Diş hekimi adayları beyaz önlük giydi

İSTANBUL (AA) – Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Diş Hekimliği ve Uluslararası Diş Hekimliği Fakültesi 2018-2019 akademik yılı birinci sınıf öğrencileri, beyaz önlük giydi.

SBÜ'den yapılan açıklamaya göre, Üsküdar Belediyesi Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi'nde düzenlenen törene, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl, Rektör Yardımcıları Prof. Dr. Sadrettin Pençe, Prof. Dr. Kadriye Kart Yaşar, Diş Hekimliği Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fatih Gültekin, Biruni Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Muzaffer Gülyurt ile çok sayıda akademisyen, öğrenci ve aileleri katıldı.

Törende konuşan SBÜ Rektörü Prof. Dr. Erdöl, Sağlık Bilimleri Üniversitesi'ne verdikleri destekten dolayı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a teşekkür etti.

Diş hekimliğinin çok kutsal bir meslek olduğunu anlatan Erdöl, şunları kaydetti:

"Amacınız para, şöhret kazanmaktan önce hayır dua kazanmak olsun. Şefkat ve merhamet duygularını her daim her şeyin önünde tutun. İnsan, kıymetli bir varlık, insanın en hayırlısı ise insanlara yararlı olandır. Önlükleri giyeceğiniz şu andan itibaren bu şuur ve bilinçte olacağınıza, bu onurlu görevi bir ömür boyu layıkıyla yapacağınıza inanıyorum. Mesleğinizi en iyi şekilde öğrenmeye gayret edin. Diş hekimliği, doktorluk, mühendislik ve sanatın birleştiği bir meslektir. Mesleğimizin bugünlere gelmesinde emeği geçen öncü meslektaşlarımızı saygıyla anıyorum.

Biz sizleri sadece iyi bir diş hekimi olarak değil, iyi insan, ülkesine faydalı olabilecek, araştıran, düşünen ve bilimin ışığında yeni yeni şeyler ortaya koyan, geçmişten aldığı medeniyet değerlerini geleceğe taşımanın kaygısını dert edinen, ülkemizi bilimde dünyanın sayılı ülkeleri arasında yer alması konusunda azami gayret gösteren, bu anlamda hem mesleki hem de ahlaki bir duruş sergileyen insanlar olarak görmek istiyoruz. İnanıyorum ki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'nin devamı olan Sağlık Bilimleri Üniversitesi'nden mezun olacak sizler, 2. Abdülhamid Han'ın aziz mirasına, henüz bıyığı terlemeden Çanakkale Savaşı'na katılarak şehit olan tıbbiyelilerin kutlu hatırasına, 14 Mart 1919'da işgal kuvvetlerine direnerek Kurtuluş Savaşı'nın meşalesini yakan meslektaşlarımızın bağımsızlık ruhuna, 15 Temmuz'da verdikleri onurlu mücadeleyle darbenin akamete uğratılmasında öncü rol üstlenen meslektaşlarımızın dik duruşuna sonsuza kadar sahip çıkacaksınız."

SBÜ Diş Hekimliği Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fatih Gültekin'in konuşmasının ardından, Rektör Erdöl tarafından diş hekimi adayı üç öğrenciye beyaz önlüğü giydirildi.

Tören, 126 diş hekimi adayının beyaz önlüklerini giymesinin ardından toplu fotoğraf çekimiyle sona erdi.

Advertisements

Dünya Trafik Mağdurlarını Anma Günü

İSTANBUL (AA) – Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl, cep telefonu kullanımının yol takibini güçleştirdiğini, sürücünün konsantrasyonunu bozup reaksiyon zamanının uzamasına yol açtığını belirtti.

İçişleri Bakanlığı koordinesinde Sağlık Bilimleri Üniversitesi ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından Üsküdar Belediyesi Nikah Sarayı'nda "Dünya Trafik Mağdurlarını Anma Günü" etkinliği düzenlendi.

Etkinlikte konuşan Prof. Dr. Cevdet Erdöl, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye'de 2007-2017 yılları arasında meydana gelen 9 milyon 807 bin 18 trafik kazasında 50 bin 766 kişinin hayatını kaybettiğini, 2 milyon 762 bin 338 kişinin de yaralandığını belirtti.

Erdöl, 2016 rakamlarına göre, trafik kazalarının ekonomiye maliyetinin yıllık yaklaşık 39 milyar lira olduğunu ifade ederek, Emniyet Genel Müdürlüğünün son 10 yıllık verileri incelendiğinde, en büyük kusurun yüzde 99'unun insana ait olduğunu vurgulayarak, "Son 16 yılda 25 bin kilometre bölünmüş yol, 509 milyar lira ulaşım yatırımı yapmamıza rağmen bu acı bilanço ile yüzleşmemiz düşündürücüdür." dedi.

2013 yılında "torba" yasaya eklenen ve kanunlaşan madde gereği alkolmetreye üflemeyen sürücülere 2 bin lira idari para cezası uygulandığını ve sürücünün ehliyetine 2 yıl süreyle el konulduğunu ifade eden Erdöl, 2013 yılına kadar Karayolları Trafik Kanunu'nda uyuşturucu veya keyif verici maddelerin etkisi altında araç sürme konusunda denetim ve ceza ile ilgili ifadelerin yer almadığını, 2013 yılında öneriyle Karayolları Trafik Kanunu'nun 48. maddesinin 8. fıkrasına, "Uyuşturucu veya uyarıcı madde aldığı tespit edilen sürücülere 3 bin 741 Türk lirası idari para cezası verilir ve sürücü belgesi 5 yıl süreyle geri alınır. Bu kişiler hakkında ayrıca Türk Ceza Kanunu hükümleri uygulanır." ifadelerinin eklendiğini hatırlattı.

Erdöl, araç kullanırken konsantrasyonun dağılmasının kazaların önemli bir nedeni olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:

"Yol güvenliği ve konsantrasyon dağılması üzerine yapılan bilimsel çalışmalarda yüzde 10'dan fazla sürücünün araba kullanırken 5 dakikadan daha uzun süreyle tütün kullandığı, bu süre zarfında kaza riskinin yüzde 150 oranında arttığı ve trafik kazalarının yüzde 7'sinin sigara kullanımı ile ilişkili olduğu ispatlanmıştır. Ayrıca diğer kazalar ile kıyaslandığında sigara içicilerinin yaralanma ve ölme ihtimallerinin daha yüksek olduğu görülmektedir. Araç kullanırken kaza riskini artıran diğer bir etken ise cep telefonu kullanımıdır. Cep telefonu kullanımı yol takibini güçleştirmekte sürücünün konsantrasyonunu bozup reaksiyon zamanının uzamasına yol açmaktadır. Yapılan çalışmalar sürüş sırasında telefon kullanımının sık olduğunu, hatta bir çalışmada bu oranın yüzde 80'leri aştığını göstermektedir. Video takipli çalışmalarda telefon kullanımının sürücü reaksiyon zamanını yüzde 30 uzattığı, bunun da kaza riskinde 10 kat artışa neden olduğu sonucuna varılmıştır. Sadece sürücüler için değil, yayalar için de telefonla konuşurken yürümenin kaza riskini artırması söz konusudur. Vatansever her vatandaşımızın teröre olan duyarlılığı tartışılmaz şekilde nettir. Sonuçları ve acılarımıza katkıları bakımından trafik terörünü de mutlaka ve mutlaka tavır noktasında 'terör' olarak muhatap almalı ve ona göre mücadele etmeliyiz."

– "En önemli sorunlardan biri trafik"

İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, ölüm sebepleri sıralamasında trafik kazalarının 9. sırada olduğunu dile getirdi.

Yerlikaya, İstanbul'da en önemli sorunlardan birinin trafik olduğunu belirterek, şöyle konuştu:

"Trafik ile ilgili İstanbul'da son 5 yılda araç sayımız 3 milyon 285'ten 4 milyon 300'e çıkmıştır, yani neredeyse yüzde 29 artmış. İstanbul'da ölümlü kaza sayımız 218 iken, bu yıl 131'e düştü, yüzde 40 azalmış. Ölü sayısı 242'den 154'e düşmüş, yaralamalı kaza 15 bin 102'den, 14 bin 438'e düşmüş, yaralı sayısı 22 bin 572'den 20 bin 801'e düşmüş. Ehliyet alan sayımız da 6 milyon olmuş. Normal sabırla değil, İstanbul sabrıyla buna direndiğinizi biliyoruz, görüyoruz."

Emniyet Genel Müdürü Celal Uzunkaya, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre trafik kazaları nedeniyle her yıl yaklaşık 1 milyon kişinin hayatını kaybettiğini, 50 milyondan fazla kişinin de yaralandığını ifade ederek, "Ülkemizde 2017 verilerine göre 7 bin 500 civarında insanımız hayatını kaybetmiş, 303 bin vatandaşımız yaralanmış. Ülkemizin gayri safi milli hasılasının yüzde 1,5'i de trafik kazaları nedeniyle kayboluyor." dedi.

Uzunkaya, herkes bir şekilde trafik kazalarından etkilendiği için trafik terörüyle topyekun mücadele etmek gerektiğini vurgulayarak, trafiğin denetimlerle, cezalarla çözülecek bir sorun olmadığını, herkesin bilinçli ve duyarlı olması gerektiğini söyledi.

Trafikte farkındalık yaratmak için birçok proje uygulandığını hatırlatan Uzunkaya, projeler hakkında bilgi verdi.

– "Trafikte Kaybettiğimiz Değerler" sergisi gezildi

Trafik Eğitim ve Araştırma Dairesi Başkanı Ali Temiz, trafik kazalarının neden olduğu maddi ve manevi zararların büyüklüğü nedeniyle insanların hayatını en çok etkileyen sorunlardan biri olduğunu dile getirerek, "Her yıl dünyada 1 milyondan fazla insan trafik kazaları nedeniyle hayatını kaybetmekte, 50 milyondan fazla insan da yaralanmaktadır." dedi.

Trafikte Haklarım Derneği Kurucusu, Trafik Kazası Mağduru Yasemin Usta, trafik kazaları nedeniyle binlerce insanın hayatını kaybettiğini, yüz binlerce insanın da yaralandığını ifade ederek, şunları anlattı:

"Yaralanmalar, çoğu kalıcı engeller veya uzun süreli sağlık sorunlarıyla sonuçlandı. Ben de sevdiğini trafik kazasında kaybetmiş binlerce mağdurdan biriyim. Trafik kazasında kaybettiğim kuzenim Gökhan'ın otopsi raporunu dava dosyasında okuduğumda çok etkilendim. Sevdiğiniz bir kişinin kalbi kaç gram, beyni kaç gram bilmek o kadar ağır bir acı ki. Biz trafik mağdurları uzun yıllar çok ağır travmalar yaşıyoruz. Sevdiklerimizi bayramlarda, özel günlerde mezarı başında anıyoruz. Bir trafik mağduru olarak başka Gökhanlar ölmesin diye trafik kazalarını önlemeye yönelik çalışmalara katkı sunmak amacıyla kurduğumuz Trafikte Haklarım Derneği ile Türkiye'deki trafik mağdurlarının doğru bilgiye erişmelerini sağlamaya ve trafik kazalarından kaynaklı ölüm ve yaralanmaların azaltılması için farkındalık yaratmaya çalışıyoruz."

26. Dönem Bursa AK Parti Milletvekili Bennur Karaburun da trafik kazasından önce işinde gücünde normal bir hayat yaşadığını, kazadan sonra emniyet kemerini takmadığı için omirilik felçlisi olduğunu anlattı.

Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesi Program Direktörü Jonathon Passmore ve Dünya Sağlık Örgütü Türkiye Temsilcisi Dr. Pavel Ursu, dünyada trafik kazalarının zararları hakkında sunum yaptı.

Kamu spotlarının da izlendiği programa, İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, İstanbul Jandarma Komutanı Tuğgeneral Nuh Köroğlu, Anadolu Ajansı İstanbul Bölge Müdürü Hüseyin Altınalan, Orhan Gencabay, Rıdvan Dilmen, ampute milli futbol takımı oyuncuları da katıldı.

Yasemin Usta, konuşmaların ardından İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'ya hat tablo hediye etti.

Programın sonunda Trafikte Kaybettiğimiz Değerler konulu fotoğraf sergisi gezildi.

Türk bilim insanları gıda morfinlerini parçalayan enzim üretti

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gıda Teknolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Özlem Aytekin'in önderliğindeki bilimsel ekip, gıda kaynaklı morfin etkisi gösteren opioidleri parçalayabilen enzim üretmeyi başardı.

Çalışma, ani bebek ölümü sendromu, atopik egzama, kalp hastalıkları, otistik bireylerin göz kontağı kurmaktan kaçınması, dikkat eksiklikleri, hiperaktivite, dil problemleri gibi birçok sorunla ilişkilendirilen opioidlerin, gıda orijinli bir mikroorganizma tarafından üretilen enzimle parçalanmasını ortaya koyması bakımından bir ilki oluşturuyor.

Konuya ilişkin AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Dr. Öğretim Üyesi Aytekin, gıdaların işlenmesi, fermantasyonu, enzimatik hidrolizi ya da sindirimiyle yapılarındaki büyük protein moleküllerinin daha küçük protein moleküllerine parçalandığını ifade etti.

Yeni oluşan proteinlerin bazılarının, yapılarındaki aminoasitlerin dizilimlerinden kaynaklanan gıda kaynaklı morfin etkisi gösteren maddelere dönüştüğünü aktaran Aytekin, bunlara opioid adı verildiğini söyledi.

– "Çalışma ümit vadediyor"

Dr. Öğretim Üyesi Aytekin, bu maddelerin gastrointestinal fonksiyonların, sosyal davranışların düzenlenmesi, insülin ekspresyonu gibi pozitif etkilerinin yanı sıra ani bebek ölümü sendromu, açıkça yaşamı tehdit eden olaylar, atopik egzama ve kalp hastalıkları gibi birçok problemlerle de ilişkilendirildiğini aktardı.

Çalışmada, mikroorganizmadan elde edilen bir enzimin, hazır gıda üretiminde kıvam, besin değerini artırmak, tadı iyileştirmek gibi gerekçelerle bolca kullanılan kazein, gluten ve soya proteinlerinden oluşan opioidlerle laboratuvar koşullarında sindirim süresi boyunca bekletildiğini dile getiren Aytekin, şu bilgileri verdi:

"Elde ettiğimiz bu enzimin, bahsi geçen opioid yapılarını (kazomorfin, gluteomorfin, soymorfin) belli konsantrasyonlarda parçaladığı görülmüştür. Çalışmamız gıda morfinlerinin (ki soya morfini daha önce hiç çalışılmamıştı), gıda orijinli bir mikroorganizma tarafından üretilen bir enzimle parçalanmasını ortaya koyması bakımından bir ilktir. Ayrıca çalışma, özellikle enzim üretiminde dışa bağımlılığın azaltılmasına yönelik bir çalışma olması ve ümit vadetmesi açısından önem arz etmektedir"

– "Hedefimiz kendi kaynaklarımızı kullanarak gıda takviyesi üretmek"

Dr. Öğretim Üyesi Özlem Aytekin, çalışmanın prestijli bir dergide de basıldığını dile getirerek, "Dünyadaki çalışmalar gıda morfinleri ve ürettiğimiz enzimin muhtemel reaksiyonları olabileceği hipotezi etrafında dönüyordu ama laboratuvar koşullarındaki denemeleri yapılmamıştı. Özellikle soya kaynaklı morfin ile ilgili aydınlatıcı bir çalışma bulunmuyordu. Çalışmalarımız bize gıda kaynaklı üç opioid yapısının da ürettiğimiz enzimle reaksiyona girebildiğini gösterdi." diye konuştu.

Aytekin, merkezi sinir sistemi hastalıklarının, hatta şizofreninin bile bu morfin yapılarıyla ilişkilendirildiğini gösteren çalışmalar olduğuna işaret ederek, sözlerini şöyle tamamladı:

"Bu çalışma bize şu açıdan bir ümit vadetti, ilaç diyemem ama bu tarz bir gıda takviyesi üretebileceğimizi gördük. Bu enzimi kullanması gereken bireylerin bir kısmı, bu gıda takviyelerini yurt dışından getirip kullanıyor. Ancak bunlara ulaşım her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Biz daha ulaşılabilir bir ürün yapmak istiyoruz. Temel hedefimiz kendi kaynaklarımızı kullanarak ürettiğimiz bir gıda takviyesi yapabilmek. Ümidimiz var, bu işi yapabilecek yeteneğimiz, kapasitemiz, bilgi birikimimiz de var ama yeterli bütçemiz yok. Bu konuda bize destek olunursa yerli olarak üretimi sağlanan enzimi bu sorunu yaşayan hastalarımızın kolayca ulaşabilecekleri şekilde hizmete sunabiliriz."

“Termal sağlık kenti kurmamız gerekiyor”

AFYONKARAHİSAR (AA) – CANAN TÜKELAY – Yeni kurulan üniversitelerden Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesinin rektörü Prof. Dr. Nurullah Okumuş, Afyonkarahisar'ın sahip olduğu termal kaynakların iyi kullanılarak termal sağlık kenti kurulması gerektiğini söyledi.

Okumuş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, üniversitenin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Yükseköğretim Kurulunun (YÖK) üzerinde durduğu "tematik üniversite" kavramının ilk örneklerinden birisi olduğunu belirtti.

Sadece sağlık temasıyla hizmet veren üniversite olduklarını ifade eden Okumuş, "Bu çok büyük bir avantaj. Çünkü üniversitelerin karma yapıda olması bazen hizmetin sürdürülmesi ve paylaşımında sıkıntılara neden olabiliyor. Üniversitemiz, hem sağlık hizmeti sunumunda hem de sağlık eğitiminde Türkiye'ye örnek olabilecek üniversitelerden birisi olacak." diye konuştu.

Üniversitede tıp fakültesi, diş hekimliği, eczacılık gibi bölümlerin bulunduğunu anımsatan Okumuş, şöyle devam etti:

"Bunun yanında meslek yüksekokullarımız var. Üniversitenin ve hastanenin hizmet alanına baktığımız zaman hemen hemen tüm alanlarda, tüm bilim dallarında ve yan dallarda hizmet vermekteyiz. Görüntüleme, onkoloji ve fizik tedavi merkezi dahil, sağlık hizmeti sunumu açısından kapasitesi oldukça yüksek bir üniversite ve hastane olduğunu söyleyebilirim. Üniversitemizin önemli avantajlarından birisi de 110 yataklı çok iyi bir fizik tedavi birimimizin olması. Robotik cihazların kullanımı ve güçlü bir ekip sayesinde üniversitemiz fiziki tedavi alanında Türkiye'nin ilk üç merkezinden birisi arasına girmiş durumdadır."

– "Türkiye'de termal turizmin başkenti durumunda"

Okumuş, Türkiye'nin hemen her yerinden fizik tedavi için kendilerine gelindiğine dikkati çekerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Artık dünyada yeni konsept olarak fizik tedavi ve rehabilitasyonun termalle birlikte verilmesi kabul görüyor. Üniversitemizin klinik içerisinde iki büyük termal havuza sahip olması, fizik tedavi açısından çok büyük avantaj. Afyonkarahisar'ın çok büyük avantajları var. Türkiye termal kaynaklar açısından dünyada üçüncü, Avrupa'da birinci sırada. Bu termal kaynakların en fazla olduğu yerlerden birisi Afyonkarahisar. Şu anda Türkiye'de termal turizmin başkenti durumunda. Bizim artık termal sağlık turizmini ön plana çıkarmamız gerekiyor. Turizmde bu yıl elde ettiğimiz başarıyı biz sağlık turizmiyle, büyük çapta hizmet verebileceğimiz termal sağlık turizmi ile taçlandırmalıyız. Burada çok hızlı şekilde bir termal sağlık kenti kurmamız gerekiyor. Üniversitemizin termal merkezlere çok yakın konumda olması bizim için bir avantaj. Almanya'nın, 2015 rakamlarına göre sadece termal sağlık turizminden 21 milyar dolar geliri var. Bizim bu rakamların çok çok üzerine çıkmamız işten bile değil."

Afyonkarahisar'ın, hızlı tren çalışmaları ile ulaşım açısından daha avantajlı bir duruma geleceğini, yine bölgede 4 ve 5 yıldızlı çok sayıda otelin bulunduğunu dile getiren Okumuş, "Üniversite, özel sektör ve devlet iş birliğinde hareket ederek, uluslararası sağlık hizmeti verebilecek bir termal sağlık kentini en kısa zamanda kurmamız gerekiyor." dedi.

“Sigarayı bırakma süresi arttıkça kanser riski azalıyor”

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – Sağlık Bilimleri Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Oğuzhan Okutan, akciğer kanseri gelişme riskinin sigarayı bırakan kişilerde, sigara içenlere göre giderek azaldığını belirterek, "Sigara bırakma süresi arttıkça da kanser riski azalmaktadır." dedi.

Prof. Dr. Okutan, AA muhabirine, akciğer kanseri farkındalık ayı dolayısıyla yaptığı açıklamada, bu hastalığın dünya genelinde ölümlerin en önde gelen ikinci nedeni olduğunu söyledi.

Kanser için en önemli risk faktörü olan tütün kullanımının kanser ölümlerinin yaklaşık yüzde 22'sinden sorumlu olduğuna işaret eden Okutan, akciğer kanserinin, erkeklerde en sık, kadınlarda ise en sık görülen üçüncü hastalık türü olduğunu bildirdi.

Oğuzhan Okutan, 2018'de tüm dünyada yaklaşık 2 milyon yeni akciğer kanseri vakası ile 1,76 milyon akciğer kanserine bağlı ölümün öngörüldüğünü dile getirerek, şu bilgileri verdi:

"Tütün ve mamulleri kullanımı, akciğer kanserinin ana nedenidir. Erkeklerde görülen akciğer kanserlerinin yüzde 90'ından fazlasının ve dünya genelinde kadınlardaki akciğer kanserlerinin yüzde 80'inin tütün kullanımından kaynaklandığı tahmin edilmektedir. Tütün kullanımı, akciğer kanserine bağlı ölümlerin erkeklerde yüzde 80 ve kadınlarda yüzde 50'sinin nedenidir. Sigara, pipo, puro ve nargile başlıca bilinen tütün ürünleridir. Puro, pipo, nargile gibi geleneksel tütün ürünleri de sigara ile aynı oranda sağlık riskleri oluşturur. Pasif sigara içiciliği de akciğer kanserine neden olur. Sigara içmeyenlerde istem dışı sigaraya maruz kalma sonucu akciğer kanseri gelişme riskinin kadınlarda yüzde 20, erkeklerde yüzde 30 olduğu tespit edilmiştir. İçilen sigara sayısı ile içme süresinin uzunluğunun da akciğer kanseri riskini arttırdığı saptanmıştır. Klinik çalışmalarda, kemoterapi öncesinde sigarayı bırakan akciğer kanserli bireylerde, sigaraya devam edenlere oranla daha iyi yanıt alındığı görülmüştür. Bu nedenle sigaranın bırakılması hem akciğer kanserinin önlenmesi hem de yeni tanı konmuş hastalarda tedavinin başarısı için çok önemlidir."

Prof. Dr. Okutan, Türkiye'de sigara kullanımının erkeklerde oldukça yaygın olduğunu, oranın Avrupa ülkeleri arasında üst sıralarda yer aldığını söyledi.

Türkiye'de son yıllarda kadınlarda da sigara kullanımının arttığının görüldüğünü ifade eden Okutan, "Ülkemizde 1998 ve 1999 yıllarında yapılan iki çalışmada çeşitli meslek gruplarında sigara içme sıklığının yüzde 25,1 ile yüzde 74,3 arasında değiştiği ortaya konmuştur. 2003'te yapılan bir diğer çalışmada Türkiye'de 18 yaş ve üzerinde sigara içme sıklığı yüzde 32,1'dir. Ülkemizde akciğer kanseri hastalarında sigara içme oranının yüzde 91,5 olduğu saptanmıştır." diye konuştu.

– "Akciğer kanseri gelişme riski sigarayı bırakan kişilerde azalıyor"

Günümüzde önlenebilen ölüm nedenlerin en önemlisi kabul edilen tütünün, kullanıcıların yaklaşık yarısının hayatını kaybetmesine yol açtığını dile getiren Okutan, şöyle devam etti:

"Akciğer kanseri gelişme riski sigarayı bırakan kişilerde, sigara içenlere göre giderek azalmaktadır. Ayrıca sigara bırakma süresi arttıkça da kanser riski azalmaktadır. Türkiye'de nargile kullanımı son yıllarda gençler arasında artış göstermiştir. Sigara içiminin yol açtığı tüm risklere ek olarak tekrar kullanılabilme özelliğine sahip olduğundan tüberküloz, viral enfeksiyonlar açısından bulaştırma özelliğine de sahiptir. Tütün kullanımı dışında akciğer kanser riskini arttıran başka durumlar da vardır. Akciğer kanserli hastaların birinci derece yakınlarında akciğer kanseri riski 2,4 kat artmaktadır. Arsenik içeren içme suyu kullanımının, mevcut ve eski sigara içicilerinde yüksek doz beta karoten takviyeleri alımının akciğer kanseri riskini arttırdığına dair güçlü kanıtlar vardır. Asbest, kadmiyum, nikel, krom gibi mesleksel etkenler ve radyasyon, akciğer kanseri riskini arttırır. Asbest maruziyetinde bu risk 5 iken, sigara ile birlikte risk 50-100 kat artar. Mesleksel radon maruziyetinde risk 20 kat artmaktadır. Tütün kullanımıyla beraber bu artış daha fazladır. Ev içi radon maruziyetinin akciğer kanserlerinin yüzde 10'unun nedeni olduğu tahmin edilmektedir."

Prof. Dr. Oğuzhan Okutan, amfizem, kronik bronşit, tüberküloz veya pnömoni öyküsünün artmış akciğer kanseri riski ile ilişkili olduğuna dikkati çekerek, kesin olarak kanıtlanmamış olmakla birlikte kırmızı et, işlenmiş et ve alkollü içeceklerin tüketiminin de akciğer kanseri riskini artırabildiğini söyledi.

Tütün dumanı ve kömür katranı veya asbest gibi diğer inhale partiküllerdeki karsinojenlerin doğrudan akciğer hücrelerinin DNA'sı ile etkileşime girebildiğini aktaran Okutan, "Bu da farklı tipteki hücrelerden kaynaklanan çok sayıda kansere neden olabilir. Sonuçta, akciğer kanseri en fazla ölüme neden olan ve tütün kullanımının azaltılması ve sonlandırılması ile önlenebilir bir kanser türüdür." ifadelerini kullandı.

“Akciğer kanserinin en bilinen sebebi sigara kullanımı”

ANKARA (AA) – Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl, erkeklerde en sık görünen kanser türünün akciğer kanseri olduğuna işaret ederek "Akciğer kanserinin en bilinen sebebi sigara ve tütün kullanımı, bu kanserle mücadele için sigara ve tütünle mücadele etmemiz gerekiyor." dedi.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Akciğer Kanserleri Derneği, Akciğer Sağlığı ve Yoğun Bakım Derneği, Türk Tıbbi Onkoloji Derneği ve Türkiye Solunum Araştırmaları Derneğince akciğer kanserinin Türkiye'deki ekonomik yükünü ortaya koyan ilk kapsamlı araştırma niteliğindeki Türkiye'de Akciğer Kanseri Raporu hazırlandı.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Halil Akçiçek Konferans Salonu'nda düzenlenen toplantıda konuşan Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl, 1940'lı yıllarda sigara kullanımıyla ilgili bilgi verdi.

Erdöl, "Özellikle askeriyede sigara kullanımı özendiriliyor ve bedava sigara veriliyordu. O günlerin istatistiklerini bugün görüyoruz. 2008'deki kanundan sonra akciğer kanserinde bir azalma olmuştu fakat son yapılan çalışmalarda kadınlarda ve gençlerde sigara kullanımının artmasını baz aldığımızda bu rakamların da artacağını görmekteyiz." diye konuştu.

– "Kanser harcamalarının yüzde 15'i akciğer kanserine gidiyor"

Türkiye'de Akciğer Kanseri Raporu'nda, erkeklerde en sık görülen kanser türü olarak yer alan akciğer kanserinin kadınlarda ise 5'inci sırada olduğu belirtildi.

Ayrıca, Avrupa Birliği genelini kapsayan hastalık yükü çalışmasında akciğer kanseri tüm kanser harcamalarının yüzde 15 ile en fazla maliyet payına sahip kanser tipi olarak ilk sırada listelendi.

Yine dünyada en yaygın kanser tipi olan akciğer kanseri yılda 1 milyon 800 bin yeni olgu ile tüm kanserlerin yaklaşık yüzde 13'ünü oluşturduğu ifade edilirken Sağlık Bakanlığı Kanser İstatistikleri verisine göre, Türkiye'de yaklaşık 50 bin akciğer kanseri hastası bulunduğu bildirildi.

Akciğer kanserinin toplam maliyetinin yüzde 31'ini doğrudan, yüzde 69'unu ise dolaylı maliyetlerin oluşturduğu belirtilen raporda, ortalama hasta başı doğrudan maliyet 55 bin 316 Türk lirası, ortalama hasta başı dolaylı maliyet 116 bin 560 Türk lirası ve toplam ekonomik yük ise 8 milyar 8 milyon Türk lirası olarak hesaplandı.

– Akciğer kanserinin başlıca nedeni tütün ve sigara kullanımı

Akciğer kanserinin başlıca nedenleri arasında tütün ve sigara kullanımı, kilo artışı, alkol tüketimi, ultraviyole ışınlara maruz kalma ve hareketsiz yaşamın yer aldığı belirtilen raporda, akciğer kanserinin yarattığı ekonomik yükün yanı sıra akciğer kanserinde risk faktörleri ve önlenmesi, erken tanı ve tarama programları, tanı ve tedavi süreci, destek tedavi konularıyla ilgili ülkedeki mevcut durum analiz ediliyor ve her bir alan için iyileştirme yapılabilecek noktalar belirlenerek çözüm önerileri sunuluyor.

Raporda, sigara ve diğer tütün ürünlerinin kullanımı akciğer kanserine yol açan en önemli neden olarak aktarılarak 15 yaş üzeri her gün tütün kullanım oranı yüzde 26,5 olarak veriliyor.

Akciğer kanserinin tanı sürecine ilişkin bilgilerinde yer aldığı raporda, hastaların doğru hekime yönlendirilerek tanı almasında aile hekimlerinin rolünün önemli olduğuna dikkati çekiliyor.

“Göz tembelliği kalıcı görme kaybına neden olabilir”

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – Sağlık Bilimleri Üniversitesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Banu Açıkalın, göz tembelliğinin kişinin meslek hayatı dahil, tüm hayatını etkileyecek bir durum olduğunu belirterek, "Ayrıca bir gözünde tembellik olan insanların diğer gözlerini kaybetme riski, her iki gözü gören insanlara göre 2 ila 6 kat daha fazladır." dedi.

Prof. Dr. Açıkalın, AA muhabirine yaptığı açıklamada, göz muayenesinde herhangi bir sorun saptanmamasına rağmen görme düzeyi düşük ise göz tembelliğinin söz konusu olabildiğini anlatarak, göz tembelliğinin çocukluk döneminde belirli nedenlere bağlı olarak normal gelişimini tamamlayamayan gözlerde geliştiğini söyledi.

Sorunun genelde tek gözde görüldüğünü ancak bazı durumlarda iki göz de bulunabildiğini aktaran Açıkalın, hastalığın toplumda her yüz kişiden iki ya da üçünde bulunduğunu ifade etti.

Açıkalın, "Göz tembelliği tedavi edilebilir bir durumdur ancak burada önemli olan tedaviye başlama zamanıdır. 9 yaşından sonra yapılan tedaviler, maalesef başarılı olmamaktadır. Tembellik ne kadar erken tedavi edilirse sonuçlar o kadar başarılı olmaktadır. Bu nedenle çocukların göz muayenesi doktorların önerdiği aralıklarla doğumdan itibaren, şikayet olsun olmasın mutlaka yapılmalıdır." diye konuştu.

Erken çocukluk yaşlarında görme işlevinin başta hızlı ancak büyümeyle orantılı olarak 2 yaşından sonra vücudun diğer tüm organları gibi yavaş yavaş gelişmeye başladığını belirten Açıkalın, "Eğer bir çocuk gözlerini normal olarak kullanmıyorsa o gözde görme fonksiyonu gerektiği gibi gelişmez. Normal görme işlevi, hayatın ilk 9 yılında genellikle tam olarak gelişmiştir ve bu yaştan sonra başka bir değişiklik beklenmez." dedi.

Açıkalın, her iki gözde eşit görüşün normal bir görüntü kalitesi için gerekli olduğunu, bunun özellikle derinlik hissi, siyah-beyaz ve renkli görme açısından çok önemli bir unsur olarak ön plana çıktığını dile getirerek, şu bilgileri verdi:

"İlerleyen yaşlarda bazı iş ve meslek gruplarında her iki gözle bakışta derinlik hissinin olması mesleki başarı için çok önemlidir. Bu nedenle göz tembelliğini sadece bir gözün az görmesi olarak değerlendirmek doğru değildir. Göz tembelliği kişinin meslek hayatı dahil, tüm hayatını etkileyecek bir durumdur. Ayrıca bir gözünde tembellik olan insanların diğer gözlerini kaybetme riski, her iki gözü gören insanlara göre 2 ila 6 kat daha fazladır. Göz tembelliğinin nedenleri arasında gözlerde kayma ve iki gözün gözlük numaraları arasında fark olmasıyla göz kapağında düşüklük ve doğumsal katarakt gibi görme aksını kapatan durumlar yer almaktadır.

Şaşılık göz tembelliğinin en sık nedenidir. Kayan göz, genellikle çift görmeye neden olduğu için beyin iyi gören gözü seçmeye eğilimlidir. Bu nedenle kayan göz baskı altında kalır ve iyi bir görüş geliştiremez. Sıklıkla tembel olan göz, kayan gözdür. Göz tembelliğinin nedeni, iki gözün gözlük numarası arasında farklılık veya yüksek gözlük numarası ise çocuğun dış görünüşünde farklılık olmadığı için dışarıdan ailenin anlaması mümkün değildir. Genellikle bu durumlarda, rutin göz muayenesi yapılmamışsa çocuğa geç tanı konabilir. Geç tanı gecikmiş tedavi demektir, bu da tedaviye zor cevap verilmesi anlamını taşır. Bu nedenle tüm çocukların 6. ay -1 yaş arası, 3 ve 6 yaşında rutin göz muayenesi olması önemlidir."

– "Tedavide ailenin ilgisi ve katkısı çok önemli"

Prof. Dr. Banu Açıkalın, görme aksını kapatan durumlar için de muayenenin çok önem taşıdığını, muayenede saptandığı vakit hastalığa göre tedavinin planlanabildiğinin altını çizerek, hastalığın tedavi edilmesiyle bazen tembellik gelişimine engel olunabildiğini söyledi.

Görme tembelliğinin çocukluğun erken yıllarında (0-9 yaş) tedavi edilebileceği kritik bir dönem olduğunu, öncelikle görme tembelliğine neden olan hastalığın tedavi edildiğini vurgulayan Açıkalın, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gözlük ihtiyacı göz tembelliğine neden ise hastanın gözlük tedavisi başlanır. Daha sonra hastanın yaşına ve görme tembelliğine göre belirlenen sürelerle sağlıklı göze kapama tedavisi planlanır. Göz kapama tedavisinde yapışkanlı göz bantlarıyla iyi gören göz kapatılır ve çocuğun tembel olan gözü kullanması sağlanır. Hekim tarafından önerilen sürenin sonunda görmede artış miktarı saptanır. Kapama tedavisinin gün içindeki süresi ve devam edilmesi gereken süre tekrar belirlenir. Düzenli takiple görmede artış sağlanmaktadır. Burada tedaviye olan uyum çok önemlidir. Kapama tedavisi dışında başka tedaviler de mevcuttur ancak bu tedavilerin kapama tedavisine üstünlükleri gösterilememiştir."

Açıkalın, başarılı bir tedavi için ailenin tedaviye olan ilgisinin, katkısının ve bunun devamlılığının çok önemli olduğunu belirterek, "Göz tembelliği tedavisinde başarının en önemli şartı, tedaviye erken başlanması ve uygun bir şekilde tedavinin devam etmesidir. Bunun içim öncelikle tanının erken konması gerekmektedir. Çocukluk döneminde tespit edilen, şaşılık veya gözlük numaraları nedeniyle gelişen tembellik, sıklıkla başarıyla tedavi edilebilir. 9-10 yaşına kadar bu çocuklar gerekli görsel veya cerrahi rehabilitasyon aldıklarında 9-10 yaşlarından sonra göz tembelliği tekrarlamayacaktır. Doğumsal katarakt gibi göz dokularının bulanıklığı nedeniyle gelişen göz tembelliği ise çok erken dönemde tespit edilmeli ve hayatın ilk bir iki ayında mutlaka tedavi edilmelidir." şeklinde konuştu.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi 2018-2019 Akademik Yılı Açılış Töreni

ANKARA (AA) – Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin sağlık alanında hızlı bir millileşme ve yerlileşmeye ihtiyacı olduğunu belirtti.

Erdoğan, Gülhane Külliyesi Spor Salonu'nda düzenlenen Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) 2018-2019 Akademik Yılı Açılış Töreni'ndeki konuşmasında, Türkiye'nin sağlık turizminde ve yurt dışına sağlık hizmetleri sunma konusunda her geçen yıl daha da ileriye giden bir ülke olduğunu ifade etti.

"Şehir hastanelerimizle birlikte sağlık turizminde çok ciddi sıçrama yapacağız." diyen Erdoğan, her alanda olduğu gibi sağlık alanında da başkalarına özenilmediğini, bu alanda Türkiye'ye gıpta ile bakıldığını söyledi.

Erdoğan, bunun için ülkede hala en gözde yükseköğrenim alanı olan sağlık, eğitim ve öğretimine özel önem verdiklerini, Sağlık Bilimleri Üniversitesini kurmalarının sebebinin de bu olduğunu belirtti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle devam etti:

"Ülkemizin geldiği yer itibarıyla artık meselelere bakış açımızı ve yaptığımız işlerin mahiyetini farklı bir noktaya taşımamız gerekiyor. Düne kadar başka ülkelerin araştırıp, geliştirip, hazır olarak bize sunduğu bilgileri, yöntemleri, altyapıları, ürünleri kullanıyorduk. Bugün artık tüm bu süreçleri kendimizin yürütmesi gereken bir döneme girdik ve sağlık konusunda da aynı yolu izlememiz gerekiyor. Bakanlığımızda, araştırma hastanelerimizde, tıp fakültelerimizde, hocalarımızla, doktorlarımızla, öğrencilerimizle, firmalarımızla bu doğrultuda seferberlik ruhuyla çalışıyoruz. Onun için son dönemlerde dikkat edilirse tıp fakülteleri sayısını artırdık, artırıyoruz."

– "Milli bir altyapı kurmak kolay olmuyor"

"Bilim elbette cihanşümuldür." ifadesini kullanan Erdoğan, şöyle devam etti:

"Ama bilimin çıktıları, kazanımları millidir, yerlidir. Türkiye'nin sağlık alanında da hızlı bir millileşmeye, yerlileşmeye ihtiyacı vardır. Hastalıkların teşhisinden tedavisine, ilaçların moleküler düzeyde keşfinden klinik çalışmalarına ve üretimine, tıbbi cihazların geliştirilmesinden imalatına her alanda bunu başarmalıyız. Bugün hala hem ilaç hem tıbbi cihaz sektörlerimiz büyük ölçüde dışa bağımlıdır. Bundan kurtulmamız gerekiyor. Ve sağlık harcamalarımızın önemli bir bölümü ürün veya lisans olarak ithal edilen ilaçlara, cihazlara ödenen paralardan oluşuyor. Artık biz istiyoruz ki tomografimizi, ultrasonografiyi, MR'ımızı biz üretelim. Bunları Türkiye yapar, bu beyin gücüne sahibiz.

Şimdi biz uluslararası camiadan da ülkemizde ortak üretime girebilecek marka firmaları davet ediyoruz ve olumlu yaklaşımlar var, bu adımları ülkemizde atacağız. Bunları kendimiz geliştirip ürettiğimizde hem sağlık ve sosyal güvenlik bütçemize binen yük azalacak, cari açık azalacak hem de ihracat yoluyla ekonomimize ciddi katkılar sağlayacağız. Ancak ilaç ve tıbbı cihaz sektörü dünyada öylesine büyük, öylesine tekelleşmiş durumda ki bu zinciri kırıp gerçek anlamda milli bir altyapı kurmak kolay olmuyor."

Bu alanlardaki çalışmaları uzun zamandır izlediğini, ilgilileri ikaz ettiğini dile getiren Erdoğan, bütün bunlara rağmen yerli ve milli çizginin derinleştirilemediğini vurguladı.

Bilim insanlarına, kurumların, firmaların yaptığı çalışmalara yeteri kadar destek verilmediğine işaret eden Erdoğan, bir anda asırlık birikimleri yakalayıp geçmenin mümkün olmadığını ancak bu doğrultuda samimi ve etkili çalışmalar yapan bilim ve iş insanlarının desteklenmesi gerektiğini vurguladı.

Bu destekleri vermeye hazır olduklarını aktaran Erdoğan, bunun hem millete karşı sorumluluğun hem de ülkenin çıkarlarının gereği olduğunu kaydetti.

– "Sağlıkta millileşme hamlemize destek verilmeli"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Buradan Bakanlığımızı, üniversitelerimizi ve ilgili tüm kurumlarımızı bir kez daha ikaz ediyorum; sağlıkta millileşme hamlemize hiçbir bahaneye, mazerete sığınılmaksızın, hiçbir komplekse düşmeksizin destek verilmelidir. Bu konuyu en az savunma sanayimiz kadar kritik ve önemli görüyorum." şeklinde konuştu.

Erdoğan, akademisyenlere ve öğrencilere "Türkiye sağlık alanındaki hedeflerine inanıyorum ki sizlerin çabası, emeği, becerisi ile ulaşacaktır. Madem ecdadımız, 'Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi' demiştir. Bu ne demektir? Bir sağlıklı nefese varsın olsun bir devlet olmayıversin. Bu iş bu kadar önemli. Öyleyse mutluluğun kaynağı olan sağlığa daha çok ehemmiyet vereceğiz." diye seslendi.

Erdoğan, ortalama insan ömürünün birkaç asır önceki 40'lı yaşlardan 80'li yaşlara dayandığı bir dünyada sağlık alanındaki çalışmaların gerisinde kalınmasının düşünülemeyeceğinin altını çizdi.

Hayırlı bir ömrün sağlık kısmında en büyük sorumluluğun önce hocalara sonra da öğrencilere düştüğüne işaret eden Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nde eğitimi, öğretimi ve sağlığı öncelikleri arasında ilk sıralarda tutmayı sürdürdüklerini kaydetti.

– "Ülkemizi her alanda en ileri seviyeye kavuşturacağız"

Türkiye'nin eğitim ve sağlık kurumlarının her birinde görev yapanların sayısının Silahlı Kuvvetlerin ve emniyet teşkilatının toplam mevcudundan fazla olduğuna dikkati çeken Erdoğan, Türkiye gibi dünyanın en büyük güvenlik sorunlarının yaşandığı coğrafyada bulunan bir ülkenin, eğitim ve sağlık konusuna verdiği bu önemin geleceğe nasıl bakıldığının işareti olduğunu belirtti.

Erdoğan, "Amaçlarından biri de dünyanın en büyük on ekonomisi arasına girmek olan 2023 hedeflerimizin temelini işte bu anlayış oluşturuyor. Gençlerimize mirasımız olan 2053 ve 2071 vizyonlarımızda inşallah ülkemizi her alanda en ileri seviyeye kavuşturmuş olacağız. Milletimizin ve dostlarımızın sağlıklarını emanet edeceğimiz sizlerden bu vizyonlara sıkı sıkıya sahip çıkmanızı bekliyorum." ifadesini kullandı.

Akademik yılın hayırlı olmasını dileyen Recep Tayyip Erdoğan, akademisyenlere ve öğrencilere başarı temennisinde bulundu.

– Törenden notlar

Kur'an-ı Kerim tilavetiyle başlayan törende, Gülhane Tıp Fakültesi 2'nci sınıf öğrencisi Yasin Yıldız Fatiha suresini okudu.

SBÜ'nün tanıtım filminin gösterildiği törende, üniversitenin Müzik Kulübü öğrencileri tarafından dinleti sunuldu.

Öğrenci Konseyi Başkanı Yusuf Safa Önal, Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet 3'üncü Sınıf Askeri Öğrenci Temsilcisi Samet Batuhan Kuş, Gülhane Tıp Fakültesi 4'üncü Sınıf Misafir Askeri Öğrenci Temsilcisi Bossan Balkanova birer konuşma yaptı.

Törene Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç ve SBÜ Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl de katıldı.

Konuşmaların ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan'a hediye takdim edildi.

(Bitti)

“İki yılda 104 kapalı ameliyat”

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesinde halk arasında kapalı olarak bilinen laparoskopik yöntemle yapılan karaciğer ve pankreas ameliyatları sayesinde iki yılda 104 hasta sağlığına kavuştu.

Karaciğer ve pankreas tümörlerinin cerrahisinde uygulanan yöntem, bu alanda sağlık sorunu yaşayan hastaların tedavilerinde de olumlu sonuç veriyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yöneticisi Prof. Dr. Mehmet Ali Gülçelik, AA muhabirine yaptığı açıklamada, karaciğer ve pankreas cerrahisinin kapalı yöntemle yapıldığı Türkiye'deki az sayıdaki merkezden biri olduklarını söyledi.

Karaciğer ve pankreas cerrahisinin komplike ve zor ameliyatlar olduğunu ifade eden Gülçelik, deneyimli bir ekiple yapılan bu tarz ameliyatlarda başarı şansının artığına dikkati çekti.

Prof. Dr. Gülçelik, kanser cerrahisinde uygulanan kapalı yöntemin hastalar üzerinde çok başarılı sonuçlar verdiğini belirterek, "Özellikle karaciğer ve pankreas rahatsızlıklarında kullanılan laparoskopik yöntem, hastanemizde Doç. Dr. Fatih Can hocamızın önderliğinde iki yıl önce başladı. Yapılan ameliyatlarla son iki yılda çoğu merkezi katladık. Hastanemize başvuran 104 hastamız, bu yöntemle sağlığına kavuştu. Başarı oranında dünya standartlarının üzerindeyiz." diye konuştu.

Kapalı yöntemle yapılan ameliyatların en büyük faydasının hasta konforu olduğunu dile getiren Gülçelik, bu yöntemin uygulandığı hastaların hastanedeki yatış sürelerinin de kısaldığını ve estetik açıdan da hastalar tarafından çok tercih edildiğini aktardı.

– "Türkiye'de lider konumundayız"

İki yıl içerisinde 104 hastanın ameliyatını gerçekleştiren Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Fatih Can da kapalı yöntemin karaciğer ve pankreas hastalıklarının tedavisinde dünyadaki birçok merkezde de az sayıda uygulandığına işaret ederek, "Batılı ülkelerde de henüz birkaç yüzlü rakamlara ulaşmış az sayıda merkez var. Biz de laparoskopik karaciğer ve pankreas tümörü kanseri ameliyatlarında yüz vakayı geçtik." dedi.

İyi bir değerlendirme sonrasında kapalı yöntemin karaciğer ve pankreas rahatsızlığı bulunan birçok hastaya uygulanabildiğini anlatan Can, "Tümörün yerleşme yeri ve çeşidi burada çok önemli. Aynı zamanda hastaya yapılacak işlem konusunda o merkezin deneyimi de çok önemli. Türkiye'de şu anda lider konumdayız." ifadelerini kullandı.

Harvard Üniversitesinin yanı sıra Güney Kore'de karaciğer ve pankreas cerrahisinde robotik ve laparoskopi eğitimi ve organ nakli eğitimi aldığını ifade eden Doç. Dr. Can, "Bu konuda dünyanın önde gelen hocalarıyla çalıştım. Ameliyat olan hastaları birlikte takip ettik. Bunun haricinde geçen yıl da Avrupa karaciğer pankreas cerrahisinde Türkiye'den ilk yeterlilik belgesi alan hekim oldum. Bu konuda deneyimlerimizi ülkemde kendi hastalarıma iki yıldır aktarmaya çalışıyorum." şeklinde konuştu.

Doç. Dr. Can, karaciğer ve pankreas tümörlerinin karaciğerin kendisinden oluşan tümörler ve karaciğere başka organlardan gelen metastaz yani yayılma yoluyla oluştuğunu bildirdi.

– 104'üncü hasta Hatice Özdemir

İnce bağırsağındaki tümör nedeniyle üç yıl önce ameliyat olan 65 yaşındaki Hatice Özdemir de kapalı yöntemle ameliyat edilen 104. hasta oldu.

Karaciğerinin yarıya yakını kapalı yöntemle alınan Özdemir, "İki gün önce ameliyat oldum. Karnım sürekli şişiyordu. Göbek fıtığı dediler. Tedavi görüyordum, karaciğerimde tümör çıktı. Ameliyat oldum, şu anda çok iyiyim." dedi.

Pankreasındaki tümör nedeniyle kapalı yöntemle operasyon geçiren Gülseren Göğüt de ameliyat sonrasında bütün sıkıntılarının ortadan kalktığını anlatarak, "Pankreasta kitle tespit edildi. Ameliyat öncesi halsizlik, zayıflama sürekli iştahsızlık gibi sorunlar yaşıyordum. O kadar iyiyim ki şimdi Keçiören'den hastaneye kadar yürüyerek geldim." diye konuştu.

Karaciğerindeki kitleden laparoskopik yöntemle kurtulan üniversite öğrencisi Nesrin Arslanargun ise ameliyat sürecine ilişkin, şu bilgileri verdi:

"Ameliyat olmadan önce nefes aldığımda ağrı, hatta bazen de bayılma sorunları yaşıyordum. Çeşitli tetkikler yapıldı. Karaciğerde en son kitle tespit edildi. Ameliyattan çok korkuyordum. Birçok yeri araştırdım en son olarak Gülhane'ye gelip ameliyat olmaya karar verdim. Şu an gayet iyiyim, okuluma ve normal hayatıma devam ediyorum."

Kronik lösemilerde “akıllı ilaçlar” umut vadediyor

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Meltem Aylı, kronik lösemilerde tedavinin günümüzde süratle gelişen ve sürekli daha etkin moleküllerin üretildiği hedefe yönelik tedavi ajanlarına kaydığını bildirdi.

Aylı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kan kanseri olarak da bilinen löseminin kemik iliğinde bulunan ve kan yapımından sorumlu kök hücrenin hasarlanması sonucu ortaya çıkan bir grup hastalığın ortak adı olduğunu belirtti.

Hastalık başlığı altında aniden ortaya çıkan ve hızlı ilerleyen "akut lösemiler" ve yıllar içinde sinsi bir hızla gelişen ve yavaş ilerleyen "kronik lösemiler" olduğunu dile getiren Aylı, bu farklı hastalık formlarının, hücre tipleri, bulguları, hastada oluşturdukları yakınmalar, klinik seyirleri, tedavileri, tedavilere verdikleri yanıt oranları ve ileriye dönük olarak öngörülebilen yaşam beklentilerinin birbirlerinden çok farklı olduğunu aktardı.

Prof. Dr. Meltem Aylı, "Akut lösemili bir hastada birkaç hafta, hatta birkaç gün önce hiçbir yakınma yokken aniden vücutta morluklar, kanamalar, yüksek ateş, aşırı halsizlik, yorgunluk, kemik ağrıları ve genel durum bozukluğu gibi bir dizi bulgu oluşabilmektedir. Oysaki kronik lösemilerin yaklaşık yüzde 40 kadarında hastanın belirgin bir yakınması yokken, başka bir nedenle doktora başvurmasıyla tesadüfen tanı konulabilmekte ancak hastalığın ileri evrelerinde kilo kaybı, halsizlik, kanamalar, yüksek ateş, lenf bezlerinde büyüme ve dalakta büyüme gibi bulgular ortaya çıkmaktadır." ifadelerini kullandı.

Lösemi tanısı konulan hastaların en sık "Ben neden lösemi oldum?" sorusunun cevabını aradığına dikkati çeken Aylı, bunun bilinmezliğini koruduğunu belirtti. Aylı, lösemi gelişiminde birçok faktörün bir arada oluşturduğu bir kök hücre hasarının suçlandığını kaydetti.

– "Lösemilerin farklı alt tiplerinin tedavileri birbirinden farklı"

Aylı, suçlanan bu faktörlerin başlıcalarını, radyasyon, benzen gibi bazı kimyasallar, hastanın daha önce almış olduğu kemoterapi ilaçları, sigara kullanımı, bazı tarım ilaçları, altta yatan bazı kan hastalıkları ya da genetik rahatsızlıklar olarak sıralayarak, şunları kaydetti:

"Ancak lösemi tanısı konulan pek çok hastada hastalık sebebi olarak suçlanabilecek faktör genellikle saptanamamaktadır. Lösemi tanısı koymak genel olarak kolaydır. Kesin tanı hematoloji uzmanları tarafından kısa süre içinde kolaylıkla konulabilmektedir. Çünkü bu hastalıkta kan sayımı sonuçlarında anormal bulgular oluşmakta ve basit bir kan sayımıyla lösemi şüphesi olup olmadığı saptanabilmektedir. Kan sayımında görülen bazı anormal bulgular hekimler için uyarıcı olmakta ve ardından yapılan basit bir kan yaymasının mikroskopta incelenmesi ciddi tanısal değer taşımaktadır.

Kan yaymalarından elde edilen bulguların kemik iliği biyopsisiyle de doğrulanmasıyla tanı konulmaktadır. Gerek kan gerekse kemik iliğinden yapılan akım sitometri ve genetik/moleküler testlerle de löseminin tipinin ne olduğunun kesinleştirilmesi mümkün olmaktadır. Çünkü lösemilerin farklı alt tiplerinin tedavileri, klinik gidişleri ve tedavi yanıtları birbirinden bir hayli farklıdır. Günümüzde bu tanısal testler her geçen gün geliştirilmekte ve sadece tanıyla ilgili değil, bu hastalıkların ileriye dönük seyri hakkında da bilgi vermektedir."

– "Kemoterapi rejimlerine eklenen akıllı moleküllerle başarı arttı"

Bu hastalıkta tedavi seçeneklerinin lösemi tipine, kişinin yaşına ve genel sağlık durumuna bağlı olarak belirlendiğini vurgulayan Aylı, "Kronik lösemilerde tedavi günümüzde çok süratle gelişen ve sürekli daha etkin moleküllerin üretildiği hedefe yönelik tedavi ajanlarına kayıyor. Artık elimizdeki bir grup hedefe yönelik akıllı ilaç, bu hastalığın sorumlusu olan genetik mutasyonu bulup, bağlanarak bu mutasyonun aktivasyonunu engellemekte veya hücreye kanserleşme yolunu açan sinyalleri bulup, bunları durdurarak etki etmektedir. Bu akıllı moleküller sayesinde kemoterapisiz kanser tedavisinin yolu açılmaktadır." değerlendirmesinde bulundu.

Prof. Dr. Aylı, erişkinlerde en sık gözlenen lösemi tipi olan kronik lenfositer lösemi olgularında da çok sayıda hedefe yönelik molekül geliştirildiğini dile getirerek, şu bilgileri verdi:

"Uygun kişilerde bu moleküller, hastalarda kemoterapi almaksızın tedavi olanağı oluşturmaktadır. Akut lösemilerde ise tedavide kemoterapi hala yerini korumaktadır. Tek bir sefer değil, ardışık kürler halinde verilen çoklu kemoterapi ilaçlarının birlikte uygulandığı rejimlerle önce hastanın kemik iliğindeki kanserli hücre oranları minimalize edilmekte, ardından pekiştirme amaçlı kemoterapilerle uzun süreli hastalıksız yaşam, şifa elde edilmeye çalışılmaktadır. Akut lösemili bazı hastalarda ise standart kemoterapilerle kanserli hücreler temizlendikten sonra uygun kök hücre vericisi bulunması ve hastanın genel durumunun müsait olması halinde kemik iliği nakli yapılmaktadır. Akut lösemilerde hala kemoterapi temelli tedaviler kullanılırken yeni geliştirilen bazı akıllı, hedefe yönelik moleküller de kemoterapi rejimlerine eklenerek tedavi başarılarında artış sağlamaktadır."