“Gebelikte trans yağ kullanımına dikkat edilmeli”

İSTANBUL (AA) – ZEHRA MELEK ÇAT – Sağlık Bilimler Üniversitesi Gülhane Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Emre Karaşahin, gebelikte trans yağ tüketimine özellikle dikkat edilmesi gerektiğini belirterek, "Her tür yağın fazla tüketiminin sebep olabileceği obezite ise normal doğum şansını azaltan, zor doğuma sebep olan ve bebekte zihinsel problemler de dahil olmak üzere istenmeyen durumlara yol açabilecek bir komplikasyon olarak karşımıza çıkabilmektedir." dedi.

Gebelikte yüksek tansiyon ve şeker hastalığı olarak da bilinen diyabetin gebeliğin kötü seyretmesi, doğumun erken olması, bebeğin uzun süre tedaviye ihtiyaç göstermesi gibi ağır sonuçlara sebebiyet verdiğini ifade eden Karaşahin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gebelik sırasında gelişen hipertansiyon veya diyabet hastalıklarının tedavisinin çok daha zor ve riskli olduğunu kaydetti.

Karaşahin, trans yağ dendiğinde, doğal olarak hayvansal kaynaklı gıdalarda olan yağlar ile sentetik olan yani doğal olmayıp, endüstriyel işlemlerle üretilmiş olan yağların akla geldiğini belirtti.

Trans yağların besinler içinde fazla yer almasının istenmediğini dile getiren Karaşahin, "Çünkü bu yağların vücutta kalp damar sisteminde hasar yaptığı ve sinsi iltihaplanmalara yol açtığı birçok çalışmada gösterilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü artık alınan toplam kalorinin en fazla yüzde 1'ini trans yağlardan almamızı önermektedir. Bu durumda 2 bin kalorilik bir diyette en fazla 20 kalorinin eşdeğer olduğu 2,2 gram kadar trans yağ kullanmanın kabul edilebileceğini ve her gün bundan fazla tüketmenin önerilmediğini söyleyebiliriz." değerlendirmesini yaptı.

Dünya Sağlık Örgütünün, trans yağların tüketilmesine bağlı olarak yılda 500 bin kişinin kalp ve damar hastalıkları yüzünden hayatlarını kaybettiğini açıkladığını hatırlatan Karaşahin, fazla miktarda trans yağ içeren diyetlerle beslenen kişilerde kalp hastalığı riskinin yüzde 21, ölüm riskinin ise yüzde 28 arttığını vurguladı.

Trans yağların damar iç yüzünde hasara sebep olduklarını belirten Karaşahin, "Trans yağlar kanda iyi kolesterol olarak bilinen HDL molekülünü azaltmakta, kötü kolesterol olarak bilinen LDL moleküllerini ise artırmaktadır. Amerikan Kalp Cemiyeti de doymuş yağların ve bu kapsamda trans yağların tüketiminin azaltılmasını önermektedir. Doymuş yağlar oda sıcaklığında katı halde olan yağlardır." dedi.

Karaşahin, trans yağı azaltmak için satın alınan ürünlerin içerik bilgilerinin kontrol edilmesi gerektiğini önererek, trans yağlarla beraber doymuş yağların da kontrol edilerek azaltılması ve günlük diyette yüzde 5'ten fazla doymuş yağ olmamasına dikkat etmek gerektiğine dikkati çekti.

Palmiye ve Hindistan cevizi yağının sıvı olmalarına rağmen doymuş yağ oranlarının yüksek olduğunu ifade eden Karaşahin, şunları kaydetti:

"Özellikle dışarıda endüstriyel olarak hazırlanmış, kurabiye, kek gibi yağlı hamur işlerinin, atıştırmalık, hızlı ve ayaküstü tüketilen besinlerin tüketimine dikkat etmek, sınırlandırmak ve bunların ancak trans yağ içermediklerinden emin olduktan sonra tercih etmek gerekir. Evde besinlerin hazırlanması sırasında tekli ve çoklu doymamış yağların tercih edilmesi önemlidir. Tekli doymamış yağları daha fazla olarak içeren yağlar zeytinyağı, kanola yağı, yer fıstığı yağı, susam yağı ve avokado, yağlı tohumlar, fındık gibi yiyeceklerdir. Çoklu doymamış yağlar mısır yağı, ayçiçek yağı ve soya yağı olup vücut için gerekli Omega 3 ve Omega 6 maddelerini de içermektedir. Hangi yağların daha güvenli olduğunu kolay hatırlamak için kural olarak oda sıcaklığında sıvı halde olan yağları tercih etmek doğru bir seçim olacaktır. Tereyağ, süt ürünü olduğu ve hayvansal yağ içerdiği için sadece az miktarda kullanılmalı ya da diğer sıvı yağlarla karıştırmak suretiyle oranı azaltılmalıdır."

  • "Obezite normal doğum şansını azaltır"

Karaşahin, hem erkeklerin hem de kadınların diyetlerindeki trans yağları azaltması önererek, şöyle devam etti:

"Üreme çağındaki kadınlarda damar hastalıkları, hipertansiyon ya da diyabet gibi hastalıklar geliştiğinde ve üzerine de gebe kalındığında, bu hastalıkların daha da riskli hale geldiğini hem anneyi hem de bebeği etkileyebildiğini hatırlamamız gerekir. Gebelikte yüksek tansiyon ve şeker hastalığı olarak da bilinen diyabetin gebeliğin kötü seyretmesi, doğumun erken olması, bebeğin uzun süre tedaviye ihtiyaç göstermesi gibi ağır sonuçlara sebebiyet verdiğini unutmamak gerekir. Gebelik sırasında gelişen hipertansiyon veya diyabet hastalıklarının tedavisi çok daha zor ve risklidir. Annenin gebelikte kan şekerinin yüksekliği bebeklerde kalıcı ağır etkiler yapabilir, üstelik normal doğumu güçleştirecek sonuçları olabilir. Her tür yağın fazla tüketiminin sebep olabileceği obezite ise normal doğum şansını azaltan, zor doğuma sebep olan ve bebekte zihinsel problemler de dahil olmak üzere istenmeyen durumlara yol açabilecek bir komplikasyon olarak karşımıza çıkabilmektedir. Tüm bu nedenlerle gebelikte trans yağ tüketimine ayrıca dikkat etmek gerekir."

Gebelikte sebze ve meyve, tam tahıllı ürünler, düşük yağlı süt ürünleri, beyaz et, balık, fındık, ceviz gibi besinlerin tercih edilmesi gerektiğini ifade eden Karaşahin, kırmızı et ve tavuğun yağlı kısımları ile derisinin ayrılmasını önerdi.

Karaşahin, kilo korunması açısından da şekerli, gazlı içeceklerden uzak durmanın güvenli da olduğunu sözlerine ekledi.

“Verem hala tehdit ediyor”

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nesrin Öcal, Türkiye'de son 10 yılda Sağlık Bakanlığı'nın çalışmaları sayesinde tüberküloz konusunda çok büyük ilerleme kaydedildiğini ve tüberküloz sıklığının pek çok Avrupa ülkesi ile benzer bir seviyeye düşürüldüğünü belirterek, "Ancak hem bağışıklık baskılayıcı tedavi yöntemlerinin yaygınlaşması hem de küreselleşen dünyada Türkiye'ye de yüksek tüberküloz riski olan ülkelerden alınan göçler nedeniyle bu konu hala çok büyük önem arz etmektedir." dedi.

Doç. Dr. Öcal, AA muhabirine yaptığı açıklamada, halk arasında verem olarak bilinen tüberkülozun sıklıkla hava yoluyla hasta kişiden diğerlerine yayılarak vücutta yeni enfeksiyon odakları oluşturduğunu ifade etti.

Mikrobun, en çok akciğer enfeksiyonu oluşturduğunu, santral sinir sistemi, kalp zarı, sindirim ve üreme sistemi, göz, kemik gibi pek çok organda tüberkülozun ortaya çıkabildiğini aktaran Öcal, Dünya Sağlık Örgütü'nün yıllık tüberküloz raporuna göre dünya geneline bakıldığında hastalığın tüm ölüm nedenleri içinde ilk 10 arasında yer aldığını söyledi.

Öcal, diğer yandan hastalığın tek bir enfeksiyon etkenine bağlı hastalıklardan ölümler içinde ise HIV/AIDS'in bile önüne geçerek birinci sırayı aldığını dile getirerek, şu bilgileri verdi:

"Her yıl milyonlarca yeni hasta bildirilmektedir. 2017 içinde tüm dünyada 1 milyonu çocuk olmak üzere 10 milyon yeni tüberküloz hastası bildirilmiş, 1,6 milyon insan ise tüberküloz nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Tüm dünyadaki vakaların üçte ikisi Hindistan, Çin, Endonezya, Filipinler, Pakistan, Nijerya, Bangladeş ve Güney Afrika'dan bildirilmiştir. Türkiye son 10 yılda, Sağlık Bakanlığı'nın çalışmaları sayesinde tüberküloz konusunda çok büyük ilerleme kaydetmiş ve tüberküloz sıklığı pek çok Avrupa ülkesi ile benzer bir seviyeye düşürülmüştür. Ancak hem bağışıklık baskılayıcı tedavi yöntemlerinin yaygınlaşması hem de küreselleşen dünyada Türkiye'ye de yüksek tüberküloz riski olan ülkelerden alınan göçler nedeniyle bu konu hala çok büyük önem arz etmektedir. Bu sebeple verem ile mücadelede, toplumun, risk faktörlerini, hastalığın yayılım şekilleri ve bulgularını iyi bilmesi önemlidir."

  • "En önemli nokta bulaştırıcılığın önüne geçmek"

Vereme neden olan tüberküloz basilinin, hasta kişilerin solunum yollarından öksürme, hapşırma, konuşma yoluyla ortamdaki havaya yayılan enfekte damlacıkların ortamdaki diğer kişilerin aynı havayı solumasıyla yayıldığını ifade eden Öcal, "Güneş ışığı görmeyen ve iyi havalandırılmayan ortamlarda bu risk daha da artmaktadır." dedi.

Öcal, "Aslında Türkiye genelinde her üç kişiden birinin tüberküloz mikrobuyla hayatının bir döneminde temas ettiği bilinmektedir. Bu kişilerin de ancak yüzde 30'unda mikrop akciğerlere ulaşabilmektedir. Mikrop akciğere ulaştıktan sonra kişilerin ortalama yüzde 5'inde hızla 'aktif tüberküloz' gelişebilir. Yüzde 90'ında mikrop hastalık oluşturmadan akciğerlerde sessiz durumda yıllarca kalabilir. Bu kişilerin de yüzde 5'inde hayatlarının bir döneminde bağışıklık sistemlerindeki bozulma ile sessiz tüberküloz basilleri aktifleşerek verem hastalığını ortaya çıkarabilir." değerlendirmesinde bulundu.

Tüberkülozla mücadelenin en önemli noktasının bulaştırıcılığın önüne geçilmesi olduğuna dikkati çeken Öcal, şöyle devam etti:

"Hastalara hızla tanı konulup tedaviye başlanmalıdır. Bir tüberküloz hastasına tanı konulup uygun tedavi başladıktan yaklaşık 3 hafta sonra, bulaştırıcılığı büyük oranda ortadan kalkar. Üç haftadan uzun süren öksürük, kan tükürme, yüksek ateş, geceleri çamaşır değiştirecek kadar çok olan terleme, iştahsızlık ve kilo kaybı, yorgunluk, halsizlik gibi şikayetleri olan hastaların mutlaka bir göğüs hastalıkları uzmanına başvurmaları gerekir. Eğer bireyin yaşadığı evde, öğrenciyse sınıfında, askerse kışlasında tüberküloz tanısı konulan bir hasta varsa bu bulgular olmasa bile yaşadıkları semtteki verem savaş dispanserinde temaslı muayenesi yaptırması gerekmektedir."

  • "Düzensiz tedavi ölümcül sonuçlar doğurabilir"

Öcal, bebek ve çocukların, 65 yaş üzeri bireylerin, vücut direncini düşüren hastalıklarla mücadele edenlerin, HIV/AIDS hastalarının, ağır beslenme bozukluğu ve düşük vücut ağırlığı olan bireylerin, uzun süreli bağışıklık baskılayıcı ilaç kullananların risk altında olduğunu söyledi.

Veremli hastaya temas etmiş kişide, deri veya kan testleri ile tarama yapılabildiğini, tüberküloz şüphesi oluştuysa bu kişilerde akciğer filmiyle bulguların araştırıldığını anlatan Öcal, şüpheli görülen kişilerde ise kesin tanı için balgamın incelendiğini belirtti.

Öcal, "Eskiden çaresiz bir 'ince hastalık' olarak tanımlanan verem, tüberküloz basiline yönelik antibiyotiklerin keşfi ile ölümcül bir hastalık olmaktan oldukça uzaklaşmıştır. Ancak yine de özellikle tedavi direnci ya da tedavinin düzenli kullanılmaması durumlarında ölümcül sonuçlar gelişebilmektedir." ifadelerini kullandı.

Tüberküloz tanısı konulan hastalarda eğer ilaç direnci yoksa genellikle 6 aylık tedavi uygulandığına dikkati çeken Öcal, şunları kaydetti:

"Tedavinin ilk 2 ayında 4 farklı antibiyotikten oluşan bir tedavi, son 4 ayında ise kontrollerde yanıt alınmışsa antibiyotik sayısı 2'ye düşürülerek tedavi uygulanır. Bu süreler hastanın tedaviye yanıtına veya ilaç direnci durumlarına göre değişir. Eğer tedavi yanıtı beklendiği gibi oluşmuyorsa bu hastalar tüberküloz için özelleşmiş üst merkezlere sevk edilir. Verem ile mücadelede ilk basamak aşılamadır. Sağlık Bakanlığı, ilk 2 ayını tamamlamış yani 3. ayına girmiş tüm sağlıklı bebeklere BCG aşısının yaptırılmasını önermektedir. Bunun dışında yaşanılan ortamların bol güneş ışığı almasına ve iyi havalanmasına dikkat etmek önemlidir. Tüberküloz mikrobu güneş ışığına karşı çok dayanıksızdır ve hızla ölür. İyi beslenme, hızlı kilo kayıplarının önüne geçilmesi de riski azaltır. Son yıllarda romatizma hastalıkları, kanser gibi çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanımı giderek yaygınlaşan bağışıklık baskılayıcı tedavi alanların da verem taramalarını ve kontrollerini düzenli yaptırmaları önemlidir."

Anne karnında ters duran bebek normal doğumla dünyaya geldi

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Anne karnındaki ters duruşu normal doğuma uygun olmayan bebek, doktorların dışarıdan elle müdahelesiyle baş pozisyonuna getirilerek normal doğumla dünyaya gözlerini açtı.

Avrupa ve Amerika'da anne karnındaki ters pozisyondaki bebekler için sıkça uygulanan dışarıdan elle "makattan başa çevirme" yöntemi, Türkiye'de ilk kez Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinde, iki bebeğini de normal doğumla dünyaya getiren bir hastaya uygulandı.

Üçüncü hamileliği sırasında bebeği normal doğum pozisyonunu almayan 39 yaşındaki Türkan Ekşi, doktorların sezaryen önerisi yerine normal doğum için beklemeyi tercih etti.

SBÜ Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran Ekşi'ye, söz konusu yöntem önerildi. Doğuma kadar geçen sürede doktorların dışarıdan müdahelesiyle baş pozisyonuna getirtilen bebek, normal doğumla dünyaya gözlerini açtı.

  • "Sezaryen olmaktan kurtuldum"

Ekşi, hamileliğinin 36'ncı haftasında bebeğinin ters pozisyonda olduğunu öğrendiğini ve doktorların hemen sezaryen önerisinde bulunduğunu söyledi.

Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinde, bebeğin pozisyonunun çevrilme yönteminin kendisine anlatıldığını aktaran Ekşi, "Bilmediğim bir yöntem olunca ilk başlarda korktum. Bebeğim 38'inci haftaya geldiğinde doktorumuz değerlendirdi ve makattan başa çevirme yöntemini uyguladı. Daha sonra bebek döndü ve doğum pozisyonunu aldı. 42'nci haftada doğum yaptım. Sezaryenden kurtuldum, normal doğum yaptım." şeklinde konuştu.

Ekşi, hamileliği esnasında bebeği ters pozisyonda olduğu için sezaryen ihtimaliyle karşılaşabilecek anne adaylarına ise şu öneride bulundu:

"Hemen sezaryene başvurmasınlar. Böyle bir yöntem var, bebek döndürülebiliyor. Çok fazla acı veren bir yöntem değil. Sezaryenden daha kolay ve acısız. Sezaryen olmaktan kurtuldum ve üçüncü bebeğimi de kucağıma aldım."

Baba Seyullah Ekşi ise üçüncü çocuklarını sağlıklı bir şekilde kucaklarına almanın mutluluğunu yaşadıklarına işaret ederek, "Ben de heyecandan yerimde duramıyorum. Doktorlarımıza teşekkür ediyoruz. Sezaryen olmasından korkuyorduk böyle bir yöntemle dünyaya geldi. Kızımız doğmadan ünlü oldu." ifadelerini kullandı.

  • "Normal doğum oranlarını artırmak istiyoruz"

Hastane Başhekimi Prof. Dr. Özlem Moraloğlu Tekin, Türkiye'de ve dünyada sezaryen doğum oranlarının çok yüksek olduğunu belirterek, primer sezaryen oranlarındaki yüksekliğin nedenlerinin başında, bebeğin anne karnındaki ters pozisyonunun geldiğini bildirdi.

Prof. Dr. Tekin, hastanede daha önce İngiliz Kraliyet Cemiyetinden Dr. Sophia Webster ile "Doğumun ikinci evresinin güvenliği", "operatif doğum", "makat doğumları başa çevirme" konularında kurs düzenlediklerini anlattı.

Bu yöntemin Avrupa'da çok sık uygulandığına değinen Tekin, şu bilgileri verdi:

"Hastanemiz de 'Royal College of Obstetricians and Gynaecologists' sertifikası aldı. Bütün uzman doktorlarımız, bu sertifikayı aldılar. Dr. Sophia'nın Türkiye'de olduğu dönemde karnın dışından elle bir manevra ile çevirme işlemini bebeğin başından tutarak baş dönüşünü sağladık. Bu yöntem, Avrupa ve Amerika'da çok sık kullanılıyor. Türkiye'de bu konuda henüz bir cesaret yok. Biz bu konuda eğitim aldığımız için eğitim merkezi olmak istiyoruz. Anne adaylarını sezaryenden kurtarmak ve normal doğum oranlarını artırmak istiyoruz."

  • "3 bin 850 gram kız bebek dünyaya geldi"

Türkan Ekşi başvurduğunda, uygulama hakkında tüm bilgileri kendisine aktardıklarını, onam formu aldıklarını ifade eden Tekin, "Yöntemi anlattıktan sonra bebeğe bir ultrason yapıp sağlık durumundan emin olduktan sonra dopplerini yapıp işleme başlıyoruz. İşlemden bir saat önce mide asidini giderici bir ilacı veriyoruz." diye konuştu.

Prof. Dr. Tekin, bebeğin makattan başa çevrilmesi esnasında yurt dışındaki yapılan uygulamalarda rahmi gevşetmek için bir ilaç kullanıldığını anımsatarak, şunları kaydetti:

"İlacın yurt dışından getirilmesi için Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumuna başvurduk. Türkan hanıma bu ilaç yetişmedi ve onu ilaçsız yaptık. Dört seferde bebeği makattan tutup iterek başından tamamen annenin karnından, invaziv bir yöntem değil başa çeviriyorsunuz. O sırada sürekli ultrason kontrolü altında oluyor.

Her bir çevirme hareketinden sonra ultrason yapıp daha sonra devam ediyorsunuz. Kendisi de sabretti, bebeğimiz 42. haftaya kadar annesinin karnında bu pozisyonunu korudu. 3 kilo 850 gram kız bebeğini başarıyla dünyaya getirdik. Hastanemiz bu konuda bir eğitim merkezi. Amacımız, Türkiye'de bu yöntemlerin aynı Avrupa'daki gibi kullanımını artırarak normal doğumları artırmak ve sezaryenleri azaltmak."

“Üç saat üzeri televizyon obezite sıklığını artıyor”

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma Uzmanı Prof. Dr. Semra Çetinkaya, çocuğun, yemek yeme ve aktivite alışkanlıklarını aileden öğrendiğini belirterek, "Fiziksel aktivite de obezite gelişimi için önemlidir. Günde üç saat ve üzeri televizyon izlemek, obezite sıklığını, bir saat ve altında izlemeye göre iki kat arttırmaktadır." dedi.

Prof. Dr. Semra Çetinkaya, AA muhabirine yaptığı açıklamada, obezitenin vücutta aşırı yağ depolanmasıyla ortaya çıkan, fiziksel ve ruhsal sorunlara neden olabilen bir metabolik hastalık olduğunu ifade etti.

Obezitenin önlenebilir bir problem olduğu halde görülme sıklığının giderek arttığını dile getiren Çetinkaya, "Obezite, kalp hastalığı, kan yağlarında bozulma, şeker hastalığına artmış eğilim, yüksek tansiyon ve erken ateroskleroz gibi ciddi hastalıkların gelişmesinde önemli bir risk faktörüdür. Bu nedenle özellikle de çocukluk yaş grubunda artma eğilimindeki obezitenin yakından izlenmesi, bizler için büyük önem taşımaktadır." diye konuştu.

Çetinkaya, obezite sıklığının 1976'dan sonraki her 10 yılda yüzde 50 oranında artış gösterdiğini vurgulayarak, bu durumda televizyonun, reklamların ve market kampanyalarının etkisinin büyük olduğunu ifade etti.

Obezite gelişiminde aile ve ev ortamının da önemli olduğunu aktaran Çetinkaya, şöyle devam etti:

"Çocuk, yemek yeme ve aktivite alışkanlıklarını aileden öğrenir. Fiziksel aktivite de obezite gelişimi için önemlidir. Günde üç saat ve üzeri televizyon izlemek, obezite sıklığını, bir saat ve altında izlemeye göre iki kat arttırmaktadır. Televizyonda reklamları yapılan yiyeceklerin yüzde 90'ından fazlasında, yüksek yağ, şeker, tuz ve trans yağ bulunur. Trans yağlar, bitkisel yağlara hidrojen eklenmesi sonucu elde edilen, doğal olmayan yağlardır. Bir yağı hidrojenize ederek, çok yüksek sıcaklarda ısıtabilir ve yağın bu noktada katılaşması sağlanmış olur ki bu şekilde kolayca, daha fazla kullanılabilecek, raf ömrü uzun yağlar elde etmiş olunur. Ancak trans yağlar, kolesterolü ve trigliseridi yükselten, karın yağlanmasını arttıran, damar tıkanıklıkları için riski arttıran, şeker hastalığına yatkınlığı arttıran sağlıksız yağlardır ve gofret, çikolata, cips gibi abur cubur grubu pek çok üründe bulunur. Bu ürünlerin içeriğinde, 'trans yağ', 'hidrojene bitkisel yağ' ibareleri olup olmadığını kontrol ederek anlayabiliriz. Bu yağlar, büyüme ve ergenlik üzerine de olumsuz etkiler yapar."

  • "Sağlıklı yaşam kuralları bebeklikten kazandırılır"

Çetinkaya, çocukluk çağında görülen obeziteyle mücadelede, başlangıçta çocuğa yaşına ve boyuna uygun, büyümesini olumsuz etkilemeyecek bir miktarda kalori içeren 3 ana, 3 ara öğünden oluşan sık beslenme planı verdiklerini belirterek, "Burada önemli olan çocuğun beslenme listesine birebir uyması değildir. Ayrıca ailenin çocuğa 'onu yeme, bunu yeme' gibi kısıtlamalar getirmesi ve durumu bir aile çatışmasına dönüştürmesini de istemeyiz. Verilen beslenme planı ailenin çocuğuna hangi besin ögesinden ne miktarda vereceğini bilmesi için bir yönlendiricidir. Evde kilolu kişiler varsa, yanlış beslenme alışkanlığı olan var ise onların da çocukla birlikte beslenme planına uymalarını isteriz. Beslenme planı verilirken çocuğa her ağzına aldığı lokmayı iyice çiğnemesi, sonra yutması, sonra diğer lokmayı çatal, kaşığına almasını tembihleriz. Aslında bu beslenme alışkanlığı bebeklik döneminde başlamalı, çocuklar hep küçük lokmalarla beslenmeli ve ağzındaki lokma bitmeden yeni lokma ağzına verilmemelidir." diye konuştu.

Çocuk, gerekenden çok fazla besin tüketiyorsa olması gereken miktara yavaş yavaş inilmesi gerektiğini söyleyen Çetinkaya, "Her akşam yarım saat egzersiz yapılmasını öneririz. Burada önemli olan egzersizin belli bir düzende, aksatılmadan yapılmasıdır." dedi.

Kepekli ekmeğin kalorisinin diğer ekmeklerden farklı olmadığını ancak ekmek içindeki kepeğin bağırsak hareketlerini düzenleyici etki gösterdiğini, bu nedenle de esmer ya da tam tahıllı ekmeklerin tercih edilebileceğini ifade eden Çetinkaya, su tüketiminin önemine değinerek, hazır meyve sularının tüketilmemesi, evde hazırlanan ürünlerin de aşırı tüketiminden kaçınılması gerektiğini bildirdi.

Semra Çetinkaya, cips, hamburger, döner, pizza gibi hazır yiyeceklerin, trans yağların ve gazlı içeceklerin tüketilmemesinin önemine vurgu yaparak, şunları kaydetti:

"Evde abur cubur bulundurulmamalı, tatlı ve hamur işleri yapılmamalıdır. Katı yağ ve tereyağı tüketimi azaltılmalı, mümkünse zeytinyağı kullanılmalı, yemekler de az yağlı pişirilmelidir. Pirinç yerine, bulgur tercih edilebilir. Özellikle aç karnına şekerli gıda alınmamalı, şekerli tatlandırıcılar kullanılmamalıdır. Diyet ürünlerinden oluşan bir beslenme şekli de önerilmemektedir. Televizyon ve bilgisayar başında geçirilen zaman, günde en fazla 2 saati geçmemelidir. Tüm bu öneriler aslında obez olmayan çocuklar için de geçerlidir. Sağlıklı ve hareketli yaşam kuralları bebeklikten kazandırılır ve bunda farkındalık son derece önemlidir."

Kalp pilli hastalara “mağaza alarm sistemi” uyarısı

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – Sağlık Bilimleri Üniversitesi Dr. Siyami Ersek Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Kardiyoloji Eğitim Sorumlusu Prof. Dr. Ahmet Taha Alper, tıp literatüründe, sıklıkla alışveriş merkezleriyle, mağaza çıkışlarında kullanılan alarm sistemlerinin kalp pilleriyle etkileşime girebileceğine dair birçok vaka bildiriminin söz konusu olduğunu belirterek, "Mağazalardeki ürün koruma alarm sistemleri etkileşimle kalp pilinin yanlış algılama yapmasına, şok veren pillerde pilin uygunsuz şok vermesine neden olabilmekte ve hastanın hayatını tehlikeye atabilmektedir." dedi.

Prof. Dr. Alper, AA muhabirine yaptığı açıklamada, elektronik cihazların hayatı kolaylaştırırken bir taraftan da bazı riskleri beraberinde getirdiğini dile getirerek, özellikle alışveriş merkezlerinde, mağaza çıkışlarında kullanılan alarm sistemlerinin de bunlar arasında olduğunu söyledi.

Bu sistemlerin bazı sorunları da beraberinde getirebildiğine işaret eden Alper, özellikle kalp pili takılan hastalara önemli uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Ahmet Taha Alper, "Bu cihazların varlığına o kadar alıştık ki çoğu zaman hiç dikkatimizi bile çekmiyor. Tıp literatüründe bu sistemlerin kalp pilleri ile etkileşime girebileceğine dair birçok vaka bildirimi söz konusudur. Mağaza ürün koruma alarm sistemleri etkileşimle kalp pilinin yanlış algılama yapmasına, şok veren pillerde pilin uygunsuz şok vermesine neden olabilmekte ve hastanın hayatını tehlikeye atabilmektedir. Özellikle kalp piline bağımlı olan hastalarda pilin uyarı üretmemesi hayati tehlikeye yol açabilmektedir." diye konuştu.

  • "Uyarı levhaları asılmalı"

Alper, ABD Gıda ve İlaç Dairesi'nin (FDA) kalp pili olan hastaların hırsızlık önleme sistemlerinden uzak durmaları tavsiyesinde bulunduğunu aktararak, şunları kaydetti:

"Ben de kalp pili olan hastalarıma hırsızlık önleme sistemlerine yakın durmamalarını, yaslanmamalarını, kardiyolog ve kalp ve damar cerrahisi uzmanı meslektaşlarımın da kalp pili olan hastalarını bu konuda uyarmalarını önermekteyim. Hastaların bu açıdan bilgilendirilmesi çok önemlidir. Yalnız mesele kalp pili olan hastaların bilinçli olmalarıyla bitmiyor, mağaza sahipleri ve bu cihazları monte edenlerin de bu konuda bilgilendirilmesi gerekmektedir. Bu cihazlar maalesef mağaza çıkışlarında kamufle edilmekte, yakınına raf ya da tezgah konularak hastanın farkında olmadan orada zaman geçirmesine neden olabilmektedir. Bu nedenle 100 santimetreden yakına raf ya da tezgah konulmaması gerekmektedir. Hırsızlık önleme sistemlerini kullanan mağaza ve diğer alanlara kalp pili ile alakalı uyarı levhaları asılması doğru bir yaklaşım olur."

Kalıcı dövme yaptıranlara “MR uyarısı”

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Demir oksit ile yapılmış kalıcı dövmenin radyolojik inceleme yöntemi olan Manyetik Rezonans (MR) esnasında sağlıklı sonuç almayı zorlaştırdığı bildirildi.

Cilt altına uygulanan dövme steril ortamda yapılmadığında vücutta enfeksiyonlara neden olurken, içeriğinde yer alabilecek metal tuzları, demir oksit gibi maddeler nedeniyle MR gibi radyolojik görüntüleme alınmasını da zorlaştırıyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Tıp Fakültesi Ankara Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Dermatoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ülker Gül, AA muhabirine yaptığı açıklamada, dövme yaptırırken özellikle içeriğinde yer alacak maddelerin ne olduğunun sorgulanması gerektiği uyarısında bulundu.

Dövmelerin içeriğinde bazı metal tuzları, boyalar gibi çok sayıda madde kullanıldığını ve bu maddelerin deri altına uygulandığını ifade eden Prof. Dr. Gül, organizmanın bunları "yabancı madde" olarak gördüğünü, bu nedenle uzun vadede yan etkilerin gözlemlendiğini söyledi.

  • "Dövme yaptıracaklar kullanılan maddenin içeriğini öğrenmeli"

Prof. Dr. Gül, dövme yapılan alanda en sık görülen yan etkinin enfeksiyon olduğunu vurgulayarak, "Bazı maddeler alerjiye neden olabilir. Sedef hastaları dövme yaptırdıklarında dövme yapılan alanda sedefe ait bulgular ortaya çıkabilir." dedi.

Dövmenin içinde yer alan kadminyum, civa, kobalt gibi maddelerin ise uzun zamanda kanserin gelişimine yol açabileceğini vurgulayan Gül, "En çok dikkat edilecek konulardan birisi 'demir oksitle' yapılan dövmelerdir. Demir oksit ile dövme yaptıran kişiler, MR incelemeye girerlerse, bu bir metal olduğu için bir etkileşim ortaya çıkar ve dövme yapılan alanda kızarıklık ve ağrı oluşabilir. En önemlisi manyetik rezonans görüntülemede 'artefakt' adını verdiğimiz lekelenmeler olur. Eğer demir oksit ile geniş bir alana dövme yapıldıysa MR incelemede o alana yapılıyorsa bu lekelenme gerçek görüntüyü bozabilir." ifadelerini kullandı.

Prof. Dr. Gül dövmenin vücutta özellikle geniş bir alana yaptırılmaması gerektiği uyarısında da bulunarak, şunları kaydetti:

"Dövme yaptıracaklar kullanılan maddenin ne olduğunu mutlaka öğrenmeli ve bunu ömür boyu yanlarında taşıyıp hekimlerine bilgi vermeliler. Avrupa'da dövme için kullanılmaması gereken maddeler listelenmiştir. Buna rağmen Avrupa'da yapılan bir ankette, kullanılmaması gereken maddelerin de dövmede kullanıldığı gözlenmiştir. Vücudumuz için yabancı olan maddelerin deri altına uygulanması tıbben çok uygun değildir."

Arnavut polise literatüre giren yöntemle yeni parmak

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Arnavutluk'un başkenti Tiran'da gösterilere müdahale sırasında ellerinden yaralanan ve parmağı kopan kadın polis, Türk hekimlerin literatürde bulunmayan çok farklı bir teknikle yaptıkları ameliyat sayesinde sağlığına kavuştu.

Tiran'da inşa edilen Büyük Çevre Yolu Projesi'ne karşı düzenlenen protestoda çıkan arbedede ellerinden yaralanan 26 yaşındaki kadın polis İna Nuka, tedavi için Sağlık Bakanlığına ait uçak ambulansla Türkiye'ye getirilerek Sağlık Bilimleri Üniversitesi Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tedavi altına alındı.

Baş parmağı kopan ve diğer parmaklarından da yaralanan Nuka'ya, Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği Sorumlusu Prof. Dr. Ramazan Erkin Ünlü başkanlığındaki cerrahi ekip tarafından özel bir tedavi yöntemi uygulandı. Nuka'ya, leğen kemiği ve kolundan alınan parça ile oluşturulan parmak nakledildi.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Kliniği Sorumlusu Prof. Dr. Ramazan Erkin Ünlü, operasyona ilişkin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, hastanın, eline patlayıcı madde isabet etmesi sonucu baş parmağını ve diğer parmak uçlarını kaybettiğini söyledi.

Prof. Dr. Ünlü, bu durumlarda hastaların ayağının baş ve ikinci parmağı alınarak mikro cerrahi yöntemiyle yeni bir parmak oluşturulduğunu aktararak, "Kendi kliniğimizde de başarıyla uygulanan bir yöntemdir. Bunun gibi farklı teknikleri hastamıza önerdik. Hastamız ayak baş parmağını hiçbir şekilde kaybetmek istemediğini söyledi. Psikolojisi de çok hassastı. Hastaya yardımcı olmak istedik." dedi.

  • "Literatürde bulunmayan farklı bir teknik geliştirdik"

Arnavut kadın polis İna Nuka'ya yapılacak parmak operasyonuna ilişkin plastik cerrahi konseyi ile durum değerlendirmesi yaptıklarını ifade eden Ünlü, şöyle konuştu:

"Şu ana kadar literatürde bulunmayan çok farklı bir teknik geliştirdik. İki farklı kompozit flepi aynı anda kullanarak hastaya baş parmağı oluşturduk. Yaptığımız ameliyat çok başarılı geçti. Karnın alt bölgesindeki kemikten ve koldan parça alarak ikisini kombine ettik ve daha önce uygulanmayan bir yöntemle de hem hastanın isteğine karşılık verdik hem de hastanın vücudunda herhangi bir şekilde bir eksiklik oluşturmadık. Uyguladığımız yöntemi daha da geliştireceğiz."

Operasyon sonrası hastanın parmaklarını oynatmaya başladığını bildiren Prof. Dr. Ünlü, "Parmak uçlarında oluşan yaralara da yaptığımız operasyonlar başarılı geçti. Hastamız, elini kullanmaya başladı. Literatüre baktığımızda böyle bir uygulama yok. Daha önce parça parça yapılmış. Yöntemin adı henüz yok. Adını biz koyacağız. İki farklı filepi birleştirerek baş parmak oluşturuyoruz. Bunu yaparken de vücutta herhangi bir şekilde bir rahatsızlık ve bir eksiklik yaratmıyoruz. Hastanın kendi dokusunu kullanarak, hastaya zarar vermeden yapılan bir yöntem olarak ortaya çıkıyor." ifadelerini kullandı.

Ünlü, hastanın doku nakline gerek kalmadan tamamen kendi dokularıyla yaklaşık 4 saat süren operasyonla sağlığına kavuşmasının mutluluğunu yaşadıklarını dile getirdi.

“Tıpta Uzmanlık Eğitiminde Kalite Kursu ve Çalıştayı”

İSTANBUL (AA) – Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) tarafından üçüncüsü düzenlenen ve çok sayıda sağlık profesyonelinin bir araya gelerek, tıpta uzmanlık eğitimini tüm yönleriyle ele aldığı "Tıpta Uzmanlık Eğitiminde Kalite Kursu ve Çalıştayı" başladı.

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi Kongre Merkezi'nde çok sayıda hekimin katılımıyla gerçekleştirilen çalıştayın açılışında konuşan Tıpta Uzmanlık Eğitiminde Kalite Kursu ve Çalıştayı Başkanı ve İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Özgür Yiğit, SBÜ'nün kurulmasının herkesin özlemi ve hayali olduğunu ifade ederek, 2015'te bunun gerçeğe dönüştüğünü söyledi.

Prof. Dr. Yiğit, üniversitenin büyük bir yükünün bulunduğunu dile getirerek, "Nedir bu yük? 10 bine yakın tıpta uzmanlık öğrencisi ve asistan. Sağlık Bilimleri Üniversitesi'nin sorumluluğunda olan bir öğrenci kitlesi var. Böyle düşündüğümüzde 10 bine yakın asistanı olan başka bir üniversite yok. Diğer üniversitelerin ancak bu kadar lisans öğrencileri var. Dolayısıyla Sağlık Bilimleri Üniversitesi'nin en önemli görevi, bu binlerce öğrencinin eğitimini sağlamak." şeklinde konuştu.

SBÜ'nün kurulmasının birçok avantaj sağladığına dikkati çeken Yiğit, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Tıpta uzmanlık sorunlarını daha çok konuşma gereği ortaya çıktı. Bu toplantılar da marka haline geldi. Bugün üçüncüsünü gerçekleştirdiğimiz toplantı, sağlık sorunlarının konuşulacağı, tıpta uzmanlık eğitiminin daha kaliteli ve daha iyi hale nasıl getirileceğinin araştırmasının yapılacağı toplantı olacak. Buradan önemli çıkarımlar bekliyoruz. Programda her ana bilim dalının ayrı ayrı yapacağı program değerlendirme ve güncelleme çalıştayları olacak. Bu çalıştaylardan tıp fakültelerinin beklentisi var. Bu çalıştayların sonuçlarına göre, tıp fakültelerindeki hem eksiklerimiz hem de geliştirilmesi gereken yönler neler onlar tespit edilecek. O çalıştaylardan bu konuların çıkmasını bekliyoruz."

Ayrıca, her ana bilim dalının hipotezinin bulunduğu yarışmanın sonuçlarının da açıklanacağını dile getiren Yiğit, "Tüm ana bilim dallarından 600'e yakın hipotez başvurusu oldu. Bu çalışmaların da asistanların daha iyi proje geliştirmesine katkıda bulunacağını düşünüyoruz." dedi.

Açılışın ardından moderatörlüğünü Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sadrettin Pençe'nin üstlendiği oturumda da "Tıpta Uzmanlık Eğitiminde Yönetimsel Sorunlar ve İhtiyaçlar", "Tıpta Uzmanlık Eğitim Programı Değerlendirme Raporu", "Uzmanlık Eğitimi Takip Sistemi, Araştırma Öncelik Alanları" başlıkları masaya yatırıldı.

Tıpta uzmanlık eğitiminin tüm yönleriyle ele alınacağı çalıştay, bugün gerçekleştirilecek oturumların ardından sona erecek.

Öte yandan "müfredat" konusunun da ele alınacağı çalıştayda elde edilen veriler, hazırlanacak sonuç raporuyla kamuoyuna duyurulacak.

Mideden yemek borusu “kapalı yöntem” ile yapıldı

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Yemek borusu kanseri olan iki hasta, karın ve göğüs boşluğundan açılan küçük deliklerden girilerek mideden yapılan 30 santimlik yemek borusuyla sağlığına kavuştu.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, kansere bağlı ölümlerde 6'ncı sırada yer alan yemek borusu kanserine her yıl 350 bin dolayında yeni vaka ekleniyor. Türkiye'nin de orta üst risk grubunda yer aldığı yemek borusu kanserinin tedavisinde son yıllarda birçok alanda uygulanan halk arasında "kapalı" olarak bilinen "endoskopik" yöntem, hastaların normal hayatlarına daha hızlı dönmesini kolaylaştırıyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Fatih Can başkanlığındaki ekip tarafından uygulanan yöntemle yemek borusu kanseri hastası Ali Rıza Özkan ve Muzaffer Göner isimli iki hasta, yaklaşık 8 saat süren operasyonun ardından sağlığına kavuştu.

Yaşadıklarını AA muhabirine anlatan 73 yaşındaki Muzaffer Göner, hırıltı, öksürük ve yutma zorluğu şikayetleriyle hastaneye başvurduğunu belirterek, yapılan testlerde kanser tanısı aldığını söyledi.

Ameliyat sonrası vücudundaki tümörden eser kalmadığını ifade eden Özkan, "9 saat sonra ameliyattan çıktım. Ameliyatın üzerinden bir hafta geçmesine rağmen beslenmeye başladım. En çok çayın kokusunu özlemiştim. İki aydır neredeyse çay içemiyordum. Tamamen iyileşince Erzurum'un dağlarında da gezeceğim." dedi.

Yutma güçlüğü ve mide yanması şikayetleri yaşayan 77 yaşındaki Ali Rıza Özkan ise "Rahatsızlığım ortaya çıkınca hemen ameliyat olmam gerektiğine karar verildi. Ameliyattan sonra hayata yeniden doğmuş gibi hissediyorum. İlk zamanlarda mama ile besleniyordum. Ameliyatın üzerinden bir ay geçti ve şu an her şeyi yiyebiliyorum." dedi.

  • "Yemekleri ve içecekleri çok sıcak tüketmeyin"

SBÜ Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü Uzmanı Doç. Dr. Fatih Can, yemek borusu kanserinin en tipik belirtisinin yutma güçlüğü olduğunu belirterek, "Yutma güçlüğü hisseden kişiler en yakın sağlık kuruluşlarına giderek gecikmeden endoskopi yaptırırlarsa bu sayede hastalığın erken tanısı mümkün olabilir. Erken tanı konduğunda uygun tedavide hastalıktan tamamen kurtulmak mümkün." dedi.

Beslenme alışkanlıkları, sigara ve alkol tüketiminin yemek borusu kanserinin ortaya çıkmasında etkili olan sebepler arasında yer aldığını aktaran Can, "Özellikle sigara her türlü hastalığın ana sebebi olduğu gibi yemek borusu kanserinde de etkendir. Hem sigara içilmesi hem de alkol tüketimi yemek borusu kanseri riskini ciddi şekilde artırıyor. Salamura gıdalar, tuzlu gıdalar ve çok sıcak yemek ve içecek tüketiminden de uzak durmak gerekir." diye konuştu.

  • "Karın ve göğüs boşluğundan yapıyoruz"

Doç. Dr. Can, yemek borusu kanseri ameliyatlarının oldukça büyük ve riskli ameliyatlar olduğunun altını çizerek, şu bilgileri aktardı:

"Bu ameliyatları son yıllarda birçok alanda tercih edilen ve kapalı olarak bilinen endoskopik yöntemle gerçekleştiriyoruz.

Hastanın karnından ve göğüs boşluğundan açılan üç delikle kanserli kısmı çıkarıyor daha sonra da yemek borusu işlevi görecek şekilde mideden bir yemek borusu oluşturuyoruz. Yemek borusu kanseri ameliyatları 6 ve 9 saat aralığında sürüyor."

Suriyeli çocuğa Türk hekimler çare oldu

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Suriye'deki iç savaş sırasında geçirdiği motosiklet kazasının etkisiyle sol ayağını kaybetme tehlikesi yaşayan Suriyeli 11 yaşındaki Abdülrezzak es-Sabah, Türkiye'de uygulanan oksijen tedavisiyle sağlığına kavuşmaya başladı.

Ülkesindeki iç savaşın en küçük tanıklarından es-Sabah, henüz 6 yaşındayken ailesiyle motosiklet kazası geçirdi. Kaza sırasında es-Sabah'ın yanan sol ayağında oluşan enfeksiyon, uygun tedavi koşulları sağlanamadığı için kemiğine sıçradı.

İç savaş sırasında Türkiye'ye sığınan ve ilkokula başlayan es-Sabah, ayağındaki ağrılar artınca, tedavi için Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Su Altı Hekimliği ve Hiperbarik Tıp Ana Bilim Dalı'na getirildi.

Geçen aydan bu yana babaannesinin yardımıyla gidip geldiği hastanede oksijen tedavisi uygulanan es-Sabah, yeniden yürüyeceği ve kardeşlerine kavuşacağı günün hayalini kuruyor.

– "Ağrılarım geçti"

Abdülrezzak es-Sabah, AA muhabirine yaptığı açıklamada, savaş nedeniyle Türkiye'ye geldiklerini ve Konya'da yaşamaya başladıklarını söyledi.

Suriye'de bulundukları dönemde motosiklet kazası geçirdiği ve ayağında yara oluştuğunu ifade eden es-Sabah, "Ayak topuğumda iltihaplanma oldu, bu yüzden ayağımın üzerine basamıyorum. Her gün oksijen almaya geliyorum. İçeride maske takıyorum. Ağrılarım geçti. Bir an önce iyileşip, yürümek, ailemin yanına gitmek istiyorum. En küçük kardeşim daha üç aylık. Onları çok özledim." diye konuştu.

– "Tedavisi 40 seans daha devam edecek"

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Su Altı Hekimliği ve Hiperbarik Tıp Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Kemal Şimşek, oksijen tedavisinin tamamen kapalı bir basınç odasında, hastaların belirli aralıklarla oksijen soluması şeklinde yapıldığını aktardı.

Oksijen tedavisinin iyileşmeyen ayak yaralarında çok iyi sonuç verdiğini dile getiren Şimşek, hastalığın durumuna göre uygulamanın 80 seansa kadar sürebildiğini belirtti.

Hiperbarik ünitesinin en küçük hastalarından birinin Suriyeli Abdülrezzak olduğunu ifade eden Şimşek, şunları kaydetti:

"Suriye'deki iç karışıklık döneminde ailesiyle Türkiye'ye gelmişler. Abdülrezzak'ın doğuştan gelen bir rahatsızlığı da mevcut. Motosiklet kazasıyla ilgili ayağında his kaybı da var ama kendisi fark etmemiş. Orada büyük bir yara açılıyor. Yarası iyileşmiyor ve kemiğe sirayet ediyor ve kemik iltihaplanması ortaya çıkıyor. Oksijen tedavisinde 18'inci seanstayız yaklaşık 40 seans daha devam edecek. Şu an ayağıyla ilgili her şey yolunda gidiyor."