Göğüs kafesini saran tümörden yapay göğüs kafesiyle kurtuldu

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Göğüs kafesini saran 6 kilogramlık tümör nedeniyle solunum sıkıntısı yaşayan Ekrem Pelit, üç boyutlu yazıcıyla titanyumdan üretilen yapay göğüs kafesinin nakliyle hayata tutundu.

Tokat'ta yaşayan ve geçimini çiftçilikle sağlayan 50 yaşındaki Ekrem Pelit, göğüs ağrısı ve solunum sıkıntısı şikayetleri üzerine hastaneye başvurdu. Yapılan tetkiklerde halk arasında "iman tahtası" olarak bilinen göğüs kemiğinde yaklaşık 6 kilogramlık kitle tespit edilen Pelit, tedavisi için Ankara'ya sevk edildi.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde tedavi altına alınan Pelit, geçirdiği iki zorlu operasyonun ardından sağlığına kavuştu.

Göğüs Cerrahisi Kliniği Eğitim ve İdari Sorumlusu Prof. Dr. Onur Genç, Prof. Dr. Sedat Gürkök, Doç. Dr. Hasan Çaylak, Uzman Dr. Ersin Sapmaz yönetimindeki cerrahi ekip, ilk olarak Pelit'in göğüs kafesindeki 6 kilogramlık kitleyi ameliyatla çıkardı. Pelit'in göğüs kafesinde oluşan boşluk ise üç boyutlu yazıcıda titanyumdan üretilen "yapay göğüs kafesi" ile giderildi.

Operasyona ilişkin bilgi veren Göğüs Cerrahisi Kliniği İdari Sorumlusu Prof. Dr. Onur Genç, nefes darlığı ve göğüs ağrısı ile Tokat'tan gelen hastanın tomografisinde göğüs kafesinin büyük bir kısmını kaplayan, akciğerlerine de baskı yapan dev bir kitlenin tespit edildiğini aktararak, "Göğüs kafesinin bir kısmını, göğüs duvarının ön kısmını kitlenin tamamen kaplaması nedeniyle göğüs kafesinin de devamlılığını sağlamak amacıyla ince kesit tomografi bazlı tetkiklerini yaptırdık. METÜM merkezimizde titanyumdan göğüs kafesinin ön kısmını yeniden inşa ettirdik. Bu hazırlanan titanyum implantı da hastanın göğüs kafesine başarılı bir şekilde taktık. Hastamızın sağlığı gayet iyi durumdadır." diye konuştu.

  • "Ameliyatta geçici iki köprü koyduk"

Göğüs Cerrahisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sedat Gürkök ise hastanın göğüs kafesindeki kitlenin kalbine de çok büyük bir baskı yaptığını ifade ederek, "Öğretim üyesi hocalarımızla, riskli de olsa bir ameliyat kararı verdik. İman tahtasını tutan büyük bir kitleyi alacaktık ama yerine ne koyacaktık? Kitleyi çıkardıktan sonra hastanın hayatına devam edebilmesi için solunum mekaniğini de bozmamak için o bölgeye destek dokusu koymak gerekiyordu. Ameliyat sırasında oraya geçici olarak iki köprü koyduk." dedi.

Hastanın bir süre yoğun bakımda solunum desteğiyle hayatını sürdürdüğünü aktaran Gürkök, yapılan destek dokunun ikinci bir ameliyatla hastaya nakledildiğini söyledi.

METÜM Müdürü Doç. Dr. Simel Ayyıldız da "Solunum cihazına bağlı yaşamını sürdüren hastanın yaşamını devam ettirebilmesi için göğüs kafesinin üretimine başladık. Mühendisimiz Serdar Çınar ile bunun tasarımını gerçekleştirdik. METÜM olarak Göğüs Cerrahisi ve diğer branşlara da hizmet verebildiğimiz için mutluyuz." dedi.

HUZUR VE BEREKET AYI RAMAZAN – Ramazanda spor için en uygun zaman iftarla sahur arası

İSTANBUL (AA) – ELİF KÜÇÜK – Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Tıp Fakültesi Spor Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yavuz Yıldız, ramazanda sporu iftara yakın ya da iftar ile sahur arasında önerdiklerini belirterek, "İftara doğru kan şekerindeki azalma, uykusuzluk ve biyolojik ritim değişiklikleri, kas kuvvetini ve dayanıklılığını, denge ve koordinasyonu etkileyerek spor yaralanmalarına yol açabilmektedir. İftar öncesinde yapılacak sporda bu özellikler göz önünde bulundurulmalı, yarışmalı ve ikili mücadele içeren sporlar yapılmamalıdır." dedi.

Prof. Dr. Yavuz Yıldız, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sağlıklı yaşamın anahtarının, düzenli yapılan spor, sağlıklı ve dengeli beslenme ile uyku olduğunu ancak ramazanın özellikle ilk günlerinde bu üçlü arasındaki dengenin bozulduğunu kaydetti.

Beslenmenin ramazanda 2 ana öğüne düştüğünü anımsatan Yıldız, sahurda zengin içerikli besinlerin tüketilmesi gerektiğini aktardı.

Ramazanda uyku süresinin uzamasına ve gün içerisinde spor yapılmamasına bağlı besinsel enerji harcanmasının da azaldığına dikkati çeken Yıldız, "Aynı zamanda düzenli spor yapılmadığı için fiziksel performans da azalmaktadır. Bu anlamda ramazanda fiziksel performansın korunması ve kilo kontrolü için düzenli olarak spor yapılması gerekmektedir." ifadesini kullandı.

  • "Spor ısınma, sonrası soğuma şart"

Prof. Dr. Yıldız, spora başlamadan önce herhangi bir sağlık sorunu olup olmadığının belirlenmesi için muayene yapılması gerektiğini aktardı.

Ramazanda spor türünün, yoğunluğunun ve süresinin kişiye özgü seçilmesinin uygun olacağına dikkati çeken Yıldız, uygun spor ekipmanı kullanılmasını, egzersiz öncesinde ve sonrasında aktif ısınma ve soğuma yapılmasını ve güneş ışınlarının en yoğun olduğu zaman diliminde spor yapılmamasını önerdi.

Yıldız, ramazanın ilk günlerinde, beslenme saatlerinin değişmesine, enerji ve sıvı alımıyla tüketimi arasındaki dengeye ve sirkadiyen ritim değişikliğine bağlı fizyolojik ve biyolojik değişiklikler oluştuğunu belirterek, vücudun yeni duruma uyum sağlamaya çalıştığını, bunun için ramazanın ilk günlerinde sporun yoğunluğu ve süresinin düşük tutulması gerektiğini söyledi.

Sporun iftara yakın bir zaman aralığında ya da iftarla sahur arasında yapılmasını öneren Yıldız, "Burada kişisel tercihler de önemli. İftara doğru kan şekerindeki azalma, uykusuzluk ve biyolojik ritim değişiklikleri, kas kuvvetini ve dayanıklılığını, denge ve koordinasyonu etkileyerek spor yaralanmalarına yol açabilmektedir. İftar öncesinde yapılacak sporda bu özellikler göz önünde bulundurulmalı, yarışmalı ve ikili mücadele içeren sporlar yapılmamalıdır. Spor yapıldıktan sonra ise iftarda karbonhidrattan zengin besinler tüketilmelidir. Spordan hemen sonra karbonhidrat depolarının (enerji) yenilenmesi ve kaybedilen sıvının yerine konulması gerekmektedir. Bu anlamda spor için en uygun zamanın iftar ile sahur arasındaki zaman aralığı olduğunu söyleyebiliriz." şeklinde konuştu.

İftarda tüketilen besinlerin sindirilmesi ve emilmesi için yaklaşık 2 saate ihtiyaç duyulduğunu, bu süre içerisinde kanın kaslardan mide ve bağırsak sistemine yöneldiğini anlatan Yıldız, bu nedenle sporun iftardan 2 saat sonra yapılması gerektiğinin de altını çizdi.

  • "Ramazanda yürüyüş ve koşuyu öneriyoruz"

Prof. Dr. Yıldız, iftar sonrasında yapılan sporda sıvı tüketiminin önemine değinerek, şunları kaydetti:

"Sıvı kaybı hücre ve doku düzeyindeki elektrolit dengesini ve metabolik olayları etkileyerek ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Bunun için iftar sonrası yapılan sportif aktivite sırasında ve sonrasında sıvı tüketimi oldukça önemlidir. Özellikle uzun süreli spor yapılacak ise her yirmi dakikada bir 100-200 mililitre sıvı (su, sporcu içeceği) tüketilmelidir. Bazı kişilerde orta ve ileri derecede sıvı kaybı olmasına rağmen susuzluk hissi olmayabilir. Onun için spor öncesinde ve sonrasında tartılmalı, aradaki fark sıvı kaybı olarak değerlendirilmeli ve yarım saat içerisinde yerine konmalıdır."

Yavuz Yıldız, ramazanda, daha çok yürüyüş ve koşuyu önerdiklerini aktararak, ramazan boyunca haftada 3 gün düşük tempoda koşu ya da hızlı tempoda yürüyüşün 30-45 dakika süreyle yapılmasının yeterli olacağını, sağlık sorununa bağlı olarak bunları yapayanların eliptik-düz bisiklet ya da yüzmeyi tercih edebileceklerini vurguladı.

Oruçluyken yapılan fiziksel aktivite sırasında baş dönmesi, kusma, baygınlık hissi, ciddi halsizlik ve baş ağrısı gibi şikayetler olması durumunda istirahat edilmesi önerisinde bulunan Yıldız, buna rağmen şikayetler devam ediyorsa orucun bozulması, sıvı ve mineral içerikli içecekler içilmesi, karbonhidrat içerikli besinler tüketilmesi ve bu alanda uzman bir hekime başvurulması gerektiğini söyledi.

Profesyonel sporculara ramazan ayında antrenman ve yarışmalara katılmalarına yönelik de Yıldız, "Profesyonel sporcular üzerinde yapılan bilimsel çalışmalarda uzun süreli açlığın (oruç) maksimal dayanıklılık performansını (aerobik) olumsuz yönde etkilediği, kısa süreli maksimal performansı (anaerobik) ise etkilemediği gösterilmiştir. Yine bu konuda yapılan çalışmalarda; gerekli tıbbi önlemlerin alınması durumunda oruç tutan profesyonel sporcuların herhangi bir sağlık sorunu ile karşılaşmadan antrenman ve yarışmalara katılabilecekleri yönündedir." değerlendirmesini yaptı.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi'nden AA'ya 2 ödül

İSTANBUL (AA) – Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) tarafından "sağlık" temalı haberlerin adsız kahramanlarına teşekkür etmek amacıyla düzenlenen "Şahane Medya Ödülleri" sahiplerini buldu.

Üniversitenin Haydarpaşa Külliyesinde İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü iş birliğiyle düzenlenen törende, "Yazılı Basın ", "Görsel Basın" ve "İnternet Basını" kategorilerinde verilen ödüller, sahiplerine takdim edildi.

Törende konuşan Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu Başkanvekili Prof. Dr. Serkan Topaloğlu, sağlıkla ilgili bireylerin karar vermesinde medyanın gücünün hissedildiğini ve çok etkili olduğunu belirtti.

Bu gücün doğru bir şekilde kullanılmasını sağlamanın herkesin görevi olduğunu ifade eden Topaloğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da bu konuya önem verdiğini ve sağlıkla ilgili konularda medyanın kullanımıyla ilgili kurul toplantıları yaptığını söyledi.

Sağlıkla ilgili haberlerde medyanın çok önemine işaret eden Topaloğlu, şöyle konuştu:

"Vatandaşlar televizyonlarda mutlaka sağlık programlarını görmek istiyorlar. Gazetelerde sağlık haberleri en çok okunan haberler arasında. Bir kişi hastalandığı zaman öncelikle internete, medyaya bakıyor. Daha sonra hekime gidiyor. Hatta hekimden aldığı bir ilacı, medyadan gördüğü bir haber üzerine bırakabiliyor. Yani bu kadar önemli medyanın gücü. Aslında sağlık hizmetini sağlık çalışanları medya mensupları birlikte yürütüyor. Bu nedenle bu sorumluluğu iyi bilmek lazım. Sağlık üzerine bu kadar etkili bir gücün sağlığa katkı sağlayabileceği gibi olumsuz etkileyebileceği, sağlık personeline şiddeti artırabileceği, insanları umuda sevk ettiği gibi umutsuzluğa da yönlendirebileceği unutulmaması lazım. Yanlış, eksik ve yanıltıcı haberlerle karşılaşıyoruz. Bu nedenle sağlık muhabirliği özelinde uzmanlaşmanın önemine dikkat çekmek istiyorum."

  • "Yeniden tütün mücadelesine başlamak gerekiyor"

    TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanvekili ve AK Parti İstanbul Milletvekili Müşerref Pervin Tuba Durgut ise halk sağlığını geliştirmenin ve korumanın en önemli ayaklarının savunuculuk ve iletişim olduğunu, bu noktada da medya çalışanlarının oynadığı rolün çok önemli olduğunu ifade etti.

Tütünle mücadele konusuna değinen Durgut, "Tütünle mücadele çalışmaları çok güzel başladı. Medyanın burada gerçekten büyük bir rolü oldu ama biraz zaman geçince o eski heyecanımızı kaybettik. Bunun etkisiyle maalesef tütün kullanım oranları artmaya başladı. Bununla birlikte tütünden mütevellit hastalıklarda da artış gözlemleniyor. Yeniden tütün mücadelesine başlamak gerekiyor. Çok uluslu sigara şirketlerinin oyunlarını bozmak üzere yeni bir ruhla başlangıç yapacağız. Yine siz sağlık medya mensuplarının desteğine ihtiyacımız olacak." değerlendirmesinde bulundu.

SBÜ Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl de Türkiye'de sağlık alanında bütün değişim ve dönüşümün mimarının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olduğunu belirtti.

Meydanın sağlık alanına yaptığı haberlerle sağladığı desteklerin küçük bir nişanesi olarak medya mensuplarını ödüllendirmek istediklerini ifade eden Erdöl, "Biz ne kadar bir şey yaparsak yapalım, yaptığımızla kalıyoruz. Bunu topluma doğru anlatmak medyanın gayretleriyle oluyor." dedi.

4 yıl içerisinde 10 bin kişilik öğrenci kitlesine ulaştıklarını kaydeden Erdöl, hastanelerde yaklaşık 2 bin asistana eğitim verdiklerini, Somali'de tamamen Türkçe eğitim veren bir okul açtıklarını, bu yıl da Özbekistan Buhara'da bir okul açacaklarını anlattı.

Erdöl, "sağlık" temalı, biyoteknolojik ürünlere ve yeniliklere açık bir teknopark kurduklarını ve bu aydan itibaren yer teslimlerine başlayacaklarını sözlerine ekledi.

İstanbul İl Sağlık Müdürü Prof. Dr. Kemal Memişoğlu da 2002'de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde başlayan sağlıkta dönüşümle son 17 yılda Türkiye'nin dünyanın sağlık merkezlerinden biri haline geldiğini vurguladı.

  • AA'ya 2 kategoride ödül

    Törende, Anadolu Ajansı muhabirleri (AA) Muhabiri Hatice Şenses Kurukız "Yılın Sağlık Muhabiri", Duygu Yener de "Literatüre girecek annelik öyküsü" haberiyle "Yazılı Basın Vaka Araştırma" ödülüne layık görüldü.

    Öte yandan, AA İstanbul Bölge Müdürü Hüseyin Altınalan da Milliyet Gazetesi Köşe Yazarı Demet Erciyes'e "En 'Sağlık'lı Köşe Yazarı" ödülünü takdim etti.

Ödüle layık görülen diğer isimler ve kurumlar şu şekilde:

  • En İstikrarlı Sağlık Programı Ödülü – Sinan Kunter – CNN TÜRK- Sağlık Kontrolü

-Yılın En "ŞAHANE" haberi – Kerim ULAK – "El Ele Tutuşan Kahraman Afrin Gazileri" haberi

  • En İyi Çıkış Yapan Sağlık Programı Ödülü – Leyla Ataman – A HABER – Sağlıkta 10 Dakika

  • En "Sağlıklı" Tartışma Programı Ödülü – Cansel Poyraz Akyol – Haber Global TV – "Başka Gündem"

  • Sağlıkta Yerli ve Milli Üretimi Teşvik Eden Program Ödülü – Ayşenur Asuman Uğur – TV NET – "Gündem Özel"

  • Sağlık Turizmine Katkı Ödülü – Esra Kazancıbaşı – ATV AVRUPA – "Sağlığım İçin Herşey Programı"

  • Yılın Haberi Ödülü – Melike Şahin – NTV – "3 DNA'lı Çocuk" haberi

  • Vaka-Araştırma Ödülü – Dilşad Dede Taşkın – Star TV – "Tuğra'nın artık yüzü gülüyor" haberi

  • En İyi Röportaj Ödülü – Fatma Demir Turgut – TRT Haber – "Elektronik Sigara Altın Tasta Sunulan Zehirdir" röportajı

  • Sağlık Okuryazarlığı Ödülü – Dr. Onur Kulaksızoğlu ve Ceyda Düvenci – TV8 – "Günaydın Doktor Programı"

  • Sağlık Bilinci Oluşturmada En Başarılı TV Programı Ödülü – Doç. Dr. Halit Yerebakan – TRT 1 – "Hayatın Ritmi Programı"

  • Sağlıkta Sosyal Sorumluluk Ödülü – Gülnur Saydam – Haber Global TV – "Tekrar Isıtıldığında Zehirliyor" haberi

  • Görsel Basın Özel Ödülü – Sema Akbulut – CNN TÜRK – "Amerikalı Doktorlar Türkiye'de Eğitim Görmeye Başladı" haberi

  • En Başarılı Sağlık Editörü – Didem Seymen Balcı – Sabah Gazetesi

  • Yılın Haberi Ödülü – Mesude Erşan – Hürriyet Gazetesi – "Cerrahi Tehlike" haberi

  • Yılın Röportajı – Mert İnan – Milliyet Gazetesi – "Sigarayla Yeni Savaş"

  • Sağlık Okuryazarlığı Ödülü – Ziyneti Kocabıyık – Türkiye Gazetesi

  • Sağlıkta Sosyal Sorumluluk Ödülü – Akşam Gazetesi – Yeliz Coşkun – "Kollarım Çıkacak Sanıyordum" haberi

  • En "Sağlık"lı Gazete Ödülü – Medimagazin Gazetesi – İbrahim Ersoy

  • En "Sağlık"lı Dergi Ödülü – Medikal News – Yusuf Kürkçüoğlu

  • Yazılı Basın Özel Ödülü – Gül Kireklo – Sabah Gazetesi – "Haydi Mehmet Yürüyebilirsin" haberi

  • En Başarılı Sağlık Editörü Ödülü – Tülay Karabağ – www.ntv.com.tr

  • Sağlıkta Sosyal Sorumluluk Ödülü – Ceyda Erenoğlu – haberturk.com

  • Sağlık Okuryazarlığı Ödülü – Demet Demirkır – www.haberturk.com

Törende Prof. Dr. Erdöl, Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu Başkanvekili Prof. Dr. Topaloğlu'na hediye takdim etti.

Öte yandan, üniversitenin tanıtım filminin gösterildiği programda, SBÜ Rektörlüğü Basın Danışmanı Ahmet Balcı, İl Sağlık Müdürlüğü Basın Sorumlusu Cihan Karabel ve eşine böbreğini veren SBÜ Koşuyolu Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi Basın Sorumlusu Gökçe Eker'e teşekkür plaketi verildi.

Kasık varisine anjiyografik yöntem

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Doğum sonrası genellikle karnın alt kısmında ve kasıklarda bulunan toplardamalardaki genişleme ve akım bozuklukları ile seyreden "pelvik konjesyon sendromu"na yol açan hastalıklı yumurtalık toplardamarları, anjiyografik yöntemle kapatılıyor.

"Kadınların gizli hastalığı" olarak tanımlanan, genellikle regl dönemlerinde şiddetli karın ve kasık ağrıları ile daha da belirginleşen "pelvik konjesyon sendromu", tedavi edilemediğinde rahmin alınmasına kadar gidebiliyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Suat Doğancı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, pelvik konjesyon sendromlu kadınların pek çoğunun kasıklarda ve karnın alt kısımlarında basınç ve baskı hissi, ağırlaşma, çekilme ve kronik ağrı şikayetleri yaşadığını söyledi.

  • "Yumurtalık toplardamarlarını mutlaka değerlendirmek gerekiyor"

Hastalığın toplardamar kaynaklı olduğunu bildiren Doğancı, "Bacaklarda normalde görmeye alışık olduğumuz varislerden farklı yerleşim gösteren varisleri olan kişilerde, toplardamarlardaki basınç artışı hastalığı oluşturan yumurtalık toplardamarlarından kaynaklanır. O yüzden yumurtalık toplardamarlarının varisi diyebiliriz. Özellikle iki ve üzeri doğum yapmış kadınlarda daha çok karşımıza geliyor. Ancak doğum yapmamış kişilerde de görülebilir." dedi.

Doç. Dr. Doğancı, karın içindeki varisli damarlar dışarıdan görünmedikleri için anlaşılmalarının da zor olduğunu belirterek, şunları söyledi:

"Normal bacak varisi gibi araştırılıp altta bir şey bulunamıyorsa bu tür hastalarda karnın içindeki yumurtalık toplardamarlarını mutlaka değerlendirmek gerekiyor. Araştırılmadığı ve bakılmadığı zaman bu hastalar tespit edilemiyor. Kadın doğum polikliniklerine müracaat eden hastaların bir kısmını da bunlar oluşturuyor. Bazen rahmin alınmasına kadar varabilen ameliyatlar, bu hastalarımıza yapılabiliyor."

Pelvik konjesyon sendromunun tedavisine ilişkin de bilgi veren Doğancı, burada hastalıklı yumurtalık damarlarının anjiyografik yöntemle kapatılması tekniğinin kullanıldığını bildirdi. Bu teknikte, kasık veya boyundaki bir damardan girilerek hastalıklı yumurtalık toplardamarlarına ulaşıldıktan sonra hastalıklı damarın kendi içerisinde tıkaçlar ile kapatıldığını ve onlarla bağlantılı varisli damarların da birkaç hafta içerisinde kaybolduğunu aktaran Doğancı, hastaların tedavi sonrasında hızlı bir rahatlama sağladıklarını belirtti.

  • "Geçmeyen sancılarım nedeniyle her yıl doktora gittim"

İki çocuk annesi Hediye Ünal da pelvik konjesyon sendromuna bağlı şikayetlerinden Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde uygulanan tedavi sayesinde kurtulduğunu dile getirdi.

Ünal, doğum sonrasında bacaklarında varis geliştiğini ancak zamanla karın ve kasık bölgesinde basınçlı sancıları olduğunu ifade ederek yaşadıklarını şöyle anlattı:

"Geçmeyen sancılarım nedeniyle her yıl doktora gittim. Kadın doğum ve diğer branşlara gittim. Suat hocamıza da bacaklarımdaki varis nedeniyle gelmiştim, hastalığım ortaya çıktı. Ayakta kaldığımda sürekli karnımda bir basınç hissediyordum. Tedavi sonrasında karnımın sol kısmında rahatlama hissettim."

Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Balkan Üniversiteler Birliği'ne üye oldu

İSTANBUL (AA) – Sağlık Bilimleri Üniversitesinin, Balkanlar'daki üniversiteler arasında bilimsel iş birliğini geliştirmeyi hedefleyen Balkan Üniversiteler Birliği'ne üye olduğu bildirildi.

Sağlık Bilimleri Üniversitesinden yapılan açıklamaya göre, Balkan Üniversiteler Birliği'nin 5. toplantısı, Yunanistan'ın Selanik kentinde, Aristotle Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirildi.

Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Karadağ, Makedonya, Romanya, Sırbistan ve Türkiye'den üniversitelerin rektör ve rektör yardımcısı düzeyinde temsil edildiği toplantıya, Sağlık Bilimleri Üniversitesi adına Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sadrettin Pençe katıldı.

Protokol töreninde konuşan Balkan Üniversiteler Birliği Dönem Başkanı ve Selanik Aristotle Üniversitesi Rektörü Prof. Pericles A. Mitkas, Balkanlar'daki üniversiteler aracılığıyla geleceğe ışık tutacak bir vizyon belirleme ve sağlık, dil, kültür, sanat, tarih, ekonomi, eğitim gibi alanlarda ortak bilimsel çalışmalar yapmayı hedefleyen Balkan Üniversiteler Birliği'nde Sağlık Bilimleri Üniversitesi'ni görmenin kendilerini çok mutlu ettiğini belirtti.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sadrettin Pençe de dünyanın 62 ülkesinden yaklaşık 1388 öğrenciye ev sahipliği yapan uluslararası bir üniversite olduğuna dikkat çekti.

Pençe, şunları kaydetti:

"Ülkemize ve gönül coğrafyamıza sağlık profesyonelleri yetiştirmek amacıyla 1903 yılında 2. Abdülhamid Han tarafından kurulan Mekteb-i Tıbbiyye-i Şahane’nin bugünkü imkanlarla daha ileriye taşınmasına müteveccih bir uygulama olarak kurulan Sağlık Bilimleri Üniversitesi, ülkemizin jeopolitiğine uygun olarak, hem Doğu hem Batı'ya dönük pek çok projeyi başarıyla yürütmektedir. Gelişen dünyada uluslararası iş birlikleri çok önem taşıyor. Üniversitemiz, Afrika, Asya ve diğer bölgelerle ilgilendiği kadar Balkanlar ile ilgili de çalışmalar yapmakta ve projeler üretmektedir. Bu kapsamda kurduğumuz Balkan Sağlık Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezimiz, Balkan ülkelerinin sağlık alanındaki gereksinimlerini tespit ederek ortak çalışmalar ile giderilmesi ve sağlık turizminde ülkemizin deneyimlerini Balkan ülkeleriyle paylaşmaya yönelik çalışmalar yürütmektedir. Bunun yanı sıra üniversitemizin eğitimdeki deneyimini Balkan üniversiteleriyle paylaşmak ve onlarla daha yakın iş birliği kurmak arzusundayız. İnşallah Balkan Üniversiteler Birliği'ne üye üniversiteler ile yeni projeler yapacağız ve etki alanımızı genişleteceğiz."

“Akciğer tansiyonu” hastasına damar tedavisi

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Sağ akciğerinin tamamına yakınını tıkayan dev pıhtı nedeniyle halk arasında "akciğer tansiyonu" olarak bilinen rahatsızlığı bulunan 80 yaşındaki Şaziye Çetinkaya, ameliyat edilemeyecek durumda olmasından dolayı uygulanan akciğer genişletici ilaç tedavisi sayesinde büyük ölçüde sağlığına kavuştu.

Kalpten akciğerlerin temizlenmesi için giden kan basıncının yüksekliğine bağlı olarak gelişen "akciğer tansiyonu", tanı konulamadığı ve tedavi edilmediğinde ölümle sonuçlanabiliyor.

Geçmeyen nefes darlığı ve göğüs ağrısı gibi şikayetleri nedeniyle günlük aktivitelerini yerine getirmekte zorlanan Şaziye Çetinkaya, rahatsızlığının ilerlemesi üzerine, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırıldı.

Çetinkaya'ya yapılan tetkikler sonucu akciğer atardamarında kronikleşmiş dev pıhtıya bağlı "akciğer tansiyonu" tanısı konuldu. İleri yaş ve ek hastalıkları nedeniyle cerrahi operasyon için uygun bulunmayan Çetinkaya'ya akciğer damarlarını genişletici ilaç tedavisi uygulandı. 80 yaşındaki Çetinkaya, uygulanan tedavi sonrasında sağlığına kavuştu.

  • "Pulmoner Hipertansiyon Polikliniği hizmeti veriyoruz"

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nesrin Öcal, akciğer tansiyonu ve tedavi yöntemlerine ilişkin AA muhabirine açıklamada bulundu.

Akciğer tansiyonunda tanı konulamadığı durumlarda, sağ kalım oranının çok düşük olduğunu belirten Öcal, buna tam teşkilatlı merkezlerde ve ileri tetkiklerle tanı konulabildiğini söyledi.

Öcal, akciğer tansiyonunun belirtilerinin açıklanamayan nefes darlığı ve göğüs ağrısı olduğunu dile getirerek, şöyle devam etti:

"Pulmoner hipertansiyon (akciğer tansiyonu) oldukça geniş bir hasta grubunu kapsar. Bunlar içerisinde bizzat doğuştan ya da sonradan gelişen kalp hastalıklarının yanı sıra, kronik akciğer hastalıkları ve romatizmal hastalıklar da vardır. Akciğer tansiyonu, dışarıdan ölçüm yapılabilecek bir ölçümle anlaşılamaz. Akciğer içerisindeki damarlarda tansiyon yükselir. Buna bağlı da bir nefes darlığı ve ciddi bir göğüs ağrısı ortaya çıkar. Akciğer tansiyonunun çok fazla alt grupları var. Akciğer damarlarının bizzat kendinden kaynaklanan grubun yanı sıra, kalp hastalıkları ya da kronik akciğer hastılıkları ile ilişkili akciğer tansiyonu mevcut. Ayrıca, akciğerde büyük pıhtıların damarların tıkaması ile oluşan bir akciğer tansiyonu tablosu da var ki buna kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon (KTEPH) diyoruz."

Akciğer tansiyonuna ilişkin benzer şikayetlerin KOAH, astım gibi akciğer hastalıklarında, kalp ve damar hastalıklarında da görülebildiğine işaret eden Öcal, bu nedenle küçük bir fiziksel aktiviteyle bile bahsedilen şikayetleri yaşayan kişilerin akciğer tansiyonu yönünden mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalında, "Pulmoner Hipertansiyon Polikliniği" hizmeti de verdiklerini anlatan Öcal, şu bilgileri aktardı:

"Kişiler bu polikliniğe bizzat başvurmuyor. Tanı alan hastaları biz yönlendirerek tek bir poliklinik üzerinden takiplerini, tedavilerinin sağlanmasını ya da başka bir hastaneden bize yönlendirilmelerini talep ediyoruz. Bir ön tanı ya da tanı konulmadan kişilerin gelmesi uygun olmaz. Akciğer tansiyonu ile ilgili yaptığımız işlemleri Kardiyoloji Bölümü ile birlikte yürütüyoruz. Ayrıca, Kalp Damar Cerrahisi, Nükleer Tıp alanlarından da destek alıyoruz."

  • "Torunlara örgü örüyorum"

Akciğer tansiyonu hastası 80 yaşındaki Şaziye Çetinkaya'nın sağlık durumuna ilişkin de bilgi veren Doç. Dr. Öcal, "Hastamızın öncelikle zatürresini tedavi ettik. Takiplerimiz sırasında zatürre iyileşmesine rağmen düzelmiyor. Sağ akciğerinin tamamına yakın bir alanı hiç kanlanmıyordu. Oksijenlenmesi için gitmesi gereken kan hiç oraya ulaşmıyordu. Neredeyse iki akciğerin biri işlevsiz gibiydi. En büyük sıkıntısı da solunum sıkıntısı ve göğüs ağrısıydı. İlaç tedavisi uyguladık, ilk zamanlara göre çok daha iyi durumda olduğunu görüyoruz." dedi.

Akciğer tansiyonu hastası Şaziye Çetinkaya da sağlığına kavuşmasından dolayı duyduğu mutluluğu dile getirdi. Çetinkaya, "Çok iyi hissediyorum. Nefes alıyorum, çocuklarımla her yere gidiyorum. Torunlarıma da oturduğum yerden örgü örüyorum." diye konuştu.

Genç kadının literatüre girecek annelik öyküsü

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – İç organlarının yeri doğuştan tümüyle ters olan, kalbindeki delik bir yıl önce robotik cerrahiyle kapatılan ve hamileliği sırasında da kalbinde pıhtı meydana gelen Meryem Çekin, anne olmayı başarabilen dünyadaki ilk örnek oldu.

Konya'da yaşayan 27 yaşındaki Meryem Çekin, kalp, karaciğer ve dalağı başta olmak üzere tüm iç organlarının yeri ters ve prematüre dünyaya geldi. Organlarının yerinin ters olması nedeniyle "çabuk yorulmak" dışında başka bir sıkıntı yaşamayan Çekin'in kalbinde bu kez delik tespit edildi. Ankara'ya sevk edilen ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi bölümünde tedavisine başlanan Çekin'in durumu doktorları da şaşırttı.

SBÜ Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Cengiz Bolcal, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Meryem Çekin'in dünyada 20 bin canlı doğumda görülen bir anatomisi olduğunu belirterek, "Karın içinde toraks boşluğundaki organların yerinin tümüyle farklı olduğunu gördük. Kalbi sağ tarafta, karaciğer sol, dalak ise sağ taraftaydı." dedi.

Meryem Çekin'in kalbindeki deliği göğüs kafesini açmadan robotik cerrahi yöntemiyle kapattıklarını anlatan Bolcal, hastanın bir yıl sonra da hamile olarak kapılarını çaldığını belirtti.

  • "Ameliyatı bütün riskleri göze alarak yaptık"

Çekin'in gebeliğinin 35'inci haftasındaki kontrollerde kalbinin sağ tarafında 5 santimlik bir kan pıhtısı tespit edildiğini ifade eden Bolcal, sonrasında yapılan müdahaleleri şöyle anlattı:

"Bu çok ciddi bir sağlık problemi. Hem anne hem de bebeği için çok ciddi sonuçlar doğurabilir. Kadın doğum ve anestezi ekibiyle ortak bir konsey toplantısı yaptık. Gebeliğin sonlandırılarak bebeğin sezaryenle alınması ardından da robotik kalp ameliyatına karar verdik. Eş zamanlı gerçekleştirilen operasyonda önce doğum gerçekleşti. Biz de bu sefer kalbi durdurmadan çalışırken kalbindeki kitleyi çıkarıp robotik yöntemle aldık. Hastamız robotik yöntemle iki kez ameliyat oldu. İkinci ameliyatlar bütün cerrahi branşlar için risklidir. Elimizde başka bir seçenek olmadığı için çok hızlı bir şekilde bu işi bitirmemiz gerekiyordu. Bütün riskleri alarak hızlı bir şekilde hastanın ameliyatını gerçekleştirdik. Ancak bu defa ilkinden farklı olarak hastanın kalbini durdurmadan, yine robotik cerrahi ile ameliyatı gerçekleştirdik."

Prof. Dr. Bolcal, Meryem Çekin'in yaşadığı sağlık durumuna ilişkin bir çalışma da yaptıklarını belirterek, "Literatürde dünyada böyle bir örnek yok. Bu dünyada yapılan ilk tek vaka. Aynı sıklıkta olmayan şeylerin üst üste gelip, vücuttaki organların yerleri değişik olacak, kalbinde pıhtı olacak ve hamile olacak. Bunların aynı seansta yapıldığı bir örnek yok. Bunu da dünyadaki saygın dergilere yayın olarak gönderdik." ifadelerini kullandı.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği İdari Sorumlusu Prof. Dr. Özlem Evliyaoğlu da Meryem Çekin'in ameliyat şekli, kullanacağı ilaçlar ve gebeliğinin ne zaman sonlandırılarak bebeğin alınacağı konularında Kalp Damar Cerrahisi ve Anestezi Kliniği ile ortak karar aldıklarını belirtti. Evliyaoğlu, "Kliniklerin uyumlu çalışması ile sağlıklı bir şekilde bebeği annesine kavuşturduk. Biz de ilk defa böyle bir vaka ile karşılaştık. Annenin emzirmesi ile ilgili bir sıkıntısı yok." dedi.

  • "İç organlarımın yerinin ters olması benim için normaldi"

Yaşadıklarını mucize olarak nitelendiren Meryem Çekin, "Kalbimin sağda ya da organlarımın ters olması benim için normal bir şeydi. Ben öyle yaratılmışım ve öyle yaşıyordum. Ameliyat olacağım zamanlarda sadece kalbi sağ tarafta olan birileri var mı diye bakıyor, araştırıyordum." diye konuştu.

Amine ismini verdiklerini kızlarının bir an önce kuvözden çıkmasını beklediklerini dile getiren Çekin, "Bebeğimizin sağlık durumu iyi. İnşallah daha da iyi olacağız. Geçirdiğim tüm süreçlerde bana destek olan başta Prof. Dr. Cengiz Bolcal olmak üzere tüm hekimlere ve sağlık görevlilerine teşekkür ediyorum. Robotik cerrahi sayesinde, çok kısa sürede iyileşme şansı yakaladığım için de bu konuda tereddüdü bulunanlara öneririm." dedi.

Meryem Çekin'in eşi elektrik mühendisi Mahmud Çekin de duygularını, "Eşimin kalbindeki durum ve bebeğin dünyaya gelmesi bizim için çok farklı bir durum oldu. Çok farklı duygular yaşıyoruz. Çok şükür şu an ikisinin sağlık durumu da iyi." sözleriyle anlattı.

İdrar kaçırmaya “robotik” çözüm

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Son yıllarda birçok hastalığın tedavisinde başvurulan robotik cerrahi yöntemi, "idrar kaçırma" ve "rahim sarkması" gibi şikayetler yaşayan ileri ve genç yaştaki hastalara da umut ışığı oluyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği bünyesinde, idrar kaçırma ve rahim sarkması ve doğum sonrası oluşan bozukluklar gibi sağlık sorunlarının tedavisi için Ürojinekoloji Polikliniği hizmet vermeye başladı.

Bu şikayetlerle Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği bünyesindeki Ürojinekoloji Polikliniğine başvuran 58 yaşındaki Nurten Çıkrıkçı da şikayetlerinden robotik cerrahi yöntemi sayesinde kurtuldu.

Çıkrıkçı, kist ve miyomları nedeniyle ağrılarının, rahim sarkması ve idrar kaçırma gibi problemlerinin olduğunu belirterek, "Operasyonum robotla yapıldı. Sanki hiç ameliyat olmamış gibi hissediyorum. Bu sorunları olan herkesin de robotla ameliyat olmasını tavsiye ediyorum." dedi.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Ünitesi İdari Sorumlusu Prof. Dr. Özlem Evliyaoğlu, idrar kaçıran ve rahim sarkması şikayetleri bulunan çok sayıda hastanın kadın hastalıkları ve doğum polikliniklerine başvurduğunu belirterek, bu alanda özel bir poliklinik açtıklarını söyledi.

Ürejinokoloji Polikliniğinin her çarşamba öğlene kadar sadece bu alanda sorun yaşayan hastalara hizmet verdiğini ifade eden Evliyaoğlu, bu tür sağlık sorunlarının tedavisinde gerektiğinde multidisipliner, yani diğer branşlarla birlikte hareket edilmesi gerektiğini ve bu açıdan hastanenin her türlü problemle baş edebilecek tam donanıma sahip olmasının hastaya ve hekimlere çok büyük avantajlar sağladığını belirtti.

Prof. Dr. Evliyağoğlu, bazı cerrahi yöntemlerinin uygulanmasının hastadan hastaya farklılık gösterebildiğini ifade ederek, bu konuda da birlikte hareket ederek hastaya en uygun tedavi şekline karar verdiklerini dile getirdi.

Kadınlarda menopoz döneminden sonra genellikle idrar kaçırma şikayetlerinin de görülebildiğini aktaran Evliyaoğlu, "Her üç kadından birisi neredeyse idrar kaçırıyor. Her idrar kaçırma şikayetinde tedavi ameliyat demek değildir. Değerlendirdikten sonra hastaya uygulanacak tedavi şekline karar veriyoruz. Genetik yatkınlıklar, iri bebek doğumları ve kilo alma gibi birçok faktör de idrar kaçırma gibi problemlere yol açabiliyor." diye konuştu.

  • "Robotik cerrahi estetik açıdan da avantajlı"

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Ulubay ise Türkiye'de robotik cerrahinin 10 yıldır farklı branşlarda kullanıldığını, Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesinin de bu alanda öncü merkezlerden biri olduğunu belirtti.

Doç. Dr. Ulubay, özellikle rahim sarkması, idrar kaçırma şikayeti bulunan ve jinekolojik kanser vakalarında robotik cerrahi yöntemini uyguladıklarını, bu konuda ciddi sayıda ameliyat tecrübelerinin olduğunu söyledi.

Genç veya ileri yaşta rahim sarkması olan hastalarda robotik cerrahiyi tercih etmelerinin nedeninin bu yöntemin hasta dostu bir yöntem olduğunu ifade eden Ulubay, ameliyat olan hastaların 24 saat sonra evlerine dönebildiğini ve sosyal hayata dönerek kendi işlerini yapabildiklerini anlattı.

Robotik cerrahi ameliyatının hastaların iyileşme sürelerini kısalttığını vurgulayan Ulubay, şu bilgileri verdi:

"Robotik cerrahi ile ameliyatını yapmamış olsak özellikle ileri yaştaki hastalarda yapılan kesilerin büyük olması sebebiyle hastaların sosyal hayata dönmesi ve kendi işlerini yapabilmesi biraz zaman alacaktı. İyileşme süreleri de 2-3 hafta kadar daha uzayacaktı. Robotik cerrahi yöntemi ile yapılan ameliyatların büyük kesiler ile yapılan açık ameliyatlara göre çok fazla üstünlüğü bulunmaktadır. 24 saat önce ameliyatını yaptığımız hastamız Nurten Çıkrıkçı'nın da taburcu olmasını planlıyoruz. Hastamız, evine gittiği zaman kendi işlerini yapabilir, kendi yemeğini yapabilir, isterse akşam sinemaya da gidebilir. Robotik cerrahi ile ameliyatını yaptığımız hastamızın antibiyotik ve ağrı kesici kullanmasına da gerek kalmayacak."

Düzenli egzersiz, parkinsonun seyrini değiştiriyor

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Uzmanlara göre, düzenli egzersiz ve fiziksel tedavi yöntemleri, beynin dopamin salgılayan hücrelerinin azalması ve hasarıyla oluşan, hareket bozukluklarına ve istem dışı hareketlere yol açan parkinsonda vücut sertliğini azaltarak olumsuz bulgularının ilerlemesini yavaşlatıyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Kliniği İdari ve Eğitim Sorumlusu Doç. Dr. Ömer Karadaş, "Dünya Parkinson Hastalığı Günü" dolayısıyla, AA muhabirine yaptığı açıklamada, parkinsonun 40 yaş ve üzeri bireylerde görüldüğünü, her yıl 100 bin kişiden 8'inin parkinsona yakalandığını belirtti.

Parkinson hastalığının oluşma riskinin erkeklerde, kadınlara göre daha fazla olduğunu ifade eden Karadaş, "Parkinson, 40 yaşın altındaki kişilerde nadir görülür ve hastalığın görülme sıklığı 60 yaşın üzerinde hızlı bir şekilde artar. Yaşam süresinin uzaması dolayısıyla toplumda yaşlı nüfusunun artması da parkinson hastalarının sayısında da artışa neden olmaktadır." dedi.

Doç. Dr. Karadaş, parkinson hastalarında hareketlerde yavaşlama ile istemsiz hareketlerin görüldüğünü dile getirerek, bu durumun beyindeki hareket becerilerini kontrol eden merkezlerin düzensiz çalışmasına bağlı olarak ortaya çıktığını söyledi.

  • "Parkinson erkeklerde daha sık görülüyor"

Parkinson belirtilerinin 40-70 yaşlarında yaygın, görülme sıklığının ise 60'lı yaşlar olduğu bilgisini veren Karadaş, şunları kaydetti:

"Tüm parkinson hastalarının sadece yüzde 5'inde hastalık başlangıç yaşı 20 ila 40 yaşları arasındadır. Genç yaş grubundaki bu hastalarda genetik nedenler söz konusu olabilir. Anne veya baba da ya da kardeşte parkinson hastalığı varlığında, o kişide hastalık gelişme riski toplum geneline kıyasla biraz daha yüksek olabilir. Erkeklerde kadınlara oranla biraz daha sık görülür.

Toplumda bir yılda yeni parkinson hastalığı tanısı konulma oranı binde 1 ya da 2 kişidir. Görülme sıklığı yaklaşık 100 binde 100-150 arasındadır. Toplum da 65 yaş üzerinde her 100 kişiden birinin parkinson hastası olduğu kabul edilmektedir."

Doç. Dr. Karadaş, vücut hareketlerinden sorumlu beyin hücreleri arasındaki iletişimi sağlayan en temel maddelerden birisinin dopamin olduğunu ifade ederek, dopamini üreten beyin hücrelerinin kaybıyla vücut hareketlerinde azalma, düzensizlik, özellikle istirahat halindeyken ortaya çıkan titremeler, kaslarda sertlik, denge sorunları, koordinasyon bozukluğu, kontrol edilemeyen kıvrılmalar, yürüme ve yutmada yavaşlama sorunlarının ortaya çıktığını aktardı.

  • "Parkinson ilaca yanıt veren bir hastalıktır"

Parkinsonun birden çok nedene bağlı ortaya çıktığını belirten Karadaş, bazı psikiyatrik, sara, bağırsak düzenleyici, hipertansiyon ve mide bulantısı ilaçlarının kullanımı esnasında da parkinson benzeri bulguların ortaya çıkabildiğine dikkati çekti.

Karadaş, hastalığın tanısını kesinleştirmek amacıyla herhangi bir beyin görüntülemesi veya özel bir kan tahlili yapılmasının zorunlu olmadığını vurgulayarak, "Parkinson hastalığı beyinde hücre kaybı süreci sonucunda gelişen nörodejeneratif hastalıklar arasında ilaç tedavisine yanıt veren bir hastalıktır. Hastalık süreklidir, bu hastalık belirtileri tedavi altında bile zamanla şiddetlenir. Bu şiddetlenme kişiden kişiye farklılıklar gösterir. Kimi yatağa bağımlı hale gelirken kimi hafif bulgularla hayatını sürdürür. Hangi hastanın hızla bozulacağını hangisinin daha yavaş seyredeceğini önceden bilmek mümkün değildir." diye konuştu.

Nöroloji Kliniği İdari ve Eğitim Sorumlusu Doç. Dr. Ömer Karadaş, parkinsonun uzun süreli, yavaş ilerleyen bir hastalık olması nedeniyle, tedavide hastanın ve ailesinin hekimle iş birliği yapması gerektiğinin önemine işaret ederek, "Beraberce gösterilecek çaba, hem hastanın kendisini rahatsız eden belirtilerin tatmin edici bir şekilde kontrolünü, hem de hastanın daha iyi bir yaşam düzeyine kavuşmasını sağlayacaktır." dedi.

  • "Parkinson hastaları günlük yaşamdan kopmamalı"

Parkinsonun belirtilerinden sorumlu olan dopamin hücrelerinin hasarına yönelik kesin bir tedavi bulunmadığını ancak hastalık belirtilerinin ilaçlarla önemli ölçüde azaltılabildiğini belirten Karadaş, mevcut ilaçların beyinde eksilen dopamini yerine koyduğunu ve onun etkisini taklit ettiğini söyledi.

Doç. Dr. Karadaş, parkinson hastalarının daha kaliteli bir yaşam sürmeleri için ilaç kullanımı dışında yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:

"Günlük egzersizler ve fiziksel tedavi yöntemleri, vücut sertliğini azaltır, parkinsonun diğer olumsuz bulgularının ilerlemesini yavaşlatır. Sosyal destek gruplarına katılmak, benzer durumdaki diğer insanlarla iletişim günlük yaşam aktiviteleri üzerine olumlu etki yapar. Evinizi daha güvenli tutarsanız güvenli evler ile düşme olasılığı da azalır. Gevşek halılardan ve dağınıklıklardan kurtulun, tüm elektrik kablolarının düzgünce sıkıştırıldığından emin olun. Parkinson hastalığı hakkında bilgi edinin. Bu şekilde, bakımınıza aktif olarak dahil olabilirsiniz."

Trans yağlar alzaymırı tetikliyor

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gıda Teknolojisi Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Sibel Bölek, bilimsel çalışmaların trans yağların özellikle orta yaş ve üzeri kişilerde hafıza kaybına yol açtığını, alzaymır olma riskini ise dört kat artırdığını bildirdi.

Dr. Öğr. Üyesi Sibel Bölek, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ticari olarak üretilen gıda maddelerinin dayanıklılığını artırmak amacıyla endüstriyel işleme tabi tutulan yağlara trans yağ denildiğini ifade ettti.

Trans yağların kalp sağlığına olumlu etkileri bulunan iyi huylu kolesterol miktarını düşürdüğünü, zararlı etkileri bulunan kötü huylu kolesterol miktarını yükselttiğini ifade eden Bölek, bu durumun koroner kalp hastalığının oluşmasında önemli parametrelerden birisi olduğuna dikkati çekti.

Bölek, büyük çapta ticari üretimi gelişen margarin endüstrisiyle başlayan trans yağ asit içeriği yüksek yağların, kremalı bisküvi, çikolata, kraker, cips, patlamış mısır, şekerleme, kuru pasta, salata, salata sosu, aperitif yiyecekler, kızartmaların üretiminde kullanıldığını aktardı.

Gıda maddelerinin depolanması ve işlenmesi sırasındaki oksidasyonla da miktarı artan trans yağ asitlerinin sağlık üzerinde olumsuz etkileri olduğunun bilimsel çalışmalarla ortaya konulduğunu ifade eden Bölek, bu yağların günlük alımının olabildiğince düşürülmesi gerektiğini vurguladı.

Bölek, Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu (FDA) tarafından gıda etiketlerinde trans yağ asitleri içeriğine ait bilgilerin verilmesi gerektiği yönünde tavsiye kararı verildiğini de aktardı.

  • "Karaciğer yağlanmasına ve obeziteye neden oluyor"

Trans yağ asitlerinin koroner hastalıklar haricinde birçok hastalıkla da ilişkisinin olduğunu ifade eden Bölek, şunları kaydetti:

"Yapılan araştırmalar, trans yağların kanser riskini beş katına çıkardığını, inme riskini arttırdığını, gebelik süresini kısalttığını, anne sütünün kalitesini düşürdüğünü, bağışıklık sistemini zayıflattığını, pankreasın insülin tepkisini azalttığını, karaciğer yağlanmasına ve obeziteye neden olduğunu göstermiştir.

Bilimsel çalışmalar, özellikle orta yaş ve üzeri insanların hafızalarını kaybetmelerine neden olan alzaymır hastalığı ile trans yağ asit miktarı arasında pozitif bir ilişki olduğunu, hatta trans yağ asitlerinin alzaymırı desteklediğini belirtmiştir. Trans yağ asidi alımındaki yüzde 20'lik bir artışın alzaymır olma riskini dört kat artırdığı öne sürülmüştür."

Trans yağ tüketen 13-14 yaş arası çocuklarda, saman nezlesi, atopik bozukluklar, alerjik astım ve egzama sıklığının da yüksek olarak saptandığına dikkati çeken Bölek, çocukların sık olarak tükettiği gıdalardan orta boy patates kızartmasında 8 gram, 1 adet donut halkasında 5 gram, 1 adet kekte 4,5 gram, 3 adet kremalı kurabiyede 2 gram, 1 yemek kaşığı margarinde 3 gram, küçük patates cipsinde 3 gram, 1 gofrette ise 3 gram trans yağ bulunduğu bilgisini paylaştı.

Bölek, gıda üretiminde daha sağlıklı yağlar kullanılması gerektiğinin altını çizerek, alternatif olabilecek yolların denenmesi gerektiğini kaydetti.