için Beyrut'ta düzenlenen gösteride konuşan Berri, Sadr ve arkadaşlarının hayatta olduklarına inandıklarını ve olayı araştıran bazı mahkemelerin hala devam ettiğini vurguladı.

Uluslararası toplumun, Sadr ve arkadaşlarının öldürülmesini kesin olarak kabul etmesine karşılık Emel Hareketi'nin bunu kabul etmemesi, Sadr üzerinden motive sağladığı tabanını kaybetme endişesi olarak görülüyor.

– Kaddafi'nin oğlu Hannibal Kaddafi, Lübnan'da tutuklandı

Kaddafi'nin oğlu Hannibal Kaddafi, Aralık 2015'te Suriye'den dönerken Lübnan'ın Beka Vadisi'nde silahlı gruplar tarafından kaçırıldı ve sonra serbest bırakıldı.

Musa Sadr'ın akıbetini araştıran Lübnanlı yetkili makamlar, Hannibal'in olayla ilgili bilgi sahibi olduğunu düşünerek tutukladı ve Beyrut'ta sorguladı.

Sadr’ın ortadan kaybolduğu 1978 yılında henüz üç yaşında olan Hannibal, Lübnanlı yetkililer tarafından Sadr olayının netleşmesi konusunda potansiyel bir anahtar olarak görülmeye devam ediliyor ve halen Lübnan'da hapishanede tutuluyor.

– Musa es-Sadr nasıl kayboldu?

Arap dünyasındaki liderler ile sık sık bir araya gelen Sadr, iki yardımcısı ile Libya lideri Kaddafi ile görüşmek için 25 Ağustos 1978 günü Lübnan'dan ayrılır.

Sadr olayını inceleyen bazı araştırmacılar, Şii liderin İran şahına karşı mücadele eden Humeyniye destek vermesini istemek üzere Kaddafi ile görüşmeye gittiğini iddia ediyor.

Sadr'ın, kaybolmasına giden sürecin ise şöyle geliştiği belirtiliyor:

Musa Sadr, Lübnan'ın Libya Maslahatgüzarı Nizar Ferhad ile ramazan ayı olması nedeniyle 30 Ağustos akşamı iftar yemeği yer. Bu yemekte, 1 Eylül'de Kaddafi ile bir araya geleceklerini söyler ve Libya'dan sonra Fransa'ya gitmek için Ferhad'dan vize ayarlamasını talep eder.

31 Ağustos'ta Sadr'ların kaldığı otele giden Ferhad, ekibin resmi bir araçla otelden ayrıldığı bilgisini alır. Bu bilgi, Sadr ve iki arkadaşı hakkındaki son somut bilgidir. O günden sonra Sadr ve iki arkadaşından hiçbir haber alınamaz.

Sadr ve arkadaşlarından haber alamayan Lübnan yönetimi, Libya'dan konuyla alakalı açıklama yapmasını ister. Lübnan Şii Toplumu, Arap Birliği ülkeleri nezdinde yaptıkları girişimler ile Libya resmi makamlarını açıklama yapmaya zorlar.

Gelen yoğun baskılar sonucu Libya yönetimi, Sadr ve iki arkadaşının 31 Ağustos akşamı Trablus'tan ayrılarak İtalya'ya uçtukları açıklamasını yapar.

Sadr ve iki arkadaşının 31 Ağustos'ta İtalya'ya yolculuk ettiklerine dair bir belge gösterir. Yolcu listesinde Sadr ve iki arkadaşının isimleri vardır. Libya'nın bu açıklamaları başta Lübnan olmak üzere birçok ülkeyi ve kurumu tatmin etmez.

Olayı incelemek için yapılan araştırmalar, Libya'nın "İtalya'ya gittiler" açıklamasının gerçeği yansıtmadığını ortaya çıkarır.

Sadr'ın İtalya'ya gitmek için bindiği iddia edilen uçağın yolcularına, Sadr ve arkadaşlarının fotoğrafı gösterilir. Yolcular kendilerine gösterilen fotoğraftakilere benzeyen kimseyle uçakta karşılaşmadıklarını belirtir.

Sadr'ın ailesi, Temmuz 2015'te Sadr'ın kaybolması ile ilgili İtalya'da bir dava açar. İtalyan mahkeme, Sadr ve iki arkadaşının 31 Ağustos 1978 akşamı Trablus'tan Roma'ya gelmediklerini açıklar.

– Musa Sadr kimdir?

Aslen Lübnanlı bir aileye mensup Sadr, 1928 yılında İran'ın Kum kentinde doğdu. Kum'da ve Irak'ın Necef kentinde aldığı dini eğitimin yanı sıra Tahran'da hukuk okudu.

1959'da Lübnan'a dönen Sadr, almış olduğu eğitim, Şii dünyasının önde gelen isimleri ile olan akrabalığı ve karakteri nedeniyle Lübnan'daki Şiiler arasında ön plana çıkmaya başladı. Sadr bir imam olmasına rağmen kendini dini alanda değil politik ve sosyal alanda ön plana çıkardı.

Sadr’ın Lübnan'daki Şii toplumu üzerindeki hakimiyeti, 1969’da kurulmasına öncülük ettiği ve ilk önemli Şii örgütlenmesi olan "Yüksek Şii İslam Konseyinin" başına geçmesiyle belirginleşti. 1974 yılında Hristiyan bir din adamı ile beraber, tüm dinsel ve mezhepsel gruplara açık olan ve eşitlik talebi temelinde örgütlenen "Mahrumlar Hareketi'ni" (Harekat El-Mahrumin) kurdu.

Sadr, Lübnan'da 1975'te iç savaşın patlak vermesiyle Şiilerin bir milis gücü olarak Emel Hareketi'ni (Lübnan Direniş Tugayı) kurdu.

Emel Hareketi, Lübnan iç savaşının önemli aktörlerinden biri haline gelmesi ve daha sonra Lübnan siyasetinde de etkisini artırması nedeniyle, hareketin kurucusu Sadr, tüm Ortadoğu'daki en etkili Şii liderlerden biri oldu.

Sadr'ın kurmuş olduğu Emel Hareketi, 1980'li yıllarda Hizbullah örgütünün ortaya çıkmasına yol açtı.

GRAFİKLİ – Irak'ta hükümetin kurulamama nedeni Şiiler arasındaki anlaşmazlık

BAĞDAT (AA) – HAYDAR KARAALP – Irak'ta 12 Mayıs'ta yapılan genel seçimler sonrası, seçimi kazanan Şii gruplar arasında yaşanan başbakan adayı ile kabine konusundaki anlaşmazlık ve seçim sonuçlarının henüz onaylanamaması hükümetin kurulmasını geciktiriyor.

Terör ve şiddetin yıllardır peşini bırakmadığı, alt yapı hizmetlerinden yoksun, işsizliğin zirve yaptığı, yolsuzluk ve rüşvetin devlet kurumlarını kemirdiği Irak'ta halk, yaklaşık üç ay önce geleceğini belirlemek için sandık başına gitti.

Şaibe iddiaları ve düşük katılımın damga vurduğu seçimler öncesi, Sünni gruplar "evlerine dönemeyen sığınmacılar olduğu" gerekçesiyle seçim tarihinin ertelenmesini istese de ABD yönetimi seçimlerin zamanında (12 Mayıs) yapılmasında ısrar etti. Nitekim ABD'nin Bağdat Büyükelçiliğinden seçim öncesi yapılan bir açıklamada, "Irak'taki seçimlerin zamanında yapılmasını destekledikleri" ifade edildi.

Irak Anayasa Mahkemesi "seçimler ertelensin" taleplerine karşı "seçimlerin zamanında yapılması" yönünde karar verirken Başbakanı Haydar el-İbadi de seçimlerin zamanında yapılması gerektiğini belirterek "seçimleri erteleyecek hiçbir yetkili gücün olmadığını" vurguladı. İbadi'nin seçim ısrarı, "Başkomutanı olduğu Irak ordusunun terör örgütü DEAŞ'a karşı elde ettiği zafer ve Kerkük ile diğer tartışmalı bölgelerde Peşmerge hakimiyetinin kırılması gibi gelişmelerin sandıkta kendisine oy olarak döneceğini düşündüğü" şeklinde yorumlandı.

DEAŞ'ın seçim merkezlerine yönelik saldırı tehditlerine rağmen, Iraklı seçmenler 12 Mayıs günü dikkati çeken bir güvenlik sorunuyla karşılaşmadı. Seçimler zamanında ve güvenli bir ortamda yapılsa da çok geçmeden şeffaflığına gölge düşürecek bir takım gelişmeler yaşandı.

Bunların başında Kerkük ve ona bağlı Türkmenlerin yoğun yaşadığı bölgelerde oyların Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lehine çalınmasının ortaya çıkması geliyordu. Irak tarihinde ilk kez 12 Mayıs'taki genel seçimlerde oy kullanma işleminde elektronik sistem devreye sokuldu. Bu sistem seçmene "şaibeye yer yok" umudu verse de özellikle Kerkük ve Süleymaniye kentlerinde seçim hileleri ön plana çıktı.

Kerkük ve Süleymaniye'nin yanı sıra iç göçmenlerin yaşadığı kamplar ile ülkenin güneyindeki kentlerde de benzer hilelere başvurulduğu ortaya çıktı.

Irak Meclisi'nde 6 Haziran'da düzenlenen olağanüstü oturumda oy çokluğuyla "ülke genelinde seçim sandıklarının yeniden açılarak elle sayım yapılması" kararı alındı. Meclis ayrıca, Bağımsız Yüksek Seçim Komiserliği üyelerinin görevlerinin dondurulmasına ve yerlerine 9 yargıcın atanmasına karar verdi.

Elle sayım kararı sonrası başkent Bağdat'ta içinde oy pusulalarının bulunduğu onlarca sandığın yanması akıllarda yeni soru işaretleri uyandırdı. Ülkeyi siyasi kaosa götüren bu gelişmeler, hükümetin günümüze kadar kurulamamasına neden olan etkenlerden biri olarak gösteriliyor.

Hükümetin kurulması için Anaysa Mahkemesi'nin seçim sonuçlarını onaylaması gerekiyor. Irak'ın en yüksek yargı organı olan Anayasa Mahkemesi'nin, elle sayım sonuçlarının açıklanması sonrası nihai kararını vermesi bekleniyor.

– Başbakanlık ve kabinede yer kapma kavgası

Irak anayasasına göre, seçimi kazanan değil, seçim sonrası mecliste en büyük grubu oluşturan taraf hükümeti kurabiliyor. Hiçbir parti 329 sandalyeli mecliste tek başına çoğunluk (165) elde edemedi. Dolayısıyla seçim yarışını önde tamamlayan partilerin, koalisyona gitmeleri gerekiyor. Irak'ın yeni dönemde de 2003 sonrası alışagelen "koalisyon hükümeti" sistemine devam edeceği görülüyor.

Irak'ta hükümetin kurulmasının önündeki en ciddi engellerden birinin seçim yarışını önde tamamlayan Mukteda es-Sadr liderliğindeki "Sairun", İran'a yakın Hadi el-Amiri'nin "Fetih Koalisyonu", Başbakan İbadi'nin "Nasır Koalisyonu", ülkenin üçte birini DEAŞ'a teslim etmekle eleştirilen Nuri el-Maliki'nin "Kanun Devleti" ve Ammar el-Hekim'in "Ulusal Hikmet Koalisyonu" arasında yaşanan başbakan, kabine ve devletteki önemli güvenlik birimlerinde yer kapma kavgası ve bu konularda yaşanan anlaşmazlık olduğu belirtiliyor.

ABD ve İngiltere'nin desteğini arkasına aldığı belirtilen İbadi'nin, ikinci dönem başbakanlık koltuğuna göz diktiği biliniyor. İbadi'nin başbakanlığına karşı en sert çıkışı ise İran'a yakın Amiri grubu yapıyor. Fetih Koalisyonu, liderleri Amiri'nin Başbakan olması noktasında ısrar ediyor.

Dava Partisi Genel Başkanı Nuri el-Maliki, aynı partiden olsa da bazı konularda görüş ayrılığı yaşadığı İbadi'nin ikinci dönem başbakanlığına sıcak bakmıyor. Maliki'nin, başbakanlık için Hadi el-Amiri'yi ya da kendi partisinden olan Çalışma Bakanı Muhammed Şiya Sudani'yi istediği ifade ediliyor.

Şii gruplar arasındaki bir diğer anlaşmazlık konusunun da Milli Güvenlik Müsteşarlığı (MGM), istihbarat ve diğer güvenlik birimlerine getirilecek isimler olduğu aktarılıyor. Devletteki en önemli güvenlik birimlerinden biri olan MGM'ye İran'a yakın en radikal ve mezhepçi grup Asaib Ehlilhak'ın talip olduğu iddia ediliyor. Bu konuyu bir diğer İran yanlısı grup Bedir Örgütü'nün de pazarlık konusu yaptığı ileri sürülüyor.

– Sadr, hükümet kurma sürecinde merkezi rolde

Seçimlerde birinciliği elde eden Mukteda es-Sadr ise Başbakanın belirlenmesi ve hükümet kurulması sürecinde merkezdeki yerini almış durumda. Irak'taki siyasi gruplar, ABD'ye karşı ve İran'a mesafeli tutumuyla bilinen Sadr'ın ağzından çıkacak her kelimeye dikkat kesiliyor ve "oyun kurucu" olduğu kadar "oyun bozucu" olarak da ortaya çıkmasından endişe ediyor. Alınan bazı kulis bilgilerine göre, Şii partiler, Sadr'ın kendisine hükümet kurulması sürecinde aktif rol verilmemesi halinde, ülkedeki tabanını harekete geçirerek gösteriler düzenlenmesi için halkı sokağa dökmesinden kaygı duyuyor.

Sadr, en son yayımladığı ve "ulusal şartname" adını verdiği belgede, ülkenin yeni Başbakan'da aradığı vasıfları sıraladı. Bu vasıflar arasında "başbakanın milletvekili veya partili olmaması ve çifte vatandaşlığı bulunmaması" gibi maddeler dikkati çekti. Bu şartların İbadi'ye uymadığı dikkate alındığında, Sadr'ın kişisel olarak yakın iletişim içerisinde olmasına rağmen İbadi'nin ikinci dönem başbakanlığına sıcak bakmadığı şeklinde yorumlandı.

Sadr'dan önce de Necef merkezli Şii dini merci Ayetullah Ali es-Sistani, yeni başbakanın "güçlü ve muktedir" olması ve çekinmeden yolsuzlukların üzerine gitmesi gerektiğini açıklamıştı. Bu mesaj "Sistanin'in de İbadi'den desteğini çektiği" şeklinde algılanmıştı.

– İbadi'den sonra başbakanlık için en güçlü aday "Falih Feyyad"

Şiilerin başbakan ismi üzerinde anlaşamadıkları takdirde, uzlaşı adayı olarak Milli Güvenlik Müsteşarı Falih Feyyad'ın öne sürüleceği belirtiliyor. İbadi'den sonra başbakanlık için en güçlü adayın Feyyad olduğu ileri sürülüyor.

Seçim sonrası Şii siyasi partiler, koalisyon görüşmelerini yoğun şekilde sürdürse de hiçbiri kendi plan ve şartlarından taviz vermek istemiyor. Bu da hükümetin kurulmasını geciktiriyor. Sadr, başbakan için açıkladığı özellikleri ararken, İbadi'nin "Nasır Koalisyonu" tek adaylarının İbadi olduğunu ve bundan geri adım atmayacaklarını duyurdu. Seçimden ikinci çıkan Fetih'te de durum farklı değil. İran'a yakın bu grup da başbakanlık için kendi lideri Amiri'yi istiyor.

Hükümet kurma yarışına giren tüm bu partilerin kendi taleplerinden taviz vermemeleri, Irak'ta hükümetin bir süre daha kurulamayacağını gösteriyor.

– Başbakanlık için "Sistani, ABD ve İran'ın onayından geçecek isim" arayışı

Iraklı gazeteci ve siyasi analist Ali Naji, ülkedeki hükümet kurma sürecini AA muhabirine değerlendirdi.

Naji, şunları söyledi:

"Hükümetin kurulmasının önündeki en önemli engellerden biri, Şii partilerin bir başbakan üzerinde anlaşamaması. Şii siyasi partiler parçalanmış durumda. Başbakanlık için belirleyecekleri ismin önce Sistani'nin rızasını alması sonra da İran ile ABD'nin onayından geçmesi gerekiyor. Dolayısıyla bu üç aşamadan geçecek bir adayı henüz bulamadılar."

Hükümetin kurulması önündeki ikinci engelin Anayasa Mahkemesi'nin seçim sonuçlarını henüz onaylamaması olduğu söyleyen Naji, "Üçüncü ve en büyük engel ise kabinedeki dağılımın nasıl olacağı. Şii, Sünni ve Kürt seçim listelerinde birden fazla parti ve oluşum bulunuyor. Bu koalisyonlarda yer alan her grup, kabinede temsil edilmek istiyor." diye konuştu.

– KYB'nin cumhurbaşkanlığı için Muhammed Sabir İsmail'i aday göstereceği iddia ediliyor

Bir diğer siyasi anlaşmazlık konusu da Kürt partilerde yaşanıyor. KYB, önceki dönemlerde olduğu gibi cumhurbaşkanlığının başka Kürt partisine verilmesine karşı çıkıyor ve bunun kendisinde kalmasını istiyor.

Yerel basınında çıkan haberlerde, Kürdistan Demokratik Partisi'nin (KDP) de cumhurbaşkanlığı için isim arayışında olduğu belirtiliyor. KYB'nin bu görevi, ne KDP ne de başka bir gruba kaptırmak istemediği bilinirken, bunun için partide önemli görevlerde bulunmuş Muhammed Sabir İsmail'i aday bile göstereceği iddia ediliyor. İsmail, hayatını kaybeden eski Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin eşi Hero Talabani'nin kız kardeşiyle evli.

– Sünniler, Meclis Başkanlığı için Nuceyfi ya da Halbusi ismi üzerinde duruyor

Sünni gruplarda ise Meclis Başkanlığı görevi anlaşmazlığı yaşanıyor. Eski Meclis Başkanı Selim el-Cuburi, ikinci dönem başkanlığa oynarken, alınan bilgilere göre, son günlerde asıl yarış Usame en-Nuceyfi ile Enbar Valisi Muhammed Halbusi arasında yaşanıyor. Kaynaklar, Sünni partilerin Nuceyfi ya da Halbusi'de karar kılacağını, bu konunun önümüzdeki günlerde netleşeceğini ifade ediyor.

Irak'ta 12 Mayıs’ta yapılan genel seçimlerin kesin sonuçlarına göre, Şii lider Mukteda es-Sadr'ın desteklediği koalisyon birinci çıkmıştı. Sadr'ın desteklediği "Sairun" koalisyonu, 329 sandalyeli mecliste 54 milletvekili kazanmıştı.

Haşdi Şabi komutanlarından Hadi Amiri liderliğindeki "Fetih" koalisyonu 47 sandalye ile ikinci, Başbakan Haydar el-İbadi başkanlığındaki "Nasır" koalisyonunu ise 42 sandalye ile üçüncü olmuştu.

Türkmenler, Kerkük'te 3 sandalye kazanırken, ülke genelinde 11 milletvekili çıkarabilmişti. Mesut Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) 25, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) 17, Goran da 5 sandalye elde etmişti.

Nijerya’da tutuklu Şii liderden “iyiyim” mesajı

ABUJA (AA) – Nijerya'da Şii mezhebine bağlı Nijerya İslami Hareketi (IMN) lideri Şeyh İbrahim Zakzaki, hakkındaki "sağlık durumunun kötü olduğu" iddiaları üzerine basına açıklama yaparak "iyi olduğu" mesajı verdi.

Nijerya basınına yaptığı açıklamada Şeyh Zakzaki, "Kendimi daha iyi hissediyorum. Güvenlik güçleri, doktorumu görmeme müsaade ediyor. İyileşiyorum ve Allah'a şükrediyorum." açıklamasını yaptı.

Nijerya'da 2015 yılında yaşanan protesto gösterileri sonrası gözaltına alınan Şeyh Zakzaki'nin sağlık durumunun kötü olduğu ve muayene edilmediği iddia edilmişti.

IMN taraftarları Zakzaki'nin serbest bırakılması için ülkenin farklı eyaletlerinde günlerdir protesto gösterisi düzenliyor.

General Tukur Buratai'nin konvoyunun geçişini engellemesi üzerine Kaduna'ya bağlı Zaria kentinde Şiiler ile Nijerya ordusu arasında 2015 yılında çıkan çatışmalarda Zakzaki gözaltına alınmıştı.

Nijerya'da tutuklu Şii liderden "iyiyim" mesajı

ABUJA (AA) – Nijerya'da Şii mezhebine bağlı Nijerya İslami Hareketi (IMN) lideri Şeyh İbrahim Zakzaki, hakkındaki "sağlık durumunun kötü olduğu" iddiaları üzerine basına açıklama yaparak "iyi olduğu" mesajı verdi.

Nijerya basınına yaptığı açıklamada Şeyh Zakzaki, "Kendimi daha iyi hissediyorum. Güvenlik güçleri, doktorumu görmeme müsaade ediyor. İyileşiyorum ve Allah'a şükrediyorum." açıklamasını yaptı.

Nijerya'da 2015 yılında yaşanan protesto gösterileri sonrası gözaltına alınan Şeyh Zakzaki'nin sağlık durumunun kötü olduğu ve muayene edilmediği iddia edilmişti.

IMN taraftarları Zakzaki'nin serbest bırakılması için ülkenin farklı eyaletlerinde günlerdir protesto gösterisi düzenliyor.

General Tukur Buratai'nin konvoyunun geçişini engellemesi üzerine Kaduna'ya bağlı Zaria kentinde Şiiler ile Nijerya ordusu arasında 2015 yılında çıkan çatışmalarda Zakzaki gözaltına alınmıştı.

Kabil’deki intihar saldırısı

LONDRA (AA) – İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson, Afganistan'ın başkenti Kabil'de düzenlenen intihar saldırısında hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı, yaralananlara geçmiş olsun dileklerini iletti.

Johnson, gelişmelere ilişkin yaptığı açıklamada, "Kabil'deki kültür merkezinde birçok masum yaşama mal olan bu alçak saldırıdan dolayı dehşete düştüm. Olayın kurbanlarına ve ailelerine en içten başsağlığı dileklerimi iletiyorum." dedi.

Bakan Johnson, "Afgan halkının terörün üstesinden gelmesine yardımcı olmadaki kararlılığımız devam ediyor. Halkı için daha parlak bir gelecek arayışında olan Afgan hükümetini desteklemeye bağlıyız." ifadesini kullandı.

"Gelen ilk haberler, saldırıyı Afganistan'daki DEAŞ'ın üstlendiğini öne sürdü." hatırlatmasında bulunan Johnson, nerede olursa olsun nefret dolu ideolojilerle baş edilmesi gerektiğini vurguladı.

Kabil'deki bir kültür merkezine sabah düzenlenen intihar saldırısında 41 kişi hayatını kaybetmiş, 84 kişi yaralanmıştı.

Ülkenin en büyük etnik gruplarından Şii mezhebine mensup Hazara gruplarına ait olduğu bilinen "Tabyan" adlı kültür merkezinin içinde haber ajansı ve eğitim merkezi gibi kuruluşlar yer alıyor.

Kabil'deki intihar saldırısı

LONDRA (AA) – İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson, Afganistan'ın başkenti Kabil'de düzenlenen intihar saldırısında hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı, yaralananlara geçmiş olsun dileklerini iletti.

Johnson, gelişmelere ilişkin yaptığı açıklamada, "Kabil'deki kültür merkezinde birçok masum yaşama mal olan bu alçak saldırıdan dolayı dehşete düştüm. Olayın kurbanlarına ve ailelerine en içten başsağlığı dileklerimi iletiyorum." dedi.

Bakan Johnson, "Afgan halkının terörün üstesinden gelmesine yardımcı olmadaki kararlılığımız devam ediyor. Halkı için daha parlak bir gelecek arayışında olan Afgan hükümetini desteklemeye bağlıyız." ifadesini kullandı.

"Gelen ilk haberler, saldırıyı Afganistan'daki DEAŞ'ın üstlendiğini öne sürdü." hatırlatmasında bulunan Johnson, nerede olursa olsun nefret dolu ideolojilerle baş edilmesi gerektiğini vurguladı.

Kabil'deki bir kültür merkezine sabah düzenlenen intihar saldırısında 41 kişi hayatını kaybetmiş, 84 kişi yaralanmıştı.

Ülkenin en büyük etnik gruplarından Şii mezhebine mensup Hazara gruplarına ait olduğu bilinen "Tabyan" adlı kültür merkezinin içinde haber ajansı ve eğitim merkezi gibi kuruluşlar yer alıyor.

Irak’ta Sünni imam kaçırıldı

BAĞDAT (AA) – Irak’ın Enbar ilinde, Sünni bir imamın Şii milislerce kaçırıldığı bildirildi.

Irak Müslüman Alimler Birliği Kültür ve Basın Dairesi tarafından yapılan yazılı açıklamada, “Felluce’ye bağlı Neimiyye ilçesindeki İmam Zeynelabidin Camisi İmamı Ali Mihebis el-Basri, Ketaib İmam Ali milis gücü tarafından silah zoruyla bilinmeyen yere götürüldü.” ifadeleri kullanıldı.

Bu olayın, “insanlara yardım sunan, iyi tavsiyelerde bulunan cami imam ve hatiplerini hedef alan eylemlerin” devamı olduğu vurgulanan açıklamada, böylece imamları toplumun ıslahı görevinden uzaklaştırmanın amaçlandığı kaydedildi.