Orta Doğu'ya silah satışı ikiye katlandı

        BERLİN (AA) - Orta Doğu ülkelerinin silah ithalatı, 2013-2017 döneminde önceki 5 yıla göre iki kat arttı. </p>  <p>Münih Güvenlik Raporu 2019, savunma ve dış politika konularının ele alınacağı, 80 ülkeden hükümet başkanları ve savunma bakanlarının katılmasının beklendiği 15-17 Şubat’taki Münih Güvenlik Konferansı öncesi yayımlandı. </p>  <p>Raporda, dünya genelinde milli gelirine oranla en yüksek silah ithalatı yapan 10 ülkeden 7’sinin Orta Doğu’da bulunduğu hatırlatılarak, Orta Doğu bölgesindeki ülkelere silah ihracatının 2013-2017 döneminde önceki 5 yıla göre iki kart arttığı belirtildi.  </p>  <p>Raporda, Orta Doğu’daki ülkelerin 2014-2018 dönemindeki silah ithalatının yüzde 53’ünün ABD, yüzde 11'inin Fransa, yüzde 10'unun İngiltere ve yüzde 2'sinin Türkiye tarafından karşılandığı aktarıldı. 

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den asker çekme kararının ardından Suriye’nin geleceğinde Türkiye, Rusya ve İran’ın belirleyici bir etkisi olacağına işaret edilen raporda, Suriye’de Avrupa Birliği’nin (AB) tümüyle devre dışı kaldığı belirtildi.

Orta Doğu'da Suudi Arabistan, ABD, İsrail ve İran’ı içine alan "çatışma riski" konusunda uyarıda bulunulan raporda, Yemen, Basra Körfezi ve Irak’ta yaşanabilecek istenmeyen çatışmaların bu aktörler arasında büyük bir çatışmaya dönüşebileceği vurgulandı.

Raporda, mevcut dünya düzeninin sarsılması durumunda AB’nin önemli ülkeleri olan İngiltere, Almanya ve Fransa’nın bulundukları bölgenin istikrarı için rol alabilecekleri belirtildi.

ANALİZ – İsrail ve Körfez: Bölgesel entegrasyon arayışı

            İSTANBUL (AA) - CEYHUN ÇİÇEKÇİ - Aslına bakılırsa bölgesel entegrasyon tabiri, İsrail ve Körfez monarşilerinin güncel ilişkileri göz önüne alındığında, oldukça abartılı bir ifade olarak görünebilir. Nihayetinde bölgesel entegrasyon kavramıyla anılan en belirgin yapı, Avrupa Birliği’dir. Avrupa Birliği’nin ulaştığı bölgesel entegrasyon düzeyi, İsrail ve Körfez monarşileri için uzak bir hedef olarak belirse de son dönemde tanık olunan kimi gelişmeler aslında bölgesel bir kurumsallaşmanın hedeflendiğine işaret ediyor. Unutulmamalıdır ki Avrupa Birliği de ortak bir tehdide (Sovyetler Birliği) karşı, kontrolsüz silahlanmayı engelleyebilmek adına (kömür ve çelik anlaşması), düşman kardeşleri (Almanya-Fransa) barıştırarak ve bütün bu süreci finanse eden (Marshall Planı) bir hegemonla (ABD) yola çıkmıştır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde, şimdilik gelecek vizyonu olarak da beliren ‘temenniler’, kurulmakta olduğu aşikâr olan bir takım askeri iş birliklerinin devamı niteliğinde olabilirler.

Söz konusu bölgesel entegrasyon sürecinin iki ayaklı yürüdüğünü gözlemleyebiliriz. Bunlardan biri, İran’ın ortak bir tehdit olarak algılanmasına yaslanarak, ittifak ilişkilerinin konsolide edilmesini sağlıyor. Dolayısıyla askeri/güvenlik sektörünü ilgilendiriyor. Bir diğeri ise şimdilik inşa edilmesine yönelik niyet beyanlarının yapıldığı entegre ulaşım sistemlerini kapsıyor. Bu da hem ticari hem de askeri opsiyonlara, Arap yarımadasını kabaca kuzey-güney hattında denetim altına alacak bir alan açıyor.

  • Askeri ittifak ve şerhleri

İsrail’in Körfez monarşileriyle ilişkilerinin yoğunlaşmasına yol açan başat neden, elbette ki İran'dan kaynaklanan tehdit algısı. İran’ın bir tehdit olarak ortak kabulü, söz konusu devletlerin birlikte hareket edebilmelerine zemin hazırlamış ve süreç, İran’a karşı ortak askeri kurumsallaşma seçeneklerinin değerlendirilmesine kadar varmıştır.

Söz konusu askeri kurumsallaşma ile bugün bir şekilde ayakta kalabilmiş NATO gibi ortak tehdit algısına yaslanan askeri ittifaklar kastediliyor. Hatta Ortadoğu Stratejik İttifakı olarak isimlendirilen muhayyel yapı, daha ziyade Arap NATO’su olarak anılıyor. Lakin NATO’nun tarihçesi, ortak tehdit algısına yaslanan askeri ittifakların işlevselliği ve kullanım ömrü hususunda soru işaretlerine de yol açıyor.

NATO, Soğuk Savaş sona erdiğinde temel misyonunu kaybetmiş bir yapı olarak, sorgulandığı bir evreye sürüklendi. Nihayetinde, Sovyetler ve dolayısıyla komünizm tehdidi ortadan kalkmış ve ‘hür dünyanın’ geleceğini tehlike altına sokabilecek rekabetçi potansiyel artık yok olmuştu. NATO’nun varlık sebebi de böylece ortadan kalkmış ve misyonunu kaybetmiş bir örgüt olarak yeni alanlara açılmak durumunda kalmıştı. Alan dışı müdahale doktrini, tam olarak bu sorgulama sürecinde ortaya atıldı. Üye ülkelerin savunma kapasitelerini geliştirmek, standardize etmek ve eşgüdümlü hale getirmek amacıyla inşa edilmiş yapı, bir süre sonra kendisini devlet dışı tehditlerle mücadele ederken buldu. 1990’lı yıllarda Balkanlarda ve 2000’li yıllarda da Afganistan’daki varlığının gerekçesi buydu.

Ortadoğu’da bölgesel bir güvenlik örgütü kurma hevesi, aslında hiç de yeni değil. Soğuk Savaş’ın dayattığı süper güçler arası rekabetin bölgesel yansımaları, Ortadoğu’da ortak tehdit olarak kodlanan Sovyetler Birliği ve komünizme karşı kurumsallaşma önerilerine sebep olmuştur. Bu minvalde, 1950’li yıllardan itibaren çeşitli önerilerin gündeme geldiği ve fakat hemen hiç birisinin başarılı olamadığı bilinmektedir. Söz gelimi Bağdat Paktı, yalnızca 3 sene ayakta kalabilmiş ve 1958 yılında Irak monarşisine karşı girişilen askeri bir darbe sonucu ismini aldığı başkenti kaybetmiş bir oluşum olarak anlamını yitirmiştir. Bölgesel güvenliğin kurumsal bir zemine çekilmesi, Ortadoğu’da arzu edilen ve fakat kotarılamamış bir hevese işaret eder.

Günümüzde de benzer bir yapılanmanın bu sefer İran tehdidine karşı ortak bir payda üretilmesiyle mümkün olabileceği konuşulmaktadır. En son Ortadoğu Stratejik İttifakı olarak isimlendirilen girişim, İsrail’in de bir ihtimal parçası olacağı bir askeri ittifakı imlemektedir. Özellikle Suudi Arabistan monarşisinin İsrail perspektifindeki radikal dönüşümü, söz konusu kurumsallaşmanın gerçekleşebileceğine dair beklentileri de güçlendirmektedir.

1990’lı yılların panoramasını inşa eden küresel ve bölgesel gelişmeler, yine İsrail tarafında bölgesel bir organizasyon kurulması ihtimaline yönelik beklenti yaratmıştı. Sovyetler Birliği’nin dağılması, revizyonist Saddam rejiminin geriletilmesi ve Madrid Barış Konferansı ve devamındaki Oslo süreciyle oluşan barışçıl atmosfer, İsrail’in bölgesel bir yapılanmayı gündeme getirmesine vesile olmuştur. Bu dönemdeki tahayyül, daha ziyade karşılıklı diplomatik tanınmaya dayalı AGİT benzeri gevşek bir organizasyondur. Özellikle de Araplar arası rekabet, bölgesel düzeyde askeri bir ittifak kurulabilmesinin önündeki başlıca engel olarak görülmektedir.

  • Muhtemel senaryo AGİT benzeri gevşek yapılanma

Konjonktürel olarak günümüzün politiği ise biraz farklı bir mecrada ilerlemektedir. Öncelikle Araplar arasındaki dengeler radikal biçimde dönüşmüştür. Mısır’da iktidarı elinde tutan darbeci Sisi rejimi, Körfez monarşileri tarafından finanse edilmektedir. Bu da doğal olarak Mısır’ın tarihsel iddialarından feragat edebileceğini göstermektedir. Ayrıca Suudi Arabistan’da yaşanan taht oyunları neticesinde oldukça güçlü bir pozisyona kavuşan Veliaht Prens Muhammed bin Selman, fazlasıyla iddialı ve agresif bir profil sunmaktadır. Arabistan yarımadasını bölgenin merkezi olarak konumlandıracak finansal kaynaklara sahip olmakla birlikte, askeri harcamalarının devasa ölçeğine rağmen Yemen’de ‘başarılı’ olamamış ve bir dönem Arap milliyetçiliğinin öncüsü olarak kabul edilen Mısır Devlet Başkanı Nasır’la aynı kaderi paylaşıyor görünmektedir. Bu bağlamda Yemen, panarabizmin tarihsel turnusol kâğıdıdır.

İsrail açısından Körfez monarşileriyle kurulacak askeri bir ittifak, tarihinde bir benzeri olmadığından, olası gözükmemektedir. Sıkça tartışılan yapılanma, NATO benzeri bir savunma örgütünü önermektedir. Lakin İsrail, ABD ile dahi resmi bir ittifak ilişkisi içerisinde olmamıştır. Bu durumun istisnası, İsrail’in Türkiye ile imzaladığı 1996 anlaşması olmakla birlikte, söz konusu anlaşmanın kapsamı, NATO’nun 5. maddesi gibi askeri savunmayı ortaklaştıracak bir düzenleme içermemektedir. Kaldı ki bu madde, üyelerden birine yönelecek herhangi bir tehdide topyekûn savunmayı vurgular. Ortadoğu’daki devletlerin çok çeşitli düzeylerde yaşadıkları sorunlar göz önünde bulundurulursa NATO benzeri bir ittifak, bölge devletlerinin bir biçimde devamlı savaş halinde olmasına yol açabilir. Bu bağlamda İsrail’in, bölgedeki Arap devletleriyle de benzer bir ilişki biçimi geliştirme ihtimali oldukça yüksektir. Askeri istihbarat ve eğitim faaliyetleri, İsrail’in olası bir Arap ittifakına verebileceği maksimum katkıyı simgelemektedir.

Ayrıca Arap devletlerini anakronik bir monarşinin öncülüğünde çağdaş bir panarabizme sevketmek anlamına da gelebilecek olan ittifak, uzun vadede İsrail açısından son derece olumsuz sonuçlara yol açabilir. Günümüzde İran tehdidi dolayısıyla ortak bir payda yakalayan bölge devletleri, İran’daki rejimin olası düşüşüyle birlikte farklı arayışlara sahne olabilir. NATO örneğinde de görülebileceği üzere, bu tipolojideki askeri ittifaklar yeterli ödeneklere ve belirgin bir hegemona sahiplerse bir biçimde ayakta kalmak için uğraş vermektedirler. Böylesi bir durumda İsrail’in yeniden hedef tahtasına konmayacağına dair bir garanti yoktur. Her ne kadar karşılıklı diplomatik tanınma şartı bir ön koşul olarak yerine gelecekse de bu da yeterli bir koruma sağlamayacaktır.

Bir diğer negatif görünüm ise Arap ordularının yetenekleriyle alakalıdır. Yukarıda da ifade edilen Suudi Arabistan’ın Yemen müdahalesindeki askeri başarısızlığı, bölgedeki Arap devletleri arasında askeri anlamda başat güç olduğu kabul gören Suudilerin de aslında o denli güçlü olmadıklarına delalet etmektedir. Kaldı ki Suudiler askeri yapılanmalarına milyarlarca dolar harcamaktadırlar. Bölgesel bir güvenlik örgütünün lideri pozisyonuna talip olduğu bilinen Suudilerin Yemen’deki performansı, askeri ittifakın ilerleyen dönemlerdeki olası performansına dair de fikir verebilir.

İsrail açısından bölgenin askeri entegrasyonu, yukarıda anılan olumsuzluklara rağmen gerçekleştirilebilir görünmektedir. Özellikle de ABD’nin dışarıdan vereceği kuvvetli destek, bölge devletlerini hiyerarşik bir dizilime zorlayacaktır. Böylece başarısız olacağına yönelik güçlü belirtiler olsa da ittifak, belki AGİT benzeri gevşek bir yapılanma kurgulanarak, bölge devletlerinin istişare mekanizması işlevi üstlenecektir. Zira İsrail açısından gevşek bir yapılanma, tercihe şayan olandır. Böylece Arap devletlerinin bir düzeyde entegrasyonu gerçekleştirilmiş olacak ve cari görünümde İran tehdidine karşı ortak bir duruş sergilenmiş olacaktır. Ayrıca üst politika (high politics) girdisi olarak belirecek yapılanma, alt politika (low politics) girdisi olarak belirecek ulaşım ağıyla ve dolayısıyla Arabistan yarımadasının jeostratejik entegrasyonuyla desteklenecektir.

  • Yol ve tahakküm: Arabistan yarımadasının entegrasyonu

Klişe bir ifadeyle otorite, kontrol/denetim sağlanabildiği ölçüde mümkün olur. Kontrol edilemeyen coğrafyalar, insanlar vb. otoriteye tabi değildir. Bir otorite kurgulamanın başat kuralı, ulaşabilmekten geçer. Ancak ulaşılabilir kılınan coğrafyalar ve insanlar, tahakküm altına alınabilir. Bu bağlamda devletin geçirdiği tarihsel dönüşüm ve çağdaş ulus devletin çekirdek değeri, kontrol/denetim mekanizmalarına yaslanır.

Demiryolları, esasa odaklanıldığında, sivil taşımacılığından çok daha ötede imkanlar sağlamaktadır. Sivil taşımacılığı, demiryolları üzerinden yapılan ulaşım faaliyetlerinin oldukça cüzi bir kısmını karşıladığı gibi, stratejik amaçlı kullanımı sayesinde devletlerin askeri ve ekonomik faaliyetlerini kolaylaştırmaktadır.

Devletler, inşa ettikleri demiryolları aracılığıyla, stratejik ulaşım hatları tesis ederler ve bu hatları, olağanüstü hallerde devreye sokarak, askeri/güvenlik sektöründeki hamlelerini somutlaştırırlar. Söz gelimi, güncel ve tanıdık bir örnek olarak, Türkiye’nin Kuzey Suriye’de yürüttüğü askeri operasyonların hazırlık süreci, bu bağlamda oldukça açıklayıcıdır. Özellikle demiryolları (duble yolların da benzer bir stratejik işlevi vardır) vasıtasıyla, askeri birlikler ve silah sistemleri oldukça kısa bir süre içerisinde sınır bölgelerine transfer edilebilmiş ve demiryollarının stratejik kullanımına rafine bir örnek oluşturmuştur.

Arabistan yarımadasının jeostratejik entegrasyonuna vesile olacak demiryolu projeleri, Doğu Akdeniz’i Umman Denizi’ne bağlamayı hedeflemektedir. Arabistan yarımadasını, Yemen hariç tutulacak şekilde, kuzey-güney ekseninde entegre edecek projeler, Ürdün’ü de ulaşım merkezi olarak tasarlamaktadır. Suudi Arabistan’ın planladığı projesi itibariyle, Riyad’ı Ürdün sınırındaki El Hadisa’ya bağlayacak demiryolu hattı da benzer bir kazanım sağlayacaktır. Ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri’nin de hem Suudi Arabistan hem de Umman sınırlarına kadar geliştireceği demiryolu hatları, bölgeyi örümcek ağı gibi saracak stratejik bir araç olacaktır.

Bunlara ek olarak, Suudi Arabistan Kralı Selman’ın Mısır’ın darbeci lideri Sisi’yle 2016 yılında anlaşmaya vardığı ve devraldığı Tiran ve Sanafir adalarına dair projeleri de ilgi çekicidir. Akabe körfezinin girişinde konumlanan Tiran ve Sanafir adaları, 1950 yılında Mısır’a gönüllü bir şekilde terk edilmiş ve bu adaların, İsrail’e karşı geliştirilecek saldırı/savunma hamlelerinde işlevselleştirilmeleri öngörülmüştür. Tiran boğazının Mısır tarafından kapatılabilmesi, söz konusu adalardaki tahkimat sayesinde mümkün olabilmiştir. Hatta öyle ki 1956’daki Süveyş krizinin sonrasında İsrail, Sina yarımadasından çekilmekle birlikte, Tiran boğazını tutabilmesini sağlayacak teritoryal bir şeridi işgale devam etmiştir. Günümüzde adaların egemenliği, Suudi Arabistan’a devredilmiş ve bölgeye yönelik yeni projeler de gündeme gelmiştir. Bu projelerin başında ise Tiran ve Sanafir adalarını, Suudi Arabistan ve Mısır arasında inşa edilecek köprüye payanda kılmak gelmektedir. Böylece Suudi anakarası, Sina yarımadasıyla karayolu marifetiyle birleştirilmiş olacak ve tıpkı Bahreyn ile sağlanan bağlantı benzeri bir entegrasyonun önü açılacaktır. Böylece Sina yarımadasında kendiliğinden gelişecek Suudi etkisinden söz etmek hatalı bir çıkarım olmayacaktır.

Özellikle Umman’ın demiryolu projeleri, bu bağlamda ilgi çekicidir. Umman’ın açıklanan projelerine göre ülke, kuzey-doğu ve kuzey-güney akslarında demiryollarıyla birbirlerine bağlanacaktır. Kuzeyde, Birleşik Arap Emirlikleri sınırında yer alan El Buraimi’den başlayacak hat, ülkenin doğusunda konumlanmış Sohar limanına ulaşacak. Sohar’dan başlayacak bir diğer hat ise ülkenin coğrafi merkezine doğru yol alarak, İbri’ye uğrayacak ve buradan da güney kıyılarında yer alan El Dukm limanına stratejik bir yay çizecektir. Arabistan yarımadasının diğer bölgelerinde inşa edilecek diğer hatlarla birlikte düşünüldüğünde, yarımadanın kuzey-güney aksında stratejik bir ulaşım/denetim imkanına kavuşacağını söylemek, abartılı bir çıkarım olmayacaktır.

Umman’da inşaatı planlanan demiryollarının varış noktaları da ayrıca stratejik bir tercihe işaret ediyor. Ülkenin doğusundaki Sohar limanı ve güneyindeki El Dukm limanı, Hürmüz boğazını by-pass etmeleri hasebiyle, olası istikrar bozucu hamlelerin etkisini de minimize etmiş olacaktır. Bu noktada, İran’ın mütemadiyen Hürmüz boğazını uluslararası geçişlere kapatma tehdidinde bulunduğu düşünüldüğünde, söz konusu hatlar hem ticari faaliyetleri stabilize edecek hem de olası bir politik istikrarsızlık halinde ilgili devletlere müdahale imkanını kolaylaştıracaktır. Bu bağlamda, Arap Baharı sürecinde Bahreyn’de gerçekleşen gösterilere, Suudi Arabistan önderliğindeki Körfez İşbirliği Konseyi’ne ait askeri birliklerin Kral Fahd köprüsünü kullanarak müdahale ettiklerini akılda tutmakta fayda var.

Söz konusu demiryolu ve karayolu projeleri, orta ve uzun vadede Arabistan yarımadasının stratejik entegrasyonuna kapı aralayacağı için oldukça mühim gelişmelerdir. Her ne kadar kısa vadede bir sonuç üretemeyecek olsa da İsrail’in Hayfa kentini hem askeri hem de ticari bağlamlarıyla Arabistan yarımadasına ve Umman denizine çıkartacak bir projeler silsilesi söz konusudur. Geniş bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, ABD’nin değil belki ama İsrail’in ‘yüzyılın anlaşmasını’ ele almış olabiliriz.

["Arap Baharı Sonrası İsrail Dış Politikası: Kavram, Bağlam, Pratik ve Kuram" kitabının yazarı olan Ceyhun Çiçekçi Bandırma 17 Eylül Üniversitesi’nde öğretim görevlisidir]

Türk şirketi, Orta Doğu'nun ödeme sağlayıcısı olmaya aday

İSTANBUL (AA) – GÖKHAN ERGÖÇÜN – Yüzde 100 yerli imkanlarla geliştirilen blok zinciri (blockchain) bazlı elektronik ödeme sistemi MenaPay, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinde ödeme alışkanlıklarını değiştirmeyi hedefliyor.

Ana yatırım şirketi olan Boğaziçi Ventures tarafından desteklenen mobil uygulama ve geliştirilen ödeme altyapısı, şu ana kadar 6,5 milyon dolar (34,2 milyon TL) yatırım aldı.

Kasım 2017'de geliştirilmeye başlanan ve limitlenmiş blok zinciri sistemi sayesinde şeffaflık ve güvenliği sağlayan ödeme sistemi, benzerlerinden daha fazla hız vadediyor.

Dini gerekçelerle insanların yüzde 84'ünün kredi kartı kullanmadığı Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinde hizmet vermek için geliştirilen MenaPay, İslami finans koşullarına uygun olarak tasarlandı.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinin ardından Asya başta olmak üzere dünya pazarına da sunulması planlanan sistem, 1 milyar dolarlık değerlemeye ulaşan "unicorn" projeler arasına girmeyi de hedefliyor.

  • "Kripto para MenaCash ile para transferi yapılacak"

MenaPay Baş Pazarlama Yöneticisi İlker Çıkrıkçılı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu sistem için özel olarak geliştirilen kripto para MenaCash ile para transferi yapılacağını belirterek, "MenaPay’i benzerlerinden ayıran en önemli özellik, blockchain teknolojisi ile banka aracılığı olmadan kişiler arası işlemler yapılabilmesidir." dedi.

Çıkrıkçılı, MenaCash'in, bölgede bir ortak para birimi olarak da görev yapabileceğini ifade ederek, kişiler arası para transferi işlemlerinin 2 saniyede gerçekleştirilebileceğini bildirdi.

Para transferlerinin global bir üçüncü servis sağlayıcısı tarafından denetleneceğini aktaran Çıkrıkçılı, bölgesel bayilikler sayesinde nakit ile MenaCash almanın mümkün olacağını kaydetti.

Kredi kartı kullanımının oldukça düşük olduğu Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinde alternatif yöntemlerin verimsiz ve pahalı olduğunu iddia eden Çıkrıkçılı, "Bölge nüfusunun yüzde 84'ü, İslami finans uygulamaları, bölgede faaliyet gösteren yetersiz dijital ödeme çözümleri ve Arapça kullanıcı arayüzü eksikliği nedeniyle bankaları ve geleneksel finans kurumlarını kullanmamaktadır." dedi.

  • "Sistem, İslami finans kurallarına uygun"

İlker Çıkrıkçılı, faizin yasak olması ve iki kişi arasındaki para transferinin en az iki kişinin şahitliğinde gerçekleşmesi gibi özellikleri nedeniyle sistemin, İslami finans kurallarına uygun olduğunu vurgulayarak, "Blockchain üzerinde bir işlem gerçekleşmesi için blockchain'in dağıtılmış olduğu kolların yarısından fazlasının, bu işleme tanıklık edip onaylaması gerekiyor." ifadesini kullandı.

Dubai ve Bahreyn merkez bankaları tarafından kabul gördüklerini ve ödeme servis sağlayıcısı lisansı aldıklarını bildiren Çıkrıkçılı, ayrıca şeriat kanunlarına uygunluk sertifikasına sahip olmak için de başvuru yapıldığını söyledi.

Çıkrıkçılı, kullanıcıların; dolar kuruna sabit olacak MenaCash satın alarak diğer kullanıcılara transfer edebileceğini ve bakiyelerindeki MenaCash'i anlaşmalı e ticaret siteleri, restoranlar ve marketler gibi yerlerde nakit para gibi kullanabileceğini anlattı.

"2019 sonu hedefimiz, 1 milyar dolar değerlemeye ulaşarak Asya ve dünyanın geri kalanında inovatif bir ödeme altyapısı olarak hizmet vermektir" diyen Çıkrıkçılı, uygulamanın 15 Ocak'ta mobil uygulama marketlerinde kullanıma sunulacağını belirtti.

Hayallerini Türkiye'de gerçekleştiriyorlar

VAN (AA) – MESUT VAROL – Doğup büyüdükleri topraklarda yaşanan sorunlardan dolayı okuma hayallerini gerçekleştiremeyen 20 ülkeden öğrenciler, kendilerine her türlü olanağın sağlandığı Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğrenim görmenin mutluluğunu yaşıyor.

Suriye, Filistin, Irak, Lübnan ve Ürdün başta olmak üzere Orta Doğu ülkelerinde yaşanan istikrarsızlıklar, binlerce gencin okuma hayallerini de olumsuz etkiliyor.

Eğitimlerini tamamlamak için bölgedeki en istikrarlı ve huzurlu ülke olan Türkiye'yi tercih eden 20 ülkeden 380 öğrenci için Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde (YYÜ) her türlü barınma koşulları sağlanıyor ve diğer ihtiyaçlar karşılanıyor.

Türk öğrencilerle kurdukları iletişimle de kardeşlik bağlarını güçlendiren yabancı öğrenciler, Türkiye'yi kendi vatanları gibi görüyor.

  • "Çatışmalardan dolayı eğitim şartları çok zorlaştı"

Eczacılık Bölümü öğrencisi Filistinli Karina Amudi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, İstanbul'da Türkçe kurslara katılarak kısa sürede dil öğrendiğini söyledi.

Ailesiyle daha önce Gazze'de yaşadığını anlatan Amudi, "Orada yaşanan çatışmalardan dolayı eğitim şartları çok zorlaştı. Bu nedenle de yurt dışında okumayı tercih ettim. Ama tercih yaparken de Filistin'in yanında olan ve ülkeme destek veren Türkiye'yi tercih etmek istedim. Burada eğitimime devam ediyorum. İnşallah lisans eğitiminin ardından yüksek lisans da yaparım." diye konuştu.

2013 yılından beri Gazze'ye dönemediğini belirten Amudi, "Ülkemde yaşanan sıkıntılardan dolayı gidemiyorum. Uzun süre ailemi göremiyordum. En sonunda ailem de buraya gelmek zorunda kaldı. Şimdi burada beraber yaşıyoruz." dedi.

  • "Kaybolan hayallerimi tekrar buldum"

İnşaat Mühendisliği Bölümü Yüksek Lisans öğrencisi Suriyeli Musaab Hilal de ülkelerinde yaşanan sıkıntılardan dolayı Türkiye'ye geldiğini, çeşitli kurslara katılarak da Türkçe öğrendiğini söyledi.

Türkiye'de çok iyi karşılandıklarını ve kendileri için her türlü olanağın sağladığını ifade eden Hilal, şöyle konuştu:

"Suriye'deyken inşaat mühendisliği bölümü okuyordum. En büyük hayalim iyi bir inşaat mühendisi olmaktı. Ama savaşlar hayallerimizi kaybettirdi. Türkiye'ye geldikten sonra hemşirelik bölümünü kazandım. Buradan da hayalim olan inşaat mühendisliği bölümüne geçiş yaptım. Kaybolan hayallerimi tekrar buldum. Şimdi çok mutluyum. Ülkemden kaçtığımda benim için her şey bitti diye düşünüyordum. Ama burada hayallerime kavuştum. Çok güzel bir duygu."

  • "Her şeye sıfırdan başladım"

Eczacılık Fakültesi öğrencisi Iraklı Nabaa Abdullah da ülkesinde iç savaşlardan dolayı uzun süre ara verdiği eğitimine Türkiye'ye gelerek devam ettiğini söyledi.

Van'da 4 yıldır üniversite okuduğunu kaydeden Abdullah, "Irak'ta tıp bölümü okuyordum. Ama ülkemde artık huzur kalmayınca annem ve babamla Türkiye'ye geldik. İlk geldiğimizde biraz tedirgindik ama burada her şey çok güzel. Burada her şeye sıfırdan başladım. Her şey çok güzel gidiyor." dedi.

Diş Hekimliği Fakültesi Doktora öğrencisi Ürdünlü Muhammed Bsailah da "Burada bizim için her türlü olanaklar sağlanıyor. Türkiye'de eğitim çok iyi. Buradan mezun olduktan sonra memleketime döneceğim. Onlara faydalı olmaya çalışacağım." ifadelerini kullandı.

  • "Şu an çok talep alıyoruz"

YYÜ Rektörü Prof. Dr. Peyami Battal da 20 farklı ülkeden öğrencilere eğitim hizmeti verdiklerini belirterek, "Yurt dışından gelen öğrencilerimizin sorunlarıyla yakından ilgileniyoruz. Barınma anlamında hiçbir sıkıntı yaşamıyorlar. Sosyal, sağlık ve kültürel tüm olanakları sağlıyoruz. Şu an çok talep alıyoruz." diye konuştu.

“ABD'nin silahları El Kaide ve DEAŞ'ın eline geçti”

ANKARA (AA) – İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, ABD'nin Orta Doğu bölgesine yönelik izlediği politikanın bölgeyi silah deposuna çevirdiğini ve Washington'un silahlarının El Kaide ve DEAŞ gibi terör örgütlerinin eline geçtiğini söyledi.

İran Dışişleri Bakanı Zarif, başkent Tahran'da düzenlenen "Terörizmle ve Aşırıcılıkla Mücadele konulu Meclis Başkanları Toplantısı"ndan önce yaptığı açıklamada, ABD'nin bölge ülkelerine ihtiyacından çok silah sattığını ifade etti.

Dışişleri Bakanı Zarif, "Bu ABD'nin bölgede izlediği politikanın çok tehlikeli olduğunun bir göstergesidir. Bu izlenen politika bölgeyi barış ve güvenliğe hiçbir fayda sunmayacak şekilde gelişmiş ve yıkıcı silahlarla dolu bir barut deposuna çevirmiştir." dedi.

Zarif, Washington'un bölgeye çeşitli bahanelerle silah gönderdiğini belirterek, "Amerikalıların silahları Yemen'de El Kaide ve Suriye'de DEAŞ'ın eline geçti. Bunu Avrupalı gazetelerden okuduk. Bu durum güvenliğimize sürekli bir tehdittir." dedi.

  • "ABD Avrupa ile İran arasındaki ilişkilere zarar vermek istiyor"

    İran resmi ajansı IRNA'da yer alan habere göre, ABD'nin İran ile Avrupa ilişkilerini bozmak için Tahran'ın füze programını bahane olarak kullandığını da ifade eden Zarif, "Amerikalılar, Avrupa ile İran arasındaki ilişkilere zarar vermek için her türlü çabayı gösteriyor ancak bundan daha fazla bölgedeki durumu tersine çevirmek için çabalıyorlar." ifadelerini kullandı.

Çin'in teknoloji devi Huawei'in üst düzey yetkilisinin, ABD'nin İran yaptırımlarını deldiği gerekçesiyle Kanada'da gözaltına alınmasına değinen Zarif, bu durumun Washington yönetiminin çaresizliğini yansıttığını sözlerine ekledi.

Tahran'da Türkiye, İran, Rusya, Çin, Pakistan ve Afganistan'ın katılımıyla düzenlenen "Terörizmle ve Aşırıcılıkla Mücadele konulu Meclis Başkanları Toplantısı"na Türkiye adına Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Binali Yıldırım da katılıyor.

“Türkiye Kıbrıs'ı elinde tutmak zorunda”

İSTANBUL (AA) – GÜLSÜM İNCEKAYA – Kıbrıs Amerikan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Özgöker, Türkiye'nin en önemli dış politika konularından birinin Doğu Akdeniz'in stratejik güvenliği olduğunu belirterek, "Doğu Akdeniz'i önemli kılan en önemli sebep petrol ve doğal gaz kaynakları ile enerji paylaşım mücadelesidir. Dolayısıyla Kıbrıs stratejik olarak çok önemli ve Türkiye Kıbrıs’ı elinde tutmak zorunda.'' dedi.

Prof. Dr. Uğur Özgöker, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'nin ve Kıbrıs Türklerinin enerji pastasından uzak tutulmaya çalışılmasının Türkiye'yi harekete geçirdiğini söyledi.

Doğu Akdeniz sorununun Türk dış politikasının bir numaralı konusu haline gelmesinin nedeninin enerji paylaşımı olduğunu belirten Özgöker, "Birinci ve İkinci Dünya Savaşı endüstrinin ana hammaddesi olarak kullanılan kömür ve demirin paylaşılamaması yüzünden çıkmıştı. Çünkü gelişen sanayinin enerji kaynağının kömür olması sebebiyle 1800’lü yıllardan itibaren değeri giderek artmıştı. 1960’lardan itibaren dünyadaki enerji kaynağı olarak petrol kullanılırken, 1980-1990’lardan sonra ise doğal gaz ile petrol birlikte kullanılmaya başladı. Günümüzde ise buna benzer bir gerilimi Doğu Akdeniz’de yaşıyoruz." diye konuştu.

– ''Türkiye, Doğu Akdeniz’den dışlanmak isteniyor''

Özgöker, dünyada enerji kaynağı olarak kullanılan doğal gaz ve petrolün yüzde 65-70 kadarının Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgesinde olduğuna dikkati çekti.

İsrail-Amerikan ortaklığıyla kurulan Nobel enerji şirketi ve Rum yönetiminin bu gazı Türkiye ve KKTC’yi devre dışı bırakarak çıkarmak için anlaştığını aktaran Özgöker, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Kıbrıs adası, Doğu Akdeniz’de sabit bir uçak gemisi konumundadır. Kıbrıs açıklarında ve İsrail’in doğusunda zengin doğal gaz kaynakları bulundu. Bu kaynaklar 1-2 yıl içinde Girit üzerinden boru hattıyla dünyanın en çok enerji tüketen bölgesi olan Avrupa’ya taşınmak isteniyor. Alternatif bir yol olarak, LPG olarak tankerle Avrupa'ya taşınması planlanıyor.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarından dışlanmaya çalışılmasının sebebi şudur: Bu doğal gaz kaynakları, 'Sahte Kıbrıs Cumhuriyeti'nin münhasır ekonomik bölgesiyle Mısır ve İsrail münhasır ekonomik bölgelerinin çakıştığı alanda bulunuyor. Türkiye, ayrıca Kıbrıs’ta garantör ülke konumundadır. Türkiye hem garantör ülke olduğu için hem de KKTC'nin haklarını korumak için bu plana karşı çıkıyor."

Özgöker, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 yılında Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın etkin ve fiili garantisi altında, egemenliği kısıtlanmış olarak kurulduğunu hatırlattı.

Türkiye’nin bu bölgede hakları olduğunu vurgulayan Özgöker, "Türkiye, 1974’te bu anlaşmaya istinaden ve uluslararası hukuka uygun olarak buraya müdahale etti. Dolayısıyla bir kısım doğal gaz kaynakları Türkiye ile KKTC’nin münhasır ekonomik alanına da girmektedir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin bu haklarından hiçbir zaman feragat edilmeyeceğini, bunların üstüne gidileceğini ve bu konuda da çalışmalara devam edileceğini devam söyledi." diye konuştu.

– "Eğer bir dünya savaşı çıkarsa Doğu Akdeniz’de çıkar"

Özgöker, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun sadece petrol üzerinden okunmaması gerektiğini, bu bölgenin önemli bir medeniyet havzası olduğunu ifade etti.

Bu bölgelerin medeniyetlerin beşiği olduğuna dikkati çeken Özgöker, şöyle devam etti:

"Bütün semavi dinler burada doğdu. Bütün kitaplar buraya indirildi. Peygamberler buradan çıktı, vahiy buraya geldi. Dolayısıyla bu bölge medeniyetler çatışmasının yaşandığı bir yerdir. Eğer bir dünya savaşı çıkacaksa buradan çıkacak. Dolayısıyla stratejik açıdan son derece önemli bir bölgede. Eğer böyle bir durum ortaya çıkarsa muhakkak Doğu Akdeniz’de en önemli nokta Kıbrıs adası olacaktır.

Kıbrıs’ta İngiltere'nin askeri üsler vardır ve bunlar egemen üslerdir, İngiltere'nin kendi kanunları geçiyor. Üsleri Amerika da kullanmaktadır. Eğer Orta Doğu’da beşinci bir Arap-İsrail savaşı çıkarsa bu illa Araplarla İsrail arasında değil belki Araplarla Araplar arasında çıkacaktır. Böyle olası bir savaşta ABD Kıbrıs'tan Orta doğu'ya müdahale edecektir. Doğu Akdeniz’i önemli kılan en önemli sebep petrol ve doğal gaz kaynakları ile enerji paylaşım mücadelesidir. Dolayısıyla Kıbrıs stratejik olarak çok önemli ve Türkiye Kıbrıs’ı elinde tutmak zorunda.''

Prof. Dr. Özgöker, ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarının Doğu Akdeniz enerji kaynaklarını daha da önemli hale getirdiğini savunarak, "Yaptırım konusunda Türkiye dahil birkaç devleti dışarıda bıraktılar. İran’dan petrol alımının yasaklanması, birden bire dünya petrol fiyatlarını iki katına çıkartabilir. Çünkü İran dünya petrol ihtiyacını karşılayan dördüncü büyük ülke. Bu çok önemli, ayrıca İran’ın doğal gaz rezervleri de var, dolayısıyla bu stratejik bir güçtür. Bu sebeple bir, iki yıl içinde piyasaya sürülmesi beklenen Doğu Akdeniz, doğal gazı dünya enerji ihtiyacı için hayati önem taşıyor." şeklinde konuştu.

İstanbul Başsavcılığının Kaşıkçı açıklamasının Ortadoğu'daki yankıları

KAHİRE (AA) – İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin açıklamaları Ortadoğu basınında farklı şekillerde yankı buldu. Bazı ülkelerin gazeteleri açıklamanın belli bölümlerini alırken, açıklamayı tamamen görmezden gelenler de oldu.

Mısır gibi bazı Arap ülkelerinin özgün bir yayın politikası izlemeye çalışan medya organları, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının açıklamasından, "Kaşıkçı'nın boğularak öldürüldüğü ve cesedinin yok edildiği" ifadelerini başlığa taşıdı. Suudi Arabistan gazeteleri açıklamayı verse de bu ifadeleri görmezden geldi. Suudi Arabistan'a yakınlığıyla bilinen Körfez ülkelerinin çoğu ise açıklamaya hiç yer vermedi.

– Suudi Arabistan

Suudi Arabistan'ın önemli gazetelerinden Okaz, Suudi Arabistan Başsavcısı Suud el-Ma'cib'in Türkiye ziyaretini, "Türk mevkidaşının daveti üzerine Türkiye'ye giden ve istihbaratçılarla da görüşen Başsavcı'nın 72 saatlik ziyareti sona erdi" başlığıyla gördü.

Haberde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ile "Başkonsoloslukta vefat eden Kaşıkçı meselesinin görüşüldüğü" ifadelerine yer verildi. Haberde "öldürülen" yerine "vefat eden" kelimesinin kullanılması dikkati çekti.

Gazete, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığından yapılan basın açıklamasında "olayın önceden planlandığının" duyurulduğunu, bunun zaten daha önceden Suudi Başsavcı tarafından da ifade edildiğini yazdı.

Gazetenin haberinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının "Kaşıkçı'nın boğularak öldürüldüğü ve cesedinin yok edildiği" şeklindeki ifadeleri ise yer almadı.

– Mısır

Mısır'da yayın yapan Ahram, Ahbar ve Cumhuriyet gibi devlet gazetelerinde konuyla ilgili hiçbir habere yer verilmedi.

Ancak Mısır yönetimine yakın durmasına rağmen daha özgün bir yayın politikası sergilemeye çalışan "Şuruk" ve Sisi yönetimi ile bazen sorunlar yaşayan "Masri el-Yevm" gazeteleri Başsavcılığın açıklamalarını birinci sayfadan gördü.

Şuruk gazetesi, "Türk Savcılığı: Kaşıkçı boğularak öldürüldü ve cesedi parçalandı" başlığıyla haberi sürmanşetten verdi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının, "Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu'nda boğularak öldürüldüğü, cesedinin parçalanarak yok edildiğini" açıkladığının kaydedildiği haberde, "Suudi Arabistan Başsavcısı'nın Kaşıkçı'nın cesedinin bir Türk işbirlikçiye teslim edildiği" konusunda herhangi bir bilgi vermediğinin açıklandığı yazıldı.

Gazete, Anadolu Ajansı'na dayandırdığı haberinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan'ın Suudi Arabistan'a davet edildiğini kaydetti. Haberde ayrıca Suudi Arabistan Başsavcısı Suud el-Ma'cib'in Türk istihbaratı yetkilileriyle de bir araya geldiği belirtildi.

Ziyareti sürmanşetten, "Suudi Başsavcı'nın Türk istihbarat yetkilileriyle de görüştüğü İstanbul ziyareti sona erdi" başlığıyla gören diğer Mısır gazetesi Masri el-Yevm, Suudi Başsavcı'nın İstanbul ziyaretinden kayda değer sonuçlar elde edilemediğini yazdı.

Haberde Türk yetkililerin Suudi Arabistan'da gözaltına alınan 18 kişinin Türkiye’de yargılanması için teslim edilmesini talep ettiği de aktarıldı.

– Katar

Katar merkezli medya kuruluşu Al Jazeera'nin internet sitesi, "Türk istihbarat yetkililerinin Suudi Arabistan Başsavcısı El-Ma’cib’e Kaşıkçı’nın öldürülmesi ile ilgili ses kayıtlarını dinlettiğini" yazdı.

Haber, Türk güvenlik yetkililerine dayandırıldı.

– İran

İran’ın resmi ve yarı resmi ajanslarından IRNA, FHA, Mehr ve Tasnim, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı açıklamasını sosyal medya üzerinden son dakika haberi olarak duyurdu.

Devlet televizyonu ise açıklamayı saat başındaki haber bültenlerinde ve alt yazılarında izleyicilerine servis etti.

Ülkenin yarı resmi ajanslarından Mehr, İstanbul Başsavcılığının açıklamasını vererek, "Kaşıkçı Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğu'nda boğuldu" başlığını kullandı. Tasnim haber ajansı ise İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının açıklamasındaki, "Suudi Arabistan Başsavcısı sorularımıza cevap vermedi. Kaşıkçı boğuldu ve cesedi parçalandı." ifadelerini başlığı çekti.

– Irak Kürt Bölgesel Yönetimi

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'nde (IKBY) yayın yapan Rudaw TV, "Savcılık: Konsolosluğa girer girmez öldürüldü" başlıklı haberinde, Kaşıkçı'nın boğularak öldürülmesiyle ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yazılı açıklamasını haber yaptı.

Başsavcılığın açıklamasındaki, "Kaşıkçı'nın cesedi öldürülmesinin ardından parçalanarak yok edilmiştir." cümlesinin öne çıkarıldığı haberde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve beraberindeki bir heyetin, Kaşıkçı cinayeti çerçevesinde Suudi Arabistan'a davet edildiği kaydedildi.

“ABD ile kriz Orta Doğu'ya bir düzen gelene kadar sürer”

İSTANBUL (AA) – GÜLSÜM İNCEKAYA – Princeton Üniversitesi Tarih Profesörü Şükrü Hanioğlu, Türkiye'nin Soğuk Savaş döneminde Orta Doğu ve Balkanlar'da NATO'nun bir temsilcisi gibi davrandığını belirterek, ''Türkiye, tek kutuplu dünya düzenine geçildikten sonra bölgesel bir güç olarak ortaya çıktı. Nasıl Orta Doğu'dan uzak duracaktı, Bu coğrafyanın bir parçası. 'Bizim bu insanlarla, bu devletlerle farklı ilişkimiz olması lazım' demeye başladı. Daha önce olmayan kanallar açıldı. Bu da bölge halklarının Türkiye'ye bakış açısını olumlu yönde değiştirdi.'' dedi.

Amerikan Princeton Üniversitesi Tarih Profesörü Hanioğlu, AA muhabirine verdiği mülakatta, Osmanlı'dan günümüze dünya tarihinin kırılma noktalarını, Orta Doğu'da bugün yaşanan krizlerin sebeplerini,Türk-Amerikan ilişkilerini, Orta Doğu ve Balkanlar'da değişen Türk algısını, yeni kurulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ni ve genç tarihçilere tavsiyelerini anlattı.

Hanioğlu'na yöneltilen soru ve cevapları şöyle.

Soru: Hocam, yaşadığımız coğrafyada geçmişten günümüze baktığımızda en ciddi kırılma noktaları neler?

Hanioğlu: "Tabii birçok kırılma noktası var. Ama şu anda ne olduğunu anlayabilmek için başvurabileceğimiz en önemli kırılma noktası Birinci Dünya Savaşı. Çünkü Birinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde birkaç yüz yıllık bir düzen var. Bu düzenin sorunları var mı yok mu o başka bir konu. Ama iyi, kötü belli şekilde işleyen, kendini değiştiren, mesela Tanzimat değil mi, sonunda bütün sistemi değiştiren, ilişkileri değiştiren birtakım kırılma noktaları var. Ama sonunda bir devamlılık söz konusu. Yani değişim de var ama devamlılık da söz konusu. 1914’ün getirdiği kırılma noktası, yani 1918’den sonra oluşturulan yeni Orta Doğu’ya bakacak olursanız bu artık bambaşka bir yer. Bunu 1914 öncesine bakarak hiçbir şekilde anlayamıyorsunuz. Bu bambaşka bir düzen ve hatta şu anda geldiği nokta bir düzensizlik. Statüko yokluğu diyebileceğimiz bir şey var bu bölgede. Bunun kırıldığı yer de aslında 1914."

Soru: Milat olarak almamız gereken değişim ve dönüşüm sırası nedir sizce?

Cevap: "Bence tabii 1914. Yani burada tabii sonunda bir imparatorluk vardı. İki şey: 1-Balkan harpleri. Sonunda Osmanlı Devleti’ni büyük çaplı bir devlet olmaktan çıkardı. Balkanlarda bir statüko oluştu. Hemen akabinde gelen Birinci Dünya Savaşı da Orta Doğu’nun yarısı diyebileceğimiz bir büyüklükteki bir bölümünün tek idare altında bulunmasına son verdi ve burada yeni yapılar oluşturdu. Yani günümüzden bakacak olursak iki büyük kırılma noktası bunlar. Ama daha da geriye gidecek olursak, Osmanlı bu bölgeye nasıl geldi, Türkler bu bölgeye nasıl geldi, başka kırılma noktaları da bulursunuz. Ama günümüzden ve epey geriye gidebileceğimiz bir noktaya kadar olan geçmişten baktığınızda ilk kırılma noktası 1914. Yani Balkan Harpleri ve Birinci Dünya Savaşı."

-''Sykes-Picot, Sazanov uzlaşması bölgede yeni devlet oluşturdu''

Soru: Bugün yaşananları daha doğru anlamak adına tarihin hangi dönemine kulak kabartmak gerekiyor?

Hanioğlu: "Bugün yaşananları anlayabilmek için asıl 1916’dan itibaren yani Sykes-Picot, Sazanov uzlaşmasında itibaren Orta Doğu’ya nasıl şekil verildiğine bakmamız gerekiyor. Biliyorsunuz 1916’da Sykes-Picot yani daha doğrusu biri İngiliz biri Fransız uzman, uzman dememiz daha doğru çünkü kendisi Osmanlı İmparatorluğu'nu birkaç kere ziyaret etmiş bir insan, hatta Osmanlı bürokratlarını yetiştirmek için okul planı yapmış olan bir insan. Yani bölgede özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun Asya toprakları üzerinde çok ciddi bilgi sahibi olan bir uzman. Picot da Fransız bir diplomat. Bunların uzlaştığı bir paylaşım planı ortaya çıkıyor. Yani Osmanlı sonrasında ne olacak, bu bölgede hangi devletler kurulacak, Araplara hangi haklar verilecek şeklinde. Sonra buna Ruslar da dahil ediliyor. O zamanın Rus Dışişleri Bakanı Sergey Sazanov da bunu onaylıyor."

Soru: Tarihi kaynaklar Rusların bu anlaşmaya pek sıcak bakmadığını yazıyor. Neden?

Hanioğlu: "Çünkü Ruslar, 1915 İstanbul Anlaşması’nda aslında istediklerini alıyorlar. Rusların asıl derdi Boğazlar. Yani diğer paylaşımlarla o kadar ilgili değiller. Bu onaylanıyor. Fakat tabii 1917'den sonra değişmeye başlıyor bu plan. Yani Rusya Bolşevik ihtilalinden sonra çekilince Rusya’ya verilecek alanlar ne olacak, onun tartışması başlıyor. Sonra 1918'de savaş bittikten sonra İngilizler, Fransızlara fazla verdiklerini düşünüyorlar ama savaş koşullarında mecburduk diyorlar ve Clemenceau ile buluştuğunda Paris Kongresi öncesinde L.George diyor ki 'Biz size fazla verdik. İki şeyi geri alacağız. Bir tanesi Musul, diğeri de Filistin. Bunlar bizim yönetimimizde olacak.'

Tabii Fransızlar fazla da hoşlanmadan kabul etmek zorunda kalıyorlar. Çünkü onların da sorunu Musul’un geleceğinden ziyade 'Bizi Almanlara karşı koruyacak bir barış yapılabilir mi?' Onların asıl derdi o. Yani 1916’dan itibaren başlayan süreç 1918'de İngilizler ile Fransızlar’ın ama büyük ölçüde İngilizler’in istedikleri gibi Orta Doğu’yu oluşturdukları bir yapıya dönüştü. Ama bu süreç içinde Londra ve Paris’te yeni sınırlar, yeni devletler, bunların dünyadaki yeri tartışılırken bölge koşulları çok az dikkate alındı.

Mesela bakın Irak’ta ne yapıldı? Irak’ta üç eski Osmanlı vilayeti Bağdat, Basra, Musul birleştirildi. Bunların demografileri değişik, tarihleri değişik, hiçbir zaman bir arada yönetilmemişler. Bunları bir araya getiriyorsunuz sonra da diyorsunuz ki 'Biz Şerif Hüseyin'e bir sürü söz vermiştik, bizim adımıza Osmanlı’ya karşı isyan başlattı. Şimdi o sözleri yerine getiremiyoruz. O zaman ne yapalım, onun oğluna bari Irak Krallığı’nı verelim. Adam çünkü Suriye’de Kral olup işi götüremediği için, Fransızlar itiraz ettiği için artık olmaz. Onu da onun başına getirelim'

Böyle bir yapı oluşturuldu ve başına Hicaz'dan, Arap olmayan, bölge dışından bir lider getirildi. Ondan sonra da bu yapının kalıcı olması istendi. Bu çok gerçekçi değildi. Aynı durum Lübnan için söz de konusu. Lübnan’da özerk olan bölge, mezhep dağılımına göre idaresi belirlenmiş Cebel-i Lübnan denilen bölge çok ufak bir alandı. Savaştan sonra Fransızlar dediler ki 'Biz bu alanı genişleteceğiz. Osmanlı Beyrut vilayetinin çok büyük bir kısmını buna katacağız ve bir Grand Lübnan oluşturacağız ve bunu aynı yöntemle yöneteceğiz.' Tabii bu büyük sorunlara yol açan bir işti. Yani Beyrut vilayetinin zaten bir bölümü Filistin’e eklendi, günümüzde İsrail’in parçası haline geldi. Yani bu kadar çok şunu alalım buna verelim, üç vilayeti birleştirelim, başına şunu kral yapalım gibi tamamen dışarıdan bu işleri yapmaya çalıştığınız zaman işler kolay yürümüyor."

-''İngiltere’nin aşırı baskısı yapay yapıları ortaya çıkardı''

Soru: Bugünle bir karşılaştırma yapacak olursak 1918’de dünya tarihinde hiç olmayan neydi?

Hanioğlu: "Savaş galipleri' diyoruz ama savaş galipleri içerisinde de ciddi bir hiyerarşi var. Yani İngiltere’nin bu düzenin belirlenmesindeki rolü yüzde 98 ise bütün diğer kalanların yüzde 2 falan. Amerika zaten bir süre sonra vazgeçip izolasyona çekiliyor. İlk defa bir ülke böyle bir bölgeyi düzenleme durumuna sahip oldu. Yani daha evvel böyle bir şey mümkün değildi. Büyük devletler dengesi buna izin vermezdi.

Günümüzde durum çok farklı. Günümüzdeki sorun, belki İngiltere’nin aşırı baskısı bir anlamda bölge için anlamsız diyebileceğimiz yapay yapıları ortaya çıkardı. Diğer taraftan da bir statükonun oluşturulup dayatılmasını sağladı. Bu kadar güçlü olmayan bir yapı, bu kadar yapay diyebileceğimiz bir yapıyı insanlara 'Alın bakalım ev ödeviniz bu, herkes buna çalışacak ve uyacak' dedi. Türkiye dışında bu uygulandı."

Soru: Peki Türkiye'nin bu yeni yapılanmaya tepkisi ne oldu?

Hanioğlu: "Türkiye, 'Biz bu plana uymuyoruz' dedi ve İstiklal Harbi oldu. Bu plan Türkiye dışındaki ülkelerde iyi uygulamaya sokuldu. Şimdi böyle bir durum söz konusu değil. Günümüzde hiçbir gücün 'Arkadaş bundan sonra Orta Doğu böyle olacak. Önünüze koyuyorum bunu, yemek olarak yiyeceksiniz' deme durumu söz konusu değil. Günümüzde bütün küresel aktörler işin içinde. Çin, ABD işin içinde. Türkiye, İran… 1918’de kimsenin bölgesel güç olarak ağzını açacak hali yoktu. Şimdi ise İran var, Körfez ülkeleri var. Yerel birtakım unsurlar sesini duyurup, itiraz ediyorlar. Yani günümüzdeki çok daha kompleks bir mücadele aslında ve maalesef bu karmaşıklığından dolayı da neticelenmesi daha uzun sürecek. Tabii en azından herkesin sesi çok duyulduğu için belki daha kalıcı bir statüko oluşacak."

-''Türkiye'deki yeni sistem yanlışları görülerek, düzeltilerek oturtacak''

Soru: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçerek, devlet yönetiminde yeni bir sayfa açan Türkiye’yi tarihi tecrübelerden yola çıkarak nasıl bir gelecek bekliyor?

Hanioğlu: "Biliyorsunuz biz tarihçiler genellikle geçmişle ilgili konuşuruz. Geçmişe dayanarak bence bu alanda kıyaslama yapmak anlamlı değil. Çünkü başkanlık sistemi, birçok ülkede uygulanıyor, ABD’de uygulanıyor. Ama bu sistem sonunda yasama ve yürütme arasında bir denge yaratan ve demokrasinin olmasına dayalı bir sistem. Bizim geçmişimizde, 2. Meşrutiyet sonrasında, bu dengenin sağlanmaya çalışıldığı dönemler oldu. Parlamenter rejim içerisinde de bu yapılmaya çalışıldı ama bugün anladığımız modern anlamda bir yasama-yürütme dengesi yok. Yani Türkiye biraz bilinmeyen sularda. Bu sistem yavaş yavaş yanlışları görülerek, düzeltilerek oturtulmaya çalışılacak. Çok başındayız işin, henüz çok kısa bir süreden bahsediyoruz. Bunun oturması herhalde bir süre alacaktır ama geçmiş bize bu açıdan ışık tutmaz."

Soru: Osmanlı ile Türkiye’nin ayrıldığı ve sürekliliğini koruyan pozisyonları nelerdir?

Hanioğlu: "Sistem konusunda bence hiçbir benzerlik yok. Yani sistem konusunda 1876 Kanun-i Esasi’nin ilanına kadar biz anayasal bir monarşi değildik. Sultan doğrudan iradeyle yani hatt-ı hümayun ile yasama ve yürütmeyi de yerine getiriyordu. Yürütmeyi sadrazamla paylaşıyordu. Bunun dışında bizde böyle bir denge yoktu. 1877’de ortaya çıkan meclis danışma meclisidir. Yani düşünün ki kanun teklif edemeyen, sadece Babiali'nin kendisine gönderdiği kanun tekliflerini müzakere eden bir meclistir. Zaten ömrü bir yıl sürmüştür. Şubat 1878’de kapatılmıştır. Yani bizde ciddi anlamda bir yasama-yürütme ilişkisinin ortaya çıkışı 1908 sonrasındadır ve o da parlamenter sistem içerisinde olmuştur. Geriye bakarak şu 1908’de şöyle olmuştur demek çok anlamlı değil."

-''Balkanlarda, Orta Doğu'da Osmanlı imajı yenileniyor''

Soru: Balkanlardan Afrika’ya Orta Doğu’dan Asya’ya uzanan bir coğrafyada halklar nezdinde Türkiye karşı oluşan bir sempati oluştuğunu görüyoruz. Bu sempatinin nedeni sizce ne? Türkiye’nin bu ülkelere karşı soft power politikasının etkisi var mı?

Hanioğlu: "Şu anda yurt dışından bakarak size söyleyeyim. Ben işim icabı Osmanlı tarihiyle uğraştığım için Osmanlı coğrafyasına da gidiyorum. Kahire’de uzun süre kaldım. Osmanlı coğrafyasının diğer yerlerinde uzun süre bulundum. Şunu unutmayalım Osmanlı geçmişini sahiplenip kendi parlak geçmişim olarak görüyorum. Ancak Osmanlı coğrafyasının pek çok farklı yerinde özellikle ders kitapları milliyetçi tarih yazımı aracılığıyla Osmanlı tarihi çok kötü biçimde anlatılıyor. Dolayısıyla Osmanlı’nın ve haliyle Türkiye’nin çok kötü bir imajı oluyordu bu bölgede. Yani ''Bu adamlar bizi sömürge haline getirdiler, bunlar yüzünden gelişemedik, bizim kaynaklarımızı bunlar sömürge gibi kullandılar'' vs. Bunların çoğu doğru değil ama eninde sonunda insanlarda aldıkları eğitim çerçevesinde, kendilerine aşılanan değerler çerçevesinde böyle bir imaj oluşmuş durumdaydı. Biz tabii buradan bakarak tüm bu eski Osmanlı coğrafyası bizi çok seviyor diye düşünmeyelim. Yaratılan bu kötü Osmanlı imajı çok etkili oldu çok uzun süre.

Şimdi bu yavaş yavaş değişiyor. Mesela bakın şu anda Osmanlı’ya en olumlu bakan yerlerden birisi Macaristan. Çünkü Osmanlı ile bağını koparalı çok olmuş. Diğer yerlerle aralarına bir yüz yıl girmiş durumda. Artık daha soğukkanlı bakabiliyorlar. Yani Türkiye’de de bu böyle. Türkiye’de de çok uzun süre anlamlı olmayan bir Arap ihaneti söylemi vardı. Tamam Şerif Hüseyin isyan etti. Ufak bir grup onu takip etti. Ama yani 1918’de Kafkasya’da kutladık. Azerbaycan’a giden ilerleyen Osmanlı taburlarına bakın bunların çoğu Irak taburları, Arap taburları. Yani isyan eden Araplardan kat kat fazla Arap da bu savaşta, savaştı. Sadece Şerif Hüseyin’e bakarak Araplar bize ihanet etti diye 400 yıllık bir ilişkiyi böyle yorumlamak, bu bizde de yapılıyor. Nasıl Arap dünyasında, Bulgaristan’da Yunanistan’da 'Osmanlı feciydi, Türkler şöyle yaptı böyle yaptı' yaklaşımı varsa bizde de bu olabiliyor."

-"Orta Doğu dediğiniz yer de Türkiye’nin bir parçası''

Soru: Bu olumsuz algının nedenleri neydi ve bu algı değişiyor mu sizce?

Hanioğlu: "Evet tüm bunlar değişiyor. Yani Türkler artık biz bu insanlarla kader birliği yaptık, bizim parlamentomuzda oradan gelen insanlar vardı, beraber tartışılıyordu, sorunlara çare bulunmaya çalışılıyordu, bu insanlarda Osmanlı vatandaşlığının bir etkisi vardı. Bunlar artık yavaş yavaş oralarda da biraz görülmeye başladı. Tabii Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde, Sovyetler yıkılana kadar uyguladığı politika bir anlamda Türkiye’nin elini kolunu bağlıyordu.

Türkiye bölgesel bir güç haline gelemiyordu. Bir anlamda NATO’nun bölgedeki temsilcisi durumundaydı. Tabii dünya değişince, iki kutuplu dünyadan tek kutuplu bir dünyaya geçilince Türkiye daha fazla bölgesel güç olarak kendisini göstermeye başladı. Coğrafyasına yönelik anlamsız algı ve yaklaşımları sorgulamaya başladı. Orta Doğu dediğiniz yer de Türkiye’nin bir parçası. Türkiye nasıl Orta Doğu’dan uzak duracak. Nihayetinde bir komşusu İsviçre, diğer komşusu Fransa değil. Türkiye de bu coğrafyanın bir temsilcisi. Dolayısıyla 'biz bu coğrafyadayız. Bizim bu insanlarla, bu devletlerle farklı ilişkimiz olması lazım' demeye başladı. Daha önce olmayan kanallar açıldı. TRT World Forum bile bunlardan biri. Bunların yarattığı bir algı değişimi var bu coğrafyada."

-''Orta Doğu’ya bir düzen gelene kadar Türk-Amerikan krizi devam eder''

Soru: ABD ve Türkiye ittifakının tarihi backgroundu göz önünde bulundurarak zaman zaman kopma noktasına gelen Türk- Amerikan ilişkileri nasıl bir sürece evrilecek bir ön görünüz var mı?

Hanioğlu: "Türk-Amerikan ilişkileri bu şekilde, bu gerginliklerle, bir kriz, arkasından bir başka kriz, sonunda kopmadan ama kriz yönetimi şeklinde devam edecek. Nedeni de şu: Orta Doğu’da yeni bir düzen oluşuyor. Bu düzenle alakalı Amerika'nın bir tasavvuru var. Türkiye’nin bir tasavvuru var. Bunların uyuşması imkansız gibi. Bir tarafın kara gücü olarak gördüğü bir yapıyı diğer taraf ortadan kaldırılacak bir terörist olarak görüyor. Makas bu kadar açılınca bu iki tasavvuru bir türlü birleştiremiyorsunuz. Türkiye ile Amerika arasında krizlerden dolayı sorun olmuyor. Şu anda mesela gündemde olan tutuklu Pasteur var. Orta Doğu’nun geleceğine ilişkin anlaşmazlık olduğu için bu ilişki sürekli kriz üretiyor. Maalesef bence Orta Doğu’ya bir düzen gelene kadar ya da iki devletin tasavvurları birbirine yaklaşana kadar bu kriz devam edecek."

Soru: Hocam doktora tezinizi piyasada bulamıyoruz. Yeni baskısını ne zaman düşünüyorsunuz?

Hanioğlu: "Doktora tezim konusunda 81’de basılan bir kitaptı. Yazıldığı dönemde önemli bir kitaptı. Ama çok şey değişti tabii. Şimdi ben 81’de yazılan bir kitabı okuyucuya aynı şekliyle sunmayı hoş görmüyorum. Düşüncelerim de değişti. Okuyucu aynı kitabı tekrar basıyor der. Amacım daha kısa o konuyu düzelterek daha farklı konulara temas eden bir kitap haline getirmek."

Soru: Tarihçi kimliğinizi dikkate alarak hangi dönemde yaşamak isterdiniz? Neden?

Hanioğlu: "Güzel bir soru. Ben Avrupalıların 'Güzel çağ' dedikleri 1871-1914 öncesi dünyada yaşamak isterdim. 1914 öncesi daha rahat bir dünya. Bir takım dengeler bir birtakım sorunlar var. Bugün açısından bizim kabul edemeyeceğimiz kadınların oy hakkının olmaması falan gibi. Ama yani keşke bunların da olduğu ama o dengenin o çatışmamazlığın olduğu bir dönemde yaşasaydık derim."

-''Tarihe büyük konteksten bakalım''

Soru: Tarihçelere söyleyecek bir şeyiniz var mı?

Hanioğlu: "Tarihçi dediğiniz insanların sorduğu sorular aslında hep bugünden soruluyor. 'Niye tarihte birtakım şeylere bakıyorlar da diğerlerine bakmıyorlar?' Çünkü günümüzün koşulları bizi bu soruları sormaya yöneltiyor, bu soruları iyi sormak lazım. Benim özellikle Türkiye’deki tarihçilere iki tavsiyem olacak. Biri, bağlamı anlamak gerekiyor. Biz kendi tarihimize çok ben merkezli bakıyoruz. O nedenle daha büyük bir çerçevede göremiyoruz. 'Global tarih içinde ya da bölge tarihi içinde bunun yeri neydi?' bunu göremiyoruz.

İkinci olarak, 'bütün dünya bizim etrafımızda dönüyordu' bakışımız var. Mesela hep zannediyoruz ki Birinci Dünya Savaşı hep bizi yok etmek için yapıldı. Halbuki öyle değil. Neden bizi yok etmek için çıksın? Ama tabii biz ona katılınca da Osmanlı’nın paylaşımı çok önemli gündem maddelerinden biri haline geldi. Yani birincisi büyük konteksten bakalım, ikincisi çok kendimiz merkezli bakmayalım mümkün mertebe.

Bizim öğrencilere hep söylediğimiz bir şey var: Tarih değil tarihler var. Yani tarihi çok farklı şekillerde inşa etmek mümkün. Mesela Abdülhamid dönemi Türkiye’de erken cumhuriyet döneminde farklı şekilde inşa ediliyordu, şimdi farklı inşa ediliyor. Yani tarihin nasıl yorumlanacağı onun kimler tarafından inşa edildiğine bağlı. Farklı insanlar farklı tarihler inşa edecekler. Büyük çapta da ne diyeceğini belirleyen biraz iktidar. İktidarda kim olacaksa biraz ona göre yorumlayacaklar. Türkiye için de dünya için de büyük bir değişim dönemi. Gerçekten yeni bir dünya düzeni oluşuyor. Türkiye de buna paralel olarak kendi içinde büyük bir değişim yaşıyor."

-''Sadakat-liyakat tartışması Osmanlı'da da vardı''

Soru: Hocam Alev Alatlı ile yaptığımız bir söyleşide ‘liyakat’ dedi siz de bize yarına dair kalıcı neler söylersiniz?

Hanioğlu: "Liyakata önem vermeyen bir toplum mutlaka çöküyor. Siyasal sistem açısından da bu böyle. Sadakat-liyakat tartışması Osmanlı’da da olan bir tartışma. Burada liyakatı mutlaka ön planda tutmamız lazım. Liyakatı ön planda tutup Türkiye’nin, mesela şu anda büyük bir değişim yaşanıyor ama bu yeni yapılanmaya gidilirken mutlaka liyakatın birinci sırada olması lazım. Bunu kaybedersek sonunda değişim anlamlı bir yere varmaz. Sonunda şunu görmemiz lazım liyakat sahibinin bir görevde olması, liyakati az olan birisinin orada olmasından çok daha iyi bir şey."

Soru: Bir tarihçi olarak yarına dair söyleyeceğiniz bir şey var mı?

Hanioğlu: "Bir tarihçi olarak yarını göremiyorum. Yarının tarihçilerinin bu günü nasıl yorumlayacaklarını bekleyip göreceğiz. Ama dünya çok zor bir süreçten geçiyor. Biz hep sanıyorduk ki çatışmaların asgariye indiği daha rahat bir dünyada yaşayacağız. Öyle olmadı. Çok zor bir döneme girdik ve bu trend artarak devam ediyor. 2000’li yıllarda iyi gideceğiz diyorduk olmadı, 2010’lu yıllar için diyorduk olmadı. Zor günler olacak bütün dünya için. Çünkü zor bir dönem oluyor."

Soru: Soyadınızın bir hikayesi var mı hocam?

Hanioğlu: Ailem Antakyalı ve çok büyük bir aile. Ailemizin büyük üyelerinden o dönemin birçok alanına katkı sağlayan yazı yazan insanlar da var. Ama onun dışında soy ismimin hanlıkla bir alakası var mı yok mu bilmiyorum."

Eski ABD Savunma Bakanı Hagel'dan İran itirafı

WASHINGTON (AA) – ABD'nin eski Savunma Bakanı Chuck Hagel, Donald Trump yönetiminin Suriye politikasına ilişkin, "Suriyelileri, Rusları veya İranlıları herhangi bir şeyle tehdit edeceğinizi söylemek tam bir ahmaklık. Onların elinde bizden çok daha fazla kart var." ifadesini kullandı.

Hagel, Amerikan DefenseOne gazetesine yaptığı açıklamada, ABD yönetiminin son zamanlarda İran'ın Suriye'deki askeri varlığını bitirmeye yönelik çıkışlarını eleştirdi.

ABD'nin Suriye'nin yarısını bile kontrol etmediğini kaydeden Hagel, "Kuzeydoğu köşesinde 2 bin askeriniz var. 2 bin Amerikan askeri ile İranlıları Suriye'den çıkaramazsınız. Suriyelileri, Rusları veya İranlıları herhangi bir şeyle tehdit edeceğinizi söylemek tam bir ahmaklık. Onların elinde bizden çok daha fazla kart var." değerlendirmesinde bulundu.

– Bolton'a bol şans diledi

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'un, İran’ın Suriye’deki askeri varlığını sürdürdüğü sürece ABD’nin bölgeden ayrılmayacağına ilişkin ifadelerine de değinen Hagel, şunları kaydetti:

"İranlılar orada yaşıyor. ABD Ortadoğu'da değil. Bunun jeopolitik gerçekliğini yok edecek bir şey yapacaksanız, bol şanslar Sayın Bolton. Bundan başka yolu yok. Bu ülkelerin ortak menfaatlerine dayalı bir çözüm bulacaksınız."

ABD'nin İran, Rusya ve bölgedeki diğer güçlü aktörler olmadan Suriye'de istikrar sağlayamayacağını belirten Hagel, “İran'a karşı ağırlığınızı nasıl koyacaksınız? Bazı ülkelerden Patriotları çekerek ve bu alanlar hiç dikkat etmeyip sadece 'size yaptırım uygulayacağız' tarzı zorbalık yaparak mı?" ifadelerini kullandı.

Çin yapımı SİHA'lar Ortadoğu'daki çatışma bölgelerinde

DUBAİ (AA) – Çin yapımı silahlı insansız hava araçlarının (SİHA) Ortadoğu'daki çatışma bölgelerinde kullanılmaya başlandığı bildirildi.

ABD'nin Bard Üniversitesine bağlı İHA Çalışma Merkezine göre, ABD'nin Yemen, Irak ve Afganistan'da teröre karşı savaşta kullandığı SİHA'ların sivil kayıplara yol açtığı endişeleri nedeniyle Amerikan şirketlerine getirilen satış kısıtlamaları, bölge ülkelerinin Çin şirketlerinin ürettiği SİHA'lara olan talebini arttırdı.

Bu yılın başında Suudi Arabistan üzerinden geçen bir gözlem uydusu, Yemen'e yönelik hava saldırılarında kullanılan bir askeri havaalanında Amerikan yapımı istihbarat İHA'larının yanında Çin yapımı SİHA'larla yan yana görüntüledi.

Yemen'de nisan ayında, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçlerinin kuşatması altındaki liman kenti Hüdeyde'de Husi isyancı lideri Salih El-Samad'ı Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) güçlerinin kontrolündeki Çin yapımı bir SİHA'nın düzenlediği saldırıda öldürüldü.

Uydunun tespit ettiği görüntüler ve El-Samad'in öldürüldüğü saldırı, Çin yapımı SİHA'ların Yemen'de kullanıldığına dair ilk bulgular olarak kayda geçti.

ABD ilk SİHA saldırısını, 2002 yılında Yemen'de bölgedeki El Kaide unsurlarına karşı düzenlemişti. Yemen, o zamandan bu yana ABD SİHA'ları için adeta bir deneme sahasına dönüşmüş durumda. 2015 yılından bu yana süren iç savaşa müdahil olan bölge güçlerinin de SİHA'ları kullandığı anlaşılıyor. Suudi Arabistan ve BAE, söz konusu harp araçlarına en fazla para harcayan ülkeler arasında geliyor.

Son dönemde ABD'nin SİHA satışına kısıtlamalar getirmesi Ortadoğu ülkelerinin Çin yapımı SİHA'lara talebini arttırmış görünüyor. Suudi Arabistan, BAE, Irak, Mısır ve Pakistan'ın Çin yapımı SİHA'lar satın aldığına dair kanıtlar var.

İHA Çalışma Merkezi verilerine göre, Eski Irak Savunma Bakanı Halit El-Übeydi'nin 2015 yılında Kut şehrinde ziyaret ettiği bir askeri üste Çin yapımı CH-4 tipi bir İHA hakkında bilgi aldığı bir fotoğraf bulunuyor.

Uydu fotoğrafları Ürdün'ün Zarka Havaalanında, Pakistan'da bir askeri havaalanında ve Mısır'ın Sina Yarımadası'nda ve Libya sınır yakınındaki hava üslerinde bulunduğunu kanıtlıyor.

Jane Defense savunma dergisinin ocak ayında yayımladığı haberde, BAE'nin güneyinde, çöldeki gizli bir üste Çin yapımı füze taşıyabilen Wing Loong 2 model SİHA'lardan 3 adet bulunduğunu bildirdi.

Suudi Arabistan'ın güneyindeki, Yemen sınırı yakınındaki Jizan Bölgesel Havaalanında 2 adet Çin yapımı CH-4 model SİHA olduğu tespit edildi.

Ortadoğu dışında Afrika'da Nijerya'nın Boko Haram'a yönelik operasyonlarında Çin yapımı SİHA'lar kullandığı iddia ediliyor.

– Çin'in SİHA'sı "gökkuşağı"

Çin'in en çok sattığı SİHA modelinin Çince "gökkuşağı" anlamına gelen Cai-Hong sınıfı muharebe araçları oluşturuyor. Çin Uzay Havacılık Bilim ve Teknoloji Şirketi (CASC) tarafından üretilen CH-4 ve CH-5 modeli araçlar, ABD'nin General Atomics firmasının ürettiği Predetor ve Reaper'ların muadili niteliğinde. Uzmanlar, teknolojisi Amerikan modelleri kadar iyi olmasa da fiyatını yaklaşık yarı yarıya daha az olmasının söz konusu modelleri çekici kıldığını belirtiyor.

CASC, 2014 yılından bu yana aralarında Suudi Arabistan ve Irak'ın olduğu ülkelere 30'dan fazla CH-4 sattığını, bu satışlardan 700 milyon dolardan fazla gelir elde edildiğini açıkladı. Şirket halen 10 ülkeyle CH-4 satışı için müzakere halinde olduklarını ekledi.

İsveç'teki Stockholm Barış Enstitüsü verilerine göre, Çin'in silah ihracatı 2013-2017 arasında, önceki 4 yıla göre yüzde 38 arttı.