İstanbul'un otobüsleri her gün köşe bucak temizleniyor

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – Dünyanın en önemli metropolleri arasında yer alan İstanbul'da ulaşımın can damarını oluşturan otobüsler, her yeni güne başlamadan önce köşe bucak temizlenerek vatandaşın hizmetine sunuluyor.

Günün ilk ışıklarıyla işe, okula yetişme telaşının da başladığı İstanbul'da, otobüsler, toplu ulaşım hizmetinin en önemli ağlarından birini oluşturuyor. İETT bünyesinde hizmet veren 600'ü metrobüs, yaklaşık 3 bin araçta 5 bin şoför dönüşümlü olarak görev yapıyor.

Seferlerini tamamlayarak garajlarına getirilen otobüslerde, temizlik ilk olarak dış yüzeyde başlıyor. Daha sonra insan sağlığına zarar vermeyen ve Sağlık Bakanlığı'nca onaylanmış ürünlerle otobüsün içindeki tüm metal-plastik yüzeylerin ve zeminin temizliği gerçekleştiriliyor. Günlük temizlik, araç içerisinde elle tutulan kısımların ilaçlanmasının ardından tamamlanıyor.

Rutin işlemlerin haricinde otobüslerde, en az ayda bir detaylı temizlik ve ilaçlama gerçekleştirililiyor, 3 ayda bir de bakteri ve haşerelere yönelik ilaçlama yapılıyor.

Özellikle mevsim geçişlerinde bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önleme çalışmalarına katkı sağlamak amacıyla haftada bir kez de bakteri ve virüslere karşı dezenfektasyon işlemi gerçekleştiriliyor.

Temizlik işlemlerinin tamamlanmasının ardından ertesi günkü seferlerine hazır hale getirilen otobüsler, vatandaşın hizmetine sunuluyor.

– "Koruyucu sağlık hizmetlerine katkıda bulunmaya çalışıyoruz"

Konuya ilişkin AA muhabirinin sorularını yanıtlayan İETT Anadolu Garaj Müdürlüğü Şefi Vahdet Melikoğlu, İstanbul genelinde yaklaşık 3 bin, Anadolu Yakası'nda da bin 200 araçla vatandaşlara hizmet verildiğini söyledi.

Melikoğlu, günlük yaklaşık 3 milyon kişinin kullandığı otobüslerin her gün temizlik ve ilaçlama işlemlerine tabii tutulduğunu anlatarak, sürece ilişkin bilgi verdi.

İETT'nin araçlarındaki temizliğin 3 şekilde gerçekleştirildiğini aktaran Melikoğlu, şunları kaydetti:

"Bunlardan birincisi günlük, rutin temizlik dediğimiz, otobüsün iç ve dış yüzeyinin temizlenmesi, en sık kullanılan ve elle tutulan kısımların ilaçlanması üzerine gerçekleştiriliyor. İkincisi de aylık detaylı temizlik dediğimiz çalışma. Bu çalışmada, rutin temizliğe ek olarak havalandırma kanalları, kapakları hava yoluyla bulaşan hastalıklara karşı ilaçlanıyor. Bu işlemde şoför mahalli, koltuk altları, kalorifer petekleri gibi alanlar temizlenip, ilaçlanıyor. Üçüncü olarak da üç ayda bir bakteri ve haşere ilaçlaması yapıyoruz. Bunlara ek olarak da toplum sağlığı açısından araçlarımız, geçiş mevsimlerinde grip ve nezle gibi hastalıkların yayılmasını engellemek adına haftada bir kez bakteri ve virüslere karşı dezenfektasyon işlemine tabii tutuluyor. Mümkün olduğunca araçlarımız vasıtasıyla bu hastalıkların yayılmasını engelleyerek, koruyucu sağlık hizmetlerine katkıda bulunmaya çalışıyoruz."

– "En çok çekirdek kabukları ve sakızdan şikayetçiyiz"

Vahdet Melikoğlu, otobüslerin temizlenmesinde görev yapan personelin İETT'nin Enerji ve Çevre Müdürlüğü ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü'nün eğitimlerinden geçirildikten sonra göreve başlatıldığını anlattı.

Senede en az iki kere olmak üzere akredite kuruluşlara otobüsten numune alınarak küf, maya, mantar, bakteri ölçümü için gönderim yapıldığını ifade eden Melikoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Özellikle şüpheli bir durum tespit edildiyse, mesela genel bir salgın ya da geçiş mevsimlerinde olası riskler gibi durumlarda da hemen numune alınarak işlem yapılıyor. Personel temizlik sırasında en çok çekirdek kabuklarından ve yere sakız atılmasından şikayet ediyor. Bunlara ek olarak biz otobüsün iç yüzeyine yazı yazılmasından çok rahatsız oluyoruz. Bu hem araca zarar veriyor hem de görüntü kirliliğine sebep oluyor. Biz burada değerli İstanbul halkından kendi araçlarına, kendileri adına sahip çıkmaları, özen göstermeleri ve temiz tutmaları ricasında bulunuyoruz. Halkımız gönül rahatlığıyla otobüslerimizi kullanabilir. Ölçümlerimiz Dünya Sağlık Örgütü'nün belirlediği sınır değerlerinin 100 kat altında çıkıyor ki biz bunu özellikle en çok kullanılan araçlarımızdan numune alarak yapıyoruz. Halkımız gönül rahatlığıyla araçlarımıza binip yolculuk hizmeti almaya devam edebilir."

Antibiyotik direnci nedeniyle enfeksiyonlar tehdit olmayı sürdürecek

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Seçil Günher Arıca, günümüzde giderek artan antibiyotik direncine bağlı olarak yeniden önem kazanan enfeksiyon hastalıklarının, gelecek 20 yıl içinde halk sağlığını olumsuz etkilemeye devam edeceğinin tahmin edildiğini bildirdi.

Halk Sağlığı Haftası kapsamında, AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Arıca, enfeksiyon hastalıklarının, insanlık için her zaman sorun oluşturduğunu ve oluşturmaya devam edeceğini ifade etti.

Prof. Dr. Arıca, "Günümüzde giderek artan antibiyotik direncine bağlı olarak, yeniden önem kazanan enfeksiyon hastalıklarının, gelecek 20 yıl içinde halk sağlığını olumsuz etkilemeye devam edeceği tahmin ediliyor.
Mevsimsel iklim koşulları, biyolojik ve ekolojik şartlar, vücudun yaşı ve bağışıklık durumu enfeksiyonların görülme sıklığını etkileyebilmektedir." değerlendirmesinde bulundu.

Günümüzde görülme sıklığı artan ya da azalan hastalıklara ilişkin bilgi veren Arıca, antibiyotiklerin bulunması ve diğer etkenlerle birlikte bakteriyel hastalıklarda bir azalma olduğunu ancak cinsel yolla bulaşan sorunlarda artış görüldüğünü anlattı.

– "Halk sağlığını korumanın yolu kişisel hijyenden geçiyor"

Arıca, özellikle hava yoluyla bulaşan grip, nezle gibi hastalıklarda hijyenin önemine değinerek, özellikle el temizliğine, sıvı sabun ve kağıt havlu kullanımına özen gösterilmesi gerektiğini söyledi.

Prof. Dr. Arıca, "El yıkama, enfeksiyon hastalıklarıyla mücadelede en önemli konular arasında yer alıyor. El yıkama alışkanlığının artırılması ve buna özen gösterilmesi çok önemli. Kısaca, halk sağlığını korumanın yolu, kişisel hijyene dikkat etmekten geçiyor." diye konuştu.

Enfeksiyon hastalıklarından korunmada aşının önemine anlatarak, aşı reddinin sadece bireyleri değil, toplum sağlığını tehdit ettiğini vurgulayan Arıca, gereksiz yere, viral kökenli enfeksiyonlarda antibiyotik kullanımı nedeniyle gelişen antibiyotik direncinin de önemli bir halk sağlığı sorunu olarak karşılarına çıktığını söyledi.

Prof. Dr. Seçil Günher Arıca, aşılama ve antibiyotik direncine yönelik vatandaşların bilinçli olması gerektiğini belirterek, "Halkın aşı ve antibiyotik direncine yönelik daha fazla bilinçlendirilmesi gerekiyor. Özellikle vatandaşların gereksiz antibiyotik kullanmaması ve Sağlık Bakanlığı'nca uygulanan aşı programına uyması, özellikle gelecek nesillerin sağlığını koruma noktasında büyük bir önem taşıyor." değerlendirmesinde bulundu.

– Toplumların sağlığını en çok bu enfeksiyon hastalıkları etkiliyor

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Seçil Günher Arıca, dünyada ve Türkiye'de toplum sağlığını en çok etkileyen bulaşıcı hastalıklara ilişkin ise şu bilgileri verdi:

"Tüberküloz (Verem): Tüberküloz, insandan insana hava yoluyla bulaşan, öncelikle akciğerlerde olmak üzere tüm organlarda görülebilen bulaşıcı bir hastalıktır.
Son verilere göre, dünyada, 140 bini çocuk olmak üzere 1,5 milyon kişi hastalık nedeniyle öldü. Erken tanı, doğru ilaç ve düzenli tedaviyle tamamen iyileşebilen verem hastalığı, dünya genelinde en çok öldüren ilk 10 hastalık arasında yer almaktadır.
Ülkemizdeki son verilere göre yeni tanı konulan hasta sayısı 13 bin civarında ve olgu hızı yüz bin nüfusta 18'dir. Yaklaşık 13 yıl önce yani 2005'teki olgu hızı yüz bin nüfusta 26'dır ve bu veriler ülkemizde hasta sayısının giderek azaldığını göstermektedir.

Şarbon: Şarbon bakteriyel bir hastalıktır. Türkiye'de özellikle geleneksel hayvancılığın yapıldığı alanlarda bilinen bir durumdur. Daha çok ot yiyen hayvanlardan insanlara temas yolu ile geçen ve kimi zaman ölümle sonuçlanabilen bir hastalıktır. Dünya genelinde henüz ortadan kalkmasa da şarbon vakaları hızla azalmaktadır.

Hepatit B: Hepatit B, halk arasında sarılık olarak bilinir. Hepatit B virüsü karaciğer iltihaplanmasına yol açarak sarılık meydana getirmektedir.
Hastalık Türkiye'de değişik bölgelerde, değişik sıklıkta görülmektedir. Ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde enfeksiyon sıklığı yaklaşık yüzde 10, batı bölgelerinde ise yüzde 5 civarındadır. Ülkemizdeki ortalama sıklığı da yüzde 7-8'dir. Türkiye'de yaklaşık 3,5 milyon Hepatit B hastası vardır. Dünyada ise bu sayı yaklaşık 350-400 milyondur.
Hepatit B geçiren erişkin yaş grubu hastaların yüzde 90'ı kendiliğinden iyileşebilir. Ancak Hepatit B ile enfekte olan bebeklerin yüzde 90'ı, çocukların yüzde 30-60'ı ve erişkinlerin yüzde 5'i Hepatit B enfeksiyonunu yenemez ve kronik olarak devam eder. Ülkemizde siroz ve karaciğer kanserinin en sık nedeni Hepatit B virüsüdür.

Hepatit C: Hepatit C, karaciğer yetmezliğine bağlı ölüme yol açabilen ve ciddi bulaşma riski olan hastalıklardan biridir. Tüm dünyada 170-200 milyon kişinin mücadele ettiği önemli bir sağlık sorunudur. Türkiye'de ise yaklaşık her 100 kişiden biri yani yaklaşık 800 bin kişinin Hepatit C hastası olduğu tahmin ediliyor. Hepatit C, tedavi edilmediği takdirde siroz ve karaciğer kanserine neden olabiliyor. Ancak erken tanı konulup, zamanında tedavi edildiğinde siroz riski ortadan kaldırılabiliyor.

Türkiye, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, Hepatit B Virüsü enfeksiyonu açısından orta endemisite bölgesinde yer alırken, Hepatit C Virüsü açısından düşük endemisite bölgesindedir.

AIDS: Yüzyılın en korkutucu hastalıklarından olan AIDS, uzun yıllar süren tıbbi çalışmalar sonucunda önemli oranda geriletilse de tamamen yok edilebilmiş değil. Türkiye'de ise son yıllarda HIV taşıyıcılarının sayısında önemli artış yaşanıyor.
Birleşmiş Milletler'in AIDS ile mücadele kuruluşu UNAIDS'in 2015 raporuna göre, dünya genelinde 36,9 milyon kişi HIV virüsü taşıyor. Ancak 17,1 milyon kişinin HIV virüsü taşımasına rağmen durumun farkında bile olmadıkları tahmin ediliyor. Bunun yanında, 22 milyon HIV taşıyıcısının tedaviye erişimi bulunmuyor ve bunların 1,8 milyonunu çocuklar oluşturuyor.
Ülkemizde Sağlık Bakanlığı'nın güncel verilerine göre 15 bin 54 kişinin HIV virüsü taşıdığı ve AIDS'li hasta sayısının ise bin 590 olduğu tahmin ediliyor. Hastalık korunmasız cinsel ilişki ile bulaşıyor. Kan ve kan ürünleriyle bulaşma ve anneden bebeğe bulaşma da olabiliyor. Virüs normal toplum içerisinde konuşmakla, oturup kalkmakla, çocukların beraber oyun oynamasıyla, tokalaşmakla günlük faaliyetler içinde kişiler arasında bulaşmaz. Bu kişileri dışlamaya toplum içerinde uzaklaştırmaya gerek yoktur. Aynı okul kullanılabilir, kişiler çalışmaya iş yerlerinde devam edebilirler.

Sıtma: Sıtma hastalığının hem dünyada hem de ülkemizde sıklığı gittikçe azalmıştır. Şu an ülkemizde görülen sıtma vakalarının yüzde 91'i Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde olup, en son 2014'te görülen toplam vaka sayısı 233'tür. Ülkemizde, dünyada sıtmanın yoğun olarak görüldüğü bölgelerine (Afrika, Uzakdoğu, Güney Amerika) gidip dönen kişilerin mutlaka izlenmesi, şüpheli durumlarda hemen hekime başvurması erken teşhis ve tedavi için önemlidir."

DİYABETLİ HAYATLAR Diyabetle mücadele için eylem planı hayata geçiriliyor

ANKARA (AA) – DUYGU YENER- Sağlık Bakanı Ahmet Demircan, diyabetin mücadele edilmesi gereken bir halk sağlığı sorunu haline geldiğini belirterek, Sağlık Bakanlığı ve konuyla ilgili diğer bakanlıkların koordinasyonunda bir eylem planı için harekete geçtiklerini bildirdi.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Türkiye'de 20 yaş üzerinde her 100 kişiden 12'sinde diyabet görülüyor. Halk arasında "şeker hastalığı" olarak bilinen diyabetli sayısındaki artış üzerine Bakanlık, 2018'de diyabetle daha etkin mücadele kararı aldı.

Sağlık Bakanı Ahmet Demircan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, diyabetin insan sağlığını birçok yönüyle tehdit eden ve etkileyen bir hastalık olduğunu ifade ederek, son yıllarda Türkiye'de de diyabetli sayısının arttığına dikkati çekti.

Türkiye'nin OECD üyesi ülkeler arasında diyabet görülme sıklığı açısından Meksika'dan sonra ikinci sırada yer aldığını anlatan Demircan, bunun düşündürücü olduğunu vurguladı.

Demircan, diyabetin tip-1 ve tip-2 olmak üzere iki türü olduğunu, genetik olan tip-1 diyabetin gençlerde, tip-2 diyabetin ise yaşlılarda görüldüğünü bildirdi.

Bakan Demircan, genetik faktörlerin yanı sıra ağırlıklı olarak yaşam tarzı ve beslenme şeklinin diyabetin artmasında etkili olduğunu kaydederek, "Bu etki Türkiye'de var mı derseniz, bu olumsuz etki maalesef Türkiye'de var ve giderek de artıyor." dedi.

– "Obezite Türkiye'yi tehdit ediyor"

Bakanlık olarak, Türkiye'deki beslenme ve obezite oranlarına ilişkin bir çalışma yaptıklarını aktaran Demircan, "Bu çalışmada da gördük ki obezite Türkiye'yi tehdit ediyor. Gençlerimiz arasında neredeyse her on çocuktan birisi obez. Özellikle ilkokul çağındaki ikinci, üçüncü sınıf üzerindeki çocuklarda yapılmış bir çalışmada, büyük oranının obez olduğu tespit edildi, her on çocuktan ikisinin de kilolu olduğu görüldü. Bu sıkıntı verici bir durum. Türkiye'nin bunun önüne geçmesi lazım." değerlendirmesinde bulundu.

Obezitenin sebeplerinden birinin beslenme, diğerinin de hareketsizlik olduğunun altını çizen Demircan, obezitenin aynı zamanda diyabeti de tetiklediğini söyledi.

Türkiye'nin diyabet açısından mutlaka müdahale edilmesi gereken bir sürece doğru gittiğine dikkati çeken Demircan, "Sağlık Bakanlığı ve konuyla ilgili diğer bakanlıkların koordinasyonunda bir hareket eylemi yapılabilir. Biz bunun için harekete geçtik. Bakanlar Kurulunda yapmış olduğum sunum da bununla ilgiliydi." dedi.

– Diyabet kongresi düzenlenecek

Diyabetle mücadele kapsamında planlanan çalışmalara ilişkin bilgi veren Demircan, bu kapsamda 2018 yılı içinde bir kongre düzenleneceğini bildirdi.

Demircan, diyabet kongresinde alınacak kararlarla, uygun beslenme alışkanlığının edinilmesi, hareketsizliğin azaltılması konularını içeren bir eylem planı hazırlanmasıyla Türkiye'de bu sorunun önüne geçilebileceğine işaret etti.

Bakanlar Kurulunda diyabetle mücadele ve eylem planına ilişkin bir sunum yaptığını ifade eden Demircan, şunları kaydetti:

"Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığına varıncaya kadar birçok bakanlığın katılacağı bir çalışmanın yapılması gerektiğini ifade ettim. Diyabet milli bir meseledir. Mücadaleyi sadece siyasi bir çözüm ve siyasetin üzerine kalacak bir yük olarak görmemek lazım. Bu konuda en büyük ortaklarımızdan biri de medyadır. Bu konuda farkındalık oluşmazsa, biz bu bilinç düzeyini yukarı çekemezsek bu sorun karşımızda ciddi bir şekilde kalacak. Herkes bu konuyla ilgilenmelidir. Medya da bunu sahiplenirse biz bunu başarırız."

Bakan Demircan, Türkiye'de pek çok bulaşıcı hastalığa çözüm bulunduğuna dikkati çekerek, diyabeti de "bulaşıcı olmayan ama yayılan hastalıklar grubu"nda gördüklerini söyledi. Diyabetin kalp damar hastalıklarından kansere pek çok hastalığın nedeni olduğu bilgisini veren Demircan, "Türkiye'nin şu anda sağlık alanında harcadığı para bakımından birinci sırada kalp damar hastalıkları, ikinci sırada ise diyabet geliyor. Kalp damar rahatsızlıklarının içinde diyabet de var." dedi.

– "Diyabetle mücadele anne karnında başlamalı"

Bakan Demircan, diyabet ve obeziteyle mücadelenin anne karnındayken başlaması gerektiğine dikkati çekerek, şunları kaydetti:

"Doğumdan önce anne karnındayken gebelerimiz beslenmelerine dikkat etmeli. Şeker alımı daha o dönemde doğacak çocuğun metabolizmasını etkili oluyor. Anne karnında bu tedbirler başlar. Doğumdan sonra emzirme, muhakkak anne sütü bu işin ikinci adımı. Beslenme alışkanlığı ve hareket…Öne çıkan bu dört unsur gebelik esnasında şeker metabolizmasını bozduracak beslenme veya etkilerden uzak kalmak, emzirmek, karbonhidratlı gıdalardan, özellikle yüksek tatlandırıcı güce sahip mısır şurubu gibi tatlandırıcılardan, üretilmiş gıdalardan çocuklarımızı uzak tutmamız gerekiyor. Bu konuda Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıyla bir çalışma yapmak gerekiyor. Bu tür tatlandırıcılar obeziteyi tetikliyor ve zararlı sonuçlara neden oluyor."

Yüzyılın en büyük halk sağlığı sorunu: “Kronik hastalıklar”

İSTANBUL (AA) – HATİCE ŞENSES – Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Seçil Arıca, Sağlık Bakanlığı’nın 2016 verilerine göre, Türkiye’de 22 milyon kişinin bir veya birden fazla kronik hastalık taşıdığını belirterek, “Kronik böbrek hastalığı olanları da bu gruba dahil ettiğimizde tüm yaş gruplarında ülkemizde her 3 kişiden biri en az bir kronik hastalığa sahiptir. 21. yüzyılda yaşam süresinin giderek uzaması kronik hastalıkları halk sağlığının en önemli sorunu haline getirmiştir. Büyük bir küresel sorun oluşturan bu hastalıklarla ilgili ortak nokta, altta yatan nedenlerin birçoğunun tamamen önlenebilir olmasıdır.” dedi.

Doç. Dr. Arıca, Halk Sağlığı Haftası münasebetiyle AA muhabirine yaptığı açıklamada, halk sağlığının amacının, ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik halini tüm topluma uygulayabilmek, hastalıklardan korunma ve sağlığın geliştirilmesinde fırsat eşitliği yaratmak olduğunu belirtti.

Bu bağlamda tüm dünyada ve ülkemizde 3-9 Eylül tarihleri arasının Halk Sağlığı Haftası olarak kutlandığını dile getiren Arıca, “Bu haftayı kutlamaktaki amaç, halk sağlığının ve koruyucu sağlık hizmetlerinin önemini vurgulamak ve yürütülen çalışmaları görünür kılmaktır. Ülkemizin halk sağlığının iyileştirilmesi, hastalıkların önlenmesi ve sağlığı tehdit eden risk faktörlerinin ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir ‘Halk Sağlığı Programı’ bulunmaktadır. Bu programa göre hastaların aydınlatılmasının koruyucu sağlık uygulamalarında çok etkili olduğu dikkate alınarak, birinci basamakta hizmet veren sağlık çalışanlarından koruyucu hizmetlerle sağlığın geliştirilmesinde etkili bir biçimde rol almaları sağlanmıştır.” diye konuştu.

Arıca, Halk Sağlığı Programının kararlı ve etkin bir şekilde uygulanması sonucunda Türkiye’de anne-bebek ölümlerinin son 6-7 yıl içerisinde gelişmiş ülkelerle aynı seviyeye indiğini ve genç yaşta ölümlerin ciddi oranda azaltıldığını vurgulayarak, şöyle devam etti:

“Yine bu programın kararlı ve etkin bir şekilde uygulanması sonucu erkeklerde ortalama yaşam süresi 72,6, kadınlarda 78,9 ve her ikisinin ortalaması da 75,8 olarak gerçekleşmiş, bunun yanı sıra, doğum sırasında anne ölüm oranı 100 bin canlı doğumda 16, intihar vak’aları 100 bin kişide 8,7 olarak gerçekleşmiştir. Bu rakamlar, gelişmiş ülkelerin bile üzerinde bir başarı yakaladığımızın göstergesidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, dünyada her yıl 36 milyon kişi kronik, kardiyovasküler hastalıklar, kanserler, kronik solunum yolları hastalıkları ve diyabeti kapsayan hastalıklar sebebiyle yaşamını yitirmektedir.”

– Türkiye’de 2016’da ölümlerin yüzde 71’i kronik hastalıktan

Türkiye’deki durumun da çok farklı olmadığını dile getiren Doç. Dr. Arıca, şunları kaydetti:

“Türkiye Kronik Hastalıklar ve Risk Faktörleri çalışmasına göre, geçtiğimiz yıl ülkemizde de gerçekleşen ölümlerin yüzde 71’inin sebebi kronik hastalıklardır. Kronik hastalıklar içinde en sık ölüme yol açan hastalıklar başta iskemik kalp hastalığı, serebrovasküler hastalık ve hipertansif kalp hastalığıdır. Sağlık Bakanlığı’nın 2016 verilerine göre, Türkiye’de 22 milyon kişi bir veya birden fazla kronik hastalık taşımaktadır. Kronik böbrek hastalığı olanları da bu gruba dahil ettiğimizde tüm yaş gruplarında ülkemizde her 3 kişiden biri en az bir kronik hastalığa sahiptir. 21. yüzyılda yaşam süresinin giderek uzaması, kronik hastalıkları halk sağlığının en önemli sorunu haline getirmiştir. Büyük bir küresel sorun oluşturan bu hastalıklarla ilgili ortak nokta, altta yatan nedenlerin birçoğunun tamamen önlenebilir olmasıdır. Sağlıksız beslenme, tütün kullanımı, yetersiz hareket ve obezite önde gelen risk faktörleridir. Sağlık Bakanlığımız tarafından değiştirilebilir risk faktörlerini önlemek ve sağlıklı yaşam tarzı oluşturmak için, halkın ücretsiz olarak faydalanabileceği ve kolay erişebileceği Sağlıklı Yaşam Merkezleri kurulmuştur. Bu merkezlerimizde diyetisyenler, psikologlar, fizyoterapistler ve eğitim hemşireleri çalışmaktadır. Toplumda sık görülen kanserleri taramak için ücretsiz kanser taramaları yapılmaktadır. Sigara bırakma, sağlıklı beslenme, hareketli yaşam, obeziteyle mücadele için etkinlikler düzenlenmektedir.”

Bu merkezlerde çağın önlenebilir hastalık nedenleri olan obezite, hareketsiz yaşam, sigara, sağlıksız beslenme gibi risk faktörleriyle etkin mücadele yürütüldüğünü ve bu hizmetlerin tamamen ücretsiz olduğunu aktaran Arıca, “Halkımıza bu merkezlerden ve aile sağlığı merkezlerinden faydalanmalarını tavsiye ediyorum.” diyerek sözlerini tamamladı.

– “Gelişmiş ülkelerde halk sağlığı çalışmaları, planlamada birinci derecede önemli”

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur da bugüne kadar dünyanın çeşitli yerlerinde halkın sağlık sorunlarını azaltacak veya çevrenin kirlenmesinin önüne geçecek sayısız halk sağlığı çalışmasının ortaya konulduğunu ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bugün dünyanın gelişmiş ülkelerine bakıldığında, halk sağlığı çalışmalarının sağlık planlamasında birinci derecede önemde olduğu görülmektedir. Az gelişmiş ülkelerde ise hastalanınca tedavi edivermek ile sorunun çözülebileceği gibi imkansız bir sonuç umularak hep tedavi edici hizmetlere ağırlık verilmektedir. Bir ülkede toplumun sağlık durumunu tek başına en geniş şekilde açıklayacak ölçüt, doğumda beklenen ortalama ömür süresidir. Gelişmemiş ülkelerde ortalama ömür 40 yaşlarıyla ifade edilirken, gelişmiş ülkelerin tamamında 85’leri bulan ortalamayla yurttaşlarına gelişmemiş ülkelere göre iki misli yaşam imkanı sağlayan bir ortam verilmektedir. Türkiye, sağlıkta ve özellikle halk sağlığı çalışmalarında gösterdiği büyük başarılarla gelişmiş ülkelerin birçoğuna çok yakın bir sağlık düzeyi elde edebilmiştir.”

Prof. Dr. Haydar Sur, Türkiye nüfusunun yüzde 85’inin kentsel alanlarda yaşadığını, hala genç bir nüfusu olmasına karşılık, 30 yıl sonra yaşlanan yapısıyla sağlık hizmetlerinin finansmanında ve kronik hastalıkların yönetiminde güçlüklerin kendilerini beklediğini vurguladı.

– Türkiye’de beklenen ömür ortalaması 78 yıl

Türkiye’de beklenen ömür ortalamasının 78 yıl olduğunu, bu verilerin gelişmiş ülkelerin verilerine çok yakın, bazılarından da daha iyi durumunda bulunduğunu anlatan Sur, şunları kaydetti:

“Halk sağlığı çalışmalarında ülkelerin gelişmişliği, özellikle bebeklerin ve annelerin ölüm hızıyla ölçülmektedir. Ülkemiz bu ölçütlerde de son 15 yılda büyük ilerleme kaydetmiş ve gelişmiş ülkelerin düzeyini yakalamıştır. Ülkemizde canlı doğan her bin bebekten yılda yaklaşık 8 bebek ölmektedir. Bu sayı gelişmiş ülkelerde ortalama 5’in altındadır. Avrupa ortalaması 9, dünya ortalaması 30’dur. Annelik nedeniyle ölümlerin azalmasında da gelişme sağlanmıştır. Ülkemizin bu düzeye gelebilmesi, şüphesiz başarılı halk sağlığı çalışmalarının bir ürünüdür. Her yüz bin doğum yapmış kadından annelik nedeniyle ölenlerin sayısı ülkemizde 15’tir. Gelişmiş ülkelerde bu sayı 8’dir. Dünya ortalaması da 221’dir. Doğum yapan her bin kadının 22’sinin öldüğü bir dünyada halk sağlığı çalışanlarına büyük işler düşmektedir.”

Sur, dünyada ölüm nedenlerinin ülkeden ülkeye büyük farklılık gösterdiğini, gelişmiş ülkelerde kronik hastalıkların ve yaşlanmanın kaçınılmaz sonuçları öne çıkarken, gelişmemiş ülkelerde bulaşıcı hastalıkların, trafik ve iş kazalarının, kötü hayat şartlarının ve cehaletten doğan nedenlerin ön planda olduğunu dile getirerek, “Türkiye’de ölüm nedenlerine bakıldığında eskiden farklı olarak artık kanserler, iskemik kalp hastalıkları, hipertansiyon ve diyabetin sonuçları gibi kronik nedenler ağırlık kazanmıştır. Artık halk sağlığı çalışmalarında kronik durumlara ve sağlıklı yaşam tarzına gereken önem verilmeye başlamış durumdadır.” ifadelerini kullandı.

Fransa’da kuş gribi tehlikesi

PARİS (AA) – Fransa’da kuş gribi (H5N8) tehlikesine karşı alınan önlemler çerçevesinde Paris’in kuzeyindeki Val d’Oise bölgesinde bir çiftlikte bir grup yeşilbaş ördek itlaf ediliyor.

Val D’Oise Bölgesi Kamu Sağlığını Koruma Merkezinde görevli veteriner Guillaume Chenu, başkent Paris’in 60 kilometre kuzeyinde itlaf işlemlerinin yapıldığı Arthies köyünde, AA muhabirine hastalık için alınan önlemlere ilişkin açıklamalarda bulundu.

Chenu, “Hafta başında yeşilbaş türü ördeklerde zayıf da olsa patojenik karakter taşıyan bir grip virüsüne rastladık. Virüsün yayılmasını engellemek için ördeklerde itlaf işlemlerine başladık.” dedi.

Virüsün henüz halk sağlığına doğrudan bir tehdit oluşturmadığına işaret eden Chenu, “Ördeklerde tespit ettiğimiz grip virüsünün etkisi zayıf ve insanlara bulaşmıyor. Bu virüs türünü devamlı takip etmek gerekiyor. Hastalığın durgun olduğu zamanlar olduğu gibi başka virüslerle bir araya gelerek yayılma riski de taşıyor.” diye konuştu.

Grip virüsünün tespit edildiği andan itibaren bölgede sıkı önlemler alındığını vurgulayan Chenuz, “Çiftçilerin grip bulaşan hayvanların bulunduğu kesimlere girişi yasaklandı. Ördeklere, köpek ve kedilere yapılan itlaflarda kullanılan ilaçlarla müdahale edildi. İtlaf uygulanan hayvanlar buradan 100 kilometre ötede bir merkezde yakılacak” ifadesini kullandı.

Fransa Tarım Bakanlığı, ay başında kuş gribi (H5N8) tehlikesine karşı çiftliklerde yetiştirilen yaklaşık 1 milyon ördek ve kazın itlaf edilmesini kararlaştırmıştı.

Kaz ciğeri üretimi ve ihracatında dünyada ilk sırada yer alan Fransa’da, kuş gribinin mali bilançosunun 80 milyon avroyu bulması bekleniyor.

Sigara “düz pakete” girip tezgah altına iniyor

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Sağlık Bakanlığı sigara satışlarında yeni düzenlemeleri hayata geçirecek. Avustralya’nın kullandığı “düz paket” yöntemi Türkiye’de de uygulanacak. Paket üzerinde marka görünmeyecek, sadece uyarılar yer alacak. Sigaralar artık, tezgah altında kapalı dolaplarda satışa sunulacak.

Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Tütün ve Diğer Bağımlılık Yapıcı Maddelerle Mücadele Daire Başkanı Sertaç Polat, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tütünle mücadelede yapılacak yeni düzenlemeleri anlattı.

Polat, 4252 sayılı Kanun’daki temel gerekçenin çocuk ve gençleri korumak olduğunu belirterek, düz paket uygulamasının da temel amacının özellikle çocukları korumak olduğunu söyledi.

Düz paket uygulamasının sigara paketleri üzerindeki reklamı engelleyen temel faktör olduğunu dile getiren Polat, uygulamaya ilk olarak Avustralya’da geçildiğini; İngiltere, Fransa ve Macaristan’ın da düz paket uygulaması yapan ülkelerden olduğunu belirtti.

– Marka yer almayacak, renk cezbedici olmayacak

Avustralya’da kullanılan düz paketi tanıtan Polat, paketin üzerinde sağlık uyarılarının boyutunun daha büyük olduğunu, hiçbir şekilde sigara markasının yer almadığını, paket üzerinde renkli ve cezbedici bir algının olmayacağını aktardı.

Türkiye’nin de yakında hayata geçirmeyi planladığı düz paket uygulamasında henüz renge karar verilmediğini ifade eden Polat, “Yeşil mi olur siyah mı olur ya da farklı uygulama mı olur, şu an bununla ilgili teknik çalışmalar devam ediyor.” dedi.

Polat, 1 Mayıs 2010’dan itibaren resimli sağlık uyarılarının sigara paketleri üzerinde yer almaya başladığını anımsatan Polat, “Bizdeki uyarıların oranı yüzde 65. 2012 yılında yaptığımız küresel yetişkin tütün araştırmasında, sadece sağlık uyarılarına bakarak sigarayı bırakmayı düşünenlerin yüzde 53’ü üzerindeki resimlerden kaynaklı bu kararı verdiklerini belirtiyor. Resimler dahi insanların bu zehrin farkına varmasına sebep oluyor. Çocuk ve gençler açısından da önemli bir uygulama.” diye konuştu.

– Sigaralar kapalı dolaplara tezgah altına girecek

Sigaranın kapalı dolapların içinde yer alacak olmasının en önemli nedeninin çocuk ve gençleri korumak olduğuna dikkati çeken Polat, özellikle satış noktalarında renkli, insanları cezbedici dolapların olmaması ve satış stantlarının görünürlüğünün kaldırılması gerektiğini söyledi.

Bu kapsamda, açıkta bulunan sigara stantlarının kaldırılacağını ifade eden Polat, şöyle konuştu:

“Çocuk ve gençlerin sigarayı görmesini tamamen engellemek istiyoruz. Temel amacımız, görerek bulaşan bu hastalığı, toplumdan mümkün olduğunca uzak tutmaktır. Tezgah altına girecek ve insanlar sigara istediği zaman satıcı, kasadaki görevli kişiye ‘Bana şu sigara paketinden ver’ dediği zaman o sigara paketini dolaptan çıkarıp satışını gerçekleştirmiş olacak. ‘Ben alışverişimi bitirdim gidiyorum’ diye insanlar belki sigara almayı unutacak. Biz hiçbir zaman teşvik etmeyeceğiz. Alışverişi tamamlarız tam kasadan geçerken gözümüze bir şey çarpar ve ‘Ben bunu da alayım’ dersiniz. Aslında almadığımız şey bizim ihtiyacımız değildir gözümüze çarpmazsa. Sigarada reyonların amacı da budur. İnsanların en çok tercih ettiği, en çok geçtiği alanlara kurulur. Amacımız insanların aklına getirmemek, çocuk ve gençlere özendirmemek.”

Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın önderliğinde, sağlıkta dönüşümün ikinci fazının hayata geçeceğini belirten Polat, tütünle mücadelenin de çok daha fazla hız kazanarak ilerleyeceğini söyledi. Polat, tütünle mücadele konusunda yeni bir iletişim kampanyasının da yakında yürürlüğe gireceğini belirtti.

– Düz paket uygulayan ülkeler

Avustralya’da 1 Aralık 2011’de kabul edilen düz paket uygulaması, 1 Aralık 2012’de hayata geçti. Kanuni itirazlar Avustralya Yüksek Mahkemesince 15 Ağustos 2012’de reddedildi.

Düz paket, daha sonra İngiltere, Galler, Kuzey İrlanda ve İskoçya’da da uygulanmaya başladı.

Fransa, düz paketleme kanununu 17 Aralık 2015’te kabul etti. Kanun 20 Mayıs 2016’da yürürlüğe girdi. Macaristan ise 25 Haziran 2015’te Başbakanlık Ofisinden düz paketleme uygulamasının planlandığı açıklandı. Kanunun son hali 16 Ağustos 2016’da yayınlandı ve tam kapsamlı olarak 20 Mayıs 2019’da yürürlüğe girecek.

İrlanda, Norveç ve Yeni Zelanda da kanun aşamasında yer alan ülkeler arasında. Kanada, Singapur, Belçika, İsveç, Finlandiya ve Tayland düz paket uygulamasında resmi görüşme aşamasında olan ülkeler.

Dünya Kekemelik Günü

İSTANBUL (AA) – Dil ve konuşma gelişimi sırasında her 100 çocuktan 4’ünde erken dönem kekemelik belirtisi görüldüğü bildirildi.

İstanbul Halk Sağlığı Müdürlüğünden, 22 Ekim Dünya Kekemelik Günü dolayısıyla yapılan yazılı açıklamada, kekemeliğin temel özelliğinin bireyin konuşmasının, gerek akıcılık gerekse zamanlama yönünden yaşına uygun olmayan biçimde bozulması, konuşmanın doğal akışının bir biçimde kesintiye uğraması olduğu belirtildi.

Kekemeliğin, bireyin istemsiz olarak sesleri uzatması, kimi sesleri üretirken zorluk çekmesi, bir sesi, heceyi, ya da sözcüğü tekrarlaması, sözcükleri parçalaması, sözcükleri fiziksel bir gerginlikle söyleme biçiminde görüldüğünü ifade edilen açıklamada, bu duruma göz kırpma, tikler, dudak ve yüz hareketleri, kafa hareketleri, nefes alma davranışları ya da yumruk sıkma gibi motor davranışların da eşlik edebileceği aktarıldı.

Rahatsızlığın gelişimsel bir sorun olduğu, yaygınlığı ve şiddetinin duruma göre değiştiğini vurgulanan açıklamada, şu bilgilere yer verildi:

“Kekemelik belirtileri büyük oranda dil ve konuşma gelişiminin başladığı yıllarda görülür. Edinilmiş kekemelikte ise nörolojik sorunlar etkilidir. Dil ve konuşma gelişimi sırasında her 100 çocuktan 4’ünde erken dönem kekemelik belirtisi görülmektedir. Kekemeliğin nedenleri hakkında kesin bilgiler yoktur. Kekemeliğin nedenine ilişkin olarak yapılan çalışmalar, beynin çalışma sisteminden kaynaklanması üzerinedir. Kalıtımsal, yapısal bir bozukluk, stres-kaygı ve çevresel yanı olduğu da düşünülmektedir. Ancak, yaygın olarak kekemeliğin tek bir nedene bağlı olarak ortaya çıkmadığı görüşü hakimdir.”

– Hangi yaşlarda ortaya çıkar

Açıklamada, kekemeliğin genellikle dil gelişiminin erken dönemleri olan 2-6 yaş civarında ortaya çıktığı belirtildi. Bazı durumlarda, okul çağında, nadiren yetişkinlikte de kekemeliğin ortayı çıktığının görüldüğü aktarılan açıklamada, şöyle devam edildi:

“Araştırmalar, kekemeliğin yaşamın bir döneminde görülme oranının yüzde 5, genel nüfus içerisindeki yaygınlık oranının ise yüzde 1 düzeyinde olduğunu göstermektedir. Bu durum da eğitim çağındaki çocuk ve gençlerimizin yüzde birinin bu sorundan etkilendiğini göstermektedir. Araştırmalar göstermiştir ki çocukluk döneminde kekelemenin geçici olarak ortaya çıkma nedeni, çocuklardaki düşünme hızının konuşma hızından daha fazla olmasıdır. Kekeleyen çocuklar genelde düşünülenin tersine zekidir. Çocuklar hızlı düşündüğü için düşünme hızı önde konuşma hızı arkada kalır. Aile tarafından çocuğun konuşmasının düzeltilmesi için baskı yapılmazsa kekemelik kendiliğinden de geçebilir. Kekemeliğe sebep olan faktörler korku ve strestir. Ebeveynlerin beklentilerini yerine getiremeyen, baskı ve kontrol ruhuyla büyütülen bir çocukta da kekemelik ortaya çıkabilir.”

Açıklamada, kekemeliğin bazen kendiliğinden düzeldiği, bazen de uygun tedavilerle kontrol altına alındığına dikkat çekildi.

Kekemelik tedavisinde temel amacın kekemeliği kontrol altına alarak akıcı konuşmayı sağlamak olduğu ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

“Çocuklarda ve yetişkinlerde dil ve konuşma terapistinden yardım alınabilinir. En sık kullanılan tedavi yaklaşımları davranış modifikasyonu, nefes egzersizleri ve konuşma terapisidir. Bazı çocuklarda ilerleyen dönemlerde kendiliğinden ortadan kalktığı da görülür. Aileler çocuklarına konuşması konusunda baskı yapmamalı, kelime ya da cümlelerini düzeltmemeli ve tamamlamamalıdır. Çocuğun kendini rahatça ifade etmesine olanak tanımalı, konuşurken sabırla dinlemeli, çocuğun dikkati konuşması üzerine çekilmemelidir. Alay etme, utandırma, zorlama gibi tutumlardan kaçınılmalıdır.”

Damar sertliğine “ilaç gibi” yağ

ANKARA (AA) – GÖKSEL YILDIRIM – Bilkent Üniversitesinde yürütülen araştırma sonunda, vücutta az miktarda sentezlenen özgün bir yağ olan “palmitoleat”ın, uzun süreli ve ağızdan verildiğinde damar sertliğini önleyebildiği ortaya konuldu.

İnsan sağlığını bozabilecek önemli besin kaynaklarından birinin yağlar olduğu biliniyor. Bilim insanları, bu durumun tüm yağlar için geçerli olup olmadığını sorguluyor.

Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ebru Erbay’ın laboratuvarında yürütülen araştırmalarda, özellikle vücutta üretilen bazı yağların insan sağlığı için iyi olup olmayacağı sorusuna yanıt aranıyor. Bu kapsamda, damar sertliğinin tedavisinde yağlara dayanan çığır açıcı nitelikte yeni tedavilere olanak tanıyacak sonuçlara ulaşıldı.

Bilim dünyasında heyecan yaratan bu araştırma, Avrupa Birliğinin en prestijli bilim programlarından olan Marie Curie tarafından desteklendi. Projenin sonuçları ise bilim alanında yüksek düzeyde etki faktörüne sahip Science Translational Medicine dergisinde yayımlandı.

Araştırma sonuçlarına göre, vücutta az miktarda sentezlenen özgün bir yağ olan palmitoleat, uzun süreli ve ağızdan verildiğinde damar sertliğini önleyebiliyor.

Erbay, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1970’lerden beri yağların insan sağlığı için zararlı olduğunun genel kabul gördüğünü, bu nedenle de beslenmede ve gıdaların üretiminde yağ oranlarının düşük olmasına özen gösterildiğini söyledi.

Bunun yanında yağların, insan vücudu için en önemli yapı taşları arasında yer aldığına işaret eden Erbay, yaptıkları çalışmanın ise bazı yağların insan sağlığı için iyi olabileceğini ortaya koyduğunu belirtti.

Obezite ve diyabette kalp krizine neden olabilecek şekilde kan yağları dengesinin bozulduğuna, bu durum incelendiğinde ise dolaşımda sıklıkla artan bir yağa rastlandığına dikkati çeken Erbay, bu yağın çalışmanın konusunu oluşturan palmitoleat olduğunu ifade etti.

Palmitoleatın bilim insanların çok düşünmeyeceği, basit bir yağ görünümünde bulunduğunu dile getiren Erbay, “Biz genel kabulleri sorgulayan bir yaklaşımla hareket ettik. Söz konusu sağlık sorunlarında bu yağın seviyesi artıyor ve bilim insanları bunun metabolik hastalığın alametlerine sebep olduğunu, örneğin insüline direnç geliştirmesine, yağlı karaciğer oluşmasına, kalp krizinin ortaya çıkmasına katkıda bulunduğunu düşünmekteydi. Oysa öğrencilerim ve ben, bu yağın obezitede bir savunma sistemi olarak artabileceği hipotezine yoğunlaştık. Örneğin, diyabette ve insülin direnci geliştiği zaman dolaşımda insülin miktarı artıyor. Bu, insülin o hastalığa sebep olur anlamına gelmemektedir. İnsülin o durumda ihtiyaç arttığı için yükseliyor. Bu yaklaşımla, vücudumuzda artan bu yağın da bir savunma görevi olabileceğini düşündük. Fareler üzerinde yapılan çalışmalar, bu yağın artışının özellikle insülin ve diyabeti azaltabileceğini göstermekte.” değerlendirmesini yaptı.

Bu yağın kalp krizine neden olan damar sertliğini önlemekte faydalı olabileceğini düşünerek, bu hastalık modelinde hipotezlerini fareler üzerinde test ettiklerini söyleyen Erbay, “Denemelerimizde farelerin kalp krizi geçirmesinin alameti olabilecek damar sertliğinin önemli ölçüde baskılandığını gördük. Elde ettiğimiz pozitif sonuçlar halk sağlığı için çok önemli. Türkiye’deki ölümlerin yüzde 40’ının kalp-damar hastalıklarından olduğu düşünülürse damar sertliğini önleyecek bir yöntemin önemi de ortaya çıkıyor.” diye konuştu.

Erbay, şöyle devam etti:

“Bizi en çok şaşırtan, farelere ağızdan verdiğimiz yağın kana, karaciğere, damarlara, yağ ve kas dokusuna kadar ulaşmakla kalmaması, bu dokuları oluşturan hücrelerin içinde metabolik fonksiyonları kontrol eden organellerin zarlarına kadar girmiş olmasıydı. Ağzınızdan aldığınız bir şeyin bu kadar dinamik şekilde nüfuz edebilmesi bizim için çok büyük bir şans. Dışarıdan verdiğiniz bir şeyin yapı taşlarının içine girebildiğini, yapı taşlarını istediğimiz yönde oynatabildiğini gösteriyor.”

Erbay, ayrıca sağlıklı yağın yapı taşlarına girmesiyle, kötü diyet sonucu gelen yağların hücrelerin zarlarına, yapı taşlarının içine artık çok rahat giremediğini gördüklerini söyledi.

– Çalışmalar çok boyutlu sürüyor

İstenmeyen yağların kötü etkilerinin de bu şekilde engellendiğini Erbay, şu bilgileri verdi:

“Bunun sonucu olarak da şunu gördük, hücreler, organlarımız, kötü diyet içeriğimize rağmen bunların zararlı etkilerinden çok daha az etkileniyorlar. Bu da şöyle önemli, eğer kilo vermek, sağlıklı yaşamak çok kolay olsaydı zaten hepimiz bunu başarıyla hayata geçirebilirdik. Bunun toplumun büyük kesimi için çok zor olduğunu biliyoruz. Bu o kadar kolay olmadığı için kötü diyetin hızlanmış yaşlanma, diyabet, kalp krizi gibi sonuçlarını önleyebilen ilave veya koruyucu bir seçenek olarak sadece besinimize bir yağı ekleyerek ülke ekonomilerini de olumsuz etkileyen önemli bir halk sağlığı problemine çözüm getirme şansı doğuyor.

Bu yağla ilgili bazı klinik denemelere geçildiğini biliyoruz. İnsanlara verildiğinde kan yağlarının düzeldiği ve vücutta yangının (inflamasyon) baskılandığına dair olumlu sonuçlar var. İnsülin direncine ve diyabete etkisine yönelik çalışmalara yeni başlandı. Önümüzdeki 5 yıl bu yağın sağlık alanında faydalarını ortaya koyabilmek için çok önemli olacak.”

– “Çok başarılı bir ilaç yok”

Erbay, halk sağlığı açısından ele alındığında, bu yağın, damar sertliği, tıkanıklığı ya da kalp krizi durumlarına karşı önleyici bir yöntem olarak değerlendirilebileceğini belirtti. Ebru Erbay, “Şu anda kalp krizini efektif olarak önlemek için çok fazla seçenek yok. Bir takım kan yağlarını düzenleyebilecek, risk faktörlerini ortadan kaldırmaya yönelik ilaçlar var. Bunların başarı oranları istenilen düzeyde değil. Kalp krizi riskini tamamen önleyebilecek kurşun geçirmez bir mekanizma üzerinden çalışan bir ilaç maalesef yok. Bu ilaçlara ilaveten doktorunuz egzersiz yapmanızı, kilo vermenizi öneriyor. Bu tavsiyeleri hayata geçirmede hastaların çok başarılı olmadığını görüyoruz. Bu nedenle kalp krizi riskini önleyici ilave bir tedavi yaklaşımı bulmak çok önemli. Palmitoleata ilişkin pozitif sonuçlar, kalp-damar hastalıklarında çok başarılı bir ilaç olmadığı için önemli bir açığa hitap ediyor. Çok basit bir yağı diyetinize terapötik dozlarla ve saf olarak eklemeniz yeterli olabilir.” ifadelerini kullandı.

– En zengin bitki yabani iğde

Erbay, palmitoleatın çok az gıdada ve tedavi dozlarına ulaşmayacak kadar az miktarlarda bulunduğunu söyledi.

Bunun yanında kanda en fazla yer alan 5 yağdan birinin palmitoleat olduğun dile getiren Erbay, “Bu yağı ya vücudunuz yapacak ya da dışarıdan takviye edeceksiniz. Genetik olarak bazı insanlar bu yağı daha çok yaparak hastalıklardan korunuyor olabilir. Bu da incelenmesi gereken bir konu.” dedi.

Erbay, yiyecekler arasında ise palmitoleatın en çok yabani iğde bulunduğunu belirterek, “İğde meyvesinde yüzde 30-35 oranında bu yağ yer alıyor. Ancak terapötik dozlara ulaşmak için her gün oturup kilolarca iğde yerseniz bir diyabet hastasının kan şekeri yükselebilir. Tedavi amaçlı kullanmak istiyorsak meyvenin içinden bu yağın saf ve konsantre şekilde elde edilip, her gün kullanabileceğimiz bir kapsül haline getirilmesi gerekiyor.” diye konuştu.

Bu yöndeki araştırmaların ve ticari yatırımların çok daha hızlanacağına inandığını ifade eden Erbay, son 2 yılda ortaya konulan klinik çalışmaların pozitif sonuçlarının da bunun işaretlerini verdiğini belirtti.

İzmir için “sıcak hava” uyarısı

İZMİR (AA) – İzmir Halk Sağlığı Müdürü Bediha Salnur, İzmir ve civarında önümüzdeki pazartesi gününden itibaren etkili olması beklenen sıcak hava dalgasından nasıl korunulması gerektiğine ilişkin uyarılarda bulundu.

Salnur, yaptığı yazılı açıklamada, Kuzey Afrika üzerinden gelen aşırı sıcakların çeşitli sağlık problemlerini yol açtığını, sıcaklık ve nem artışına bağlı olarak vücut ısısının da artarak metabolizmayı bu yeni duruma uyum sağlamaya zorladığını ifade etti.

Terleme ile vücut ısısının dengede tutulmaya çalışıldığını belirten Salnur, ancak 65 yaşın üzerinde olanlar, bebekler, hamileler, açık alanda çalışan işçiler, aşırı kilolular, kronik hastalığı bulunanlar ve sürekli ilaç kullanmak zorunda olan vatandaşların risk altında olduğuna dikkati çekti.

Sıcak hava dalgasından mutlaka korunulması gerektiğine işaret eden Salnur, “Günün en sıcak saatleri olan 10.00-16.00 arasında mecbur kalınmadıkça dışarı çıkılmamalı. Dışarıda çalışması gerekenler mümkün oldukça güneş altında korunmasız kalmamalı. Aşırı hareketlerden kaçınılmalı, sık sık tuz içeren sulu gıdalar almaya dikkat edilmeli.” uyarısında bulundu.

Dışarıda bulunulduğunda açık renkli, hafif, bol ve sıkı dokunmuş kumaşlardan yapılan giysilerin tercih edilmesi gerektiğini belirten Salnur, “Geniş kenarlı ve hava delikleri olan şapkalar giyilmeli ve güneşin zararlı ışınlarından koruyan güneş gözlüğü kullanılmalı. Güneş ışınlarının dik geldiği saatlerde denize girilmemeli ve güneşlenilmemeli” değerlendirmesini yaptı.

Tehlikeli saatler dışında denize girmek isteyenler güneşten koruyucu krem (en az 15 koruma faktörlü) kullanması gerektiğini vurgulayan Salnur, şunları kaydetti:

“Şapka ve gözlük gibi koruyucu önlemler alınmalı ve uzun süre kesintisiz güneşlenmemeli. Yoğun fiziksel aktivite ve spor yapmak için sabah ve akşam saatleri tercih edilmeli, her bir saatlik spor için en az 2- 4 bardak sıvı alınmalı. Ağır fiziki aktivitelerden kaçınılmalı. Risk altındaki yetişkinler ve yaşlılar, günde en az iki kez güneş veya sıcak çarpması yönünden izlenmeli. Bebekler ise bu açıdan daha sık izlenmeli.”

Bebek, çocuk, engelliler ve hayvanların kapalı ve park etmiş araçlarda kesinlikle bırakılmaması gerektiği uyarısını da yapan Salnur, şöyle devam etti:

“Araçların iç ısıları, klima olsa dahi park edildikten çok kısa süre sonra yükselmektedir. Araç terk edilirken herkesin dışarı çıktığından emin olunmalı. Kapalı alanlar iyi havalandırılmalı. Güneş gören pencereler perde ve benzeri güneşliklerle gölgelendirilmeli. Vücut ısısının yükselmemesi için sık sık duş alınmalı, bunun mümkün olmadığı durumlarda ayaklar, eller, yüz ve ense soğuk suyla ıslatılmalı veya silinmeli.”

– “Beslenmeye dikkat edilmeli”

Aşırı sıcak havalarda beslenme ve sıvı alımının da hayati öneminin olduğuna dikkati çeken Salnur, susuzluk hissi olmasa bile günde en az 2-2,5 litre civarında sıvı tüketilmesi gerektiğini belirtti.

Kahvaltıda az yağlı peynirler, zeytin ve taze sebzeler bulundurulmasını öneren Salnur, kafein içeren içecekler yerine de süt, meyve suyu, ıhlamur ve kuşburnu gibi bitki çaylarının tercih edilmesi gerektiğini vurguladı. Salnur, “Yağlı besinlerin ve yağda kızartmaların tüketiminden kaçınılmalı. Yemeklerde bitkisel sıvı yağlar kullanılmalı. Yemekleri pişirirken kızartma ve kavurma yerine haşlama, ızgara, kendi suyunda veya az suda pişirme gibi sağlıklı pişirme yöntemleri uygulanmalı. Vücut direncini artırmak ve vücudun yeterli miktarda vitamin ve mineral almasını sağlamak için bol miktarda sebze ve meyve tüketilmelidir.” bilgisini verdi.

Terleme ile artan sıvı ve mineral kaybının önlenmesi için her zamankinden daha fazla miktarlarda sıvı alınmasının hayati önem taşıdığını vurgulayan Salnur, mide kramplarına neden olabileceği için çok soğuk ve buzlu içecekler tercih edilmemesi gerektiğini, kafein, alkol ve fazla miktarda şeker içeren içeceklerin vücutta daha fazla sıvı kaybına yol açtığı için tüketilmemesinin uygun olacağına işaret etti.