Göğüs kafesini saran tümörden yapay göğüs kafesiyle kurtuldu

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Göğüs kafesini saran 6 kilogramlık tümör nedeniyle solunum sıkıntısı yaşayan Ekrem Pelit, üç boyutlu yazıcıyla titanyumdan üretilen yapay göğüs kafesinin nakliyle hayata tutundu.

Tokat'ta yaşayan ve geçimini çiftçilikle sağlayan 50 yaşındaki Ekrem Pelit, göğüs ağrısı ve solunum sıkıntısı şikayetleri üzerine hastaneye başvurdu. Yapılan tetkiklerde halk arasında "iman tahtası" olarak bilinen göğüs kemiğinde yaklaşık 6 kilogramlık kitle tespit edilen Pelit, tedavisi için Ankara'ya sevk edildi.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde tedavi altına alınan Pelit, geçirdiği iki zorlu operasyonun ardından sağlığına kavuştu.

Göğüs Cerrahisi Kliniği Eğitim ve İdari Sorumlusu Prof. Dr. Onur Genç, Prof. Dr. Sedat Gürkök, Doç. Dr. Hasan Çaylak, Uzman Dr. Ersin Sapmaz yönetimindeki cerrahi ekip, ilk olarak Pelit'in göğüs kafesindeki 6 kilogramlık kitleyi ameliyatla çıkardı. Pelit'in göğüs kafesinde oluşan boşluk ise üç boyutlu yazıcıda titanyumdan üretilen "yapay göğüs kafesi" ile giderildi.

Operasyona ilişkin bilgi veren Göğüs Cerrahisi Kliniği İdari Sorumlusu Prof. Dr. Onur Genç, nefes darlığı ve göğüs ağrısı ile Tokat'tan gelen hastanın tomografisinde göğüs kafesinin büyük bir kısmını kaplayan, akciğerlerine de baskı yapan dev bir kitlenin tespit edildiğini aktararak, "Göğüs kafesinin bir kısmını, göğüs duvarının ön kısmını kitlenin tamamen kaplaması nedeniyle göğüs kafesinin de devamlılığını sağlamak amacıyla ince kesit tomografi bazlı tetkiklerini yaptırdık. METÜM merkezimizde titanyumdan göğüs kafesinin ön kısmını yeniden inşa ettirdik. Bu hazırlanan titanyum implantı da hastanın göğüs kafesine başarılı bir şekilde taktık. Hastamızın sağlığı gayet iyi durumdadır." diye konuştu.

  • "Ameliyatta geçici iki köprü koyduk"

Göğüs Cerrahisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sedat Gürkök ise hastanın göğüs kafesindeki kitlenin kalbine de çok büyük bir baskı yaptığını ifade ederek, "Öğretim üyesi hocalarımızla, riskli de olsa bir ameliyat kararı verdik. İman tahtasını tutan büyük bir kitleyi alacaktık ama yerine ne koyacaktık? Kitleyi çıkardıktan sonra hastanın hayatına devam edebilmesi için solunum mekaniğini de bozmamak için o bölgeye destek dokusu koymak gerekiyordu. Ameliyat sırasında oraya geçici olarak iki köprü koyduk." dedi.

Hastanın bir süre yoğun bakımda solunum desteğiyle hayatını sürdürdüğünü aktaran Gürkök, yapılan destek dokunun ikinci bir ameliyatla hastaya nakledildiğini söyledi.

METÜM Müdürü Doç. Dr. Simel Ayyıldız da "Solunum cihazına bağlı yaşamını sürdüren hastanın yaşamını devam ettirebilmesi için göğüs kafesinin üretimine başladık. Mühendisimiz Serdar Çınar ile bunun tasarımını gerçekleştirdik. METÜM olarak Göğüs Cerrahisi ve diğer branşlara da hizmet verebildiğimiz için mutluyuz." dedi.

Kasık varisine anjiyografik yöntem

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Doğum sonrası genellikle karnın alt kısmında ve kasıklarda bulunan toplardamalardaki genişleme ve akım bozuklukları ile seyreden "pelvik konjesyon sendromu"na yol açan hastalıklı yumurtalık toplardamarları, anjiyografik yöntemle kapatılıyor.

"Kadınların gizli hastalığı" olarak tanımlanan, genellikle regl dönemlerinde şiddetli karın ve kasık ağrıları ile daha da belirginleşen "pelvik konjesyon sendromu", tedavi edilemediğinde rahmin alınmasına kadar gidebiliyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Suat Doğancı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, pelvik konjesyon sendromlu kadınların pek çoğunun kasıklarda ve karnın alt kısımlarında basınç ve baskı hissi, ağırlaşma, çekilme ve kronik ağrı şikayetleri yaşadığını söyledi.

  • "Yumurtalık toplardamarlarını mutlaka değerlendirmek gerekiyor"

Hastalığın toplardamar kaynaklı olduğunu bildiren Doğancı, "Bacaklarda normalde görmeye alışık olduğumuz varislerden farklı yerleşim gösteren varisleri olan kişilerde, toplardamarlardaki basınç artışı hastalığı oluşturan yumurtalık toplardamarlarından kaynaklanır. O yüzden yumurtalık toplardamarlarının varisi diyebiliriz. Özellikle iki ve üzeri doğum yapmış kadınlarda daha çok karşımıza geliyor. Ancak doğum yapmamış kişilerde de görülebilir." dedi.

Doç. Dr. Doğancı, karın içindeki varisli damarlar dışarıdan görünmedikleri için anlaşılmalarının da zor olduğunu belirterek, şunları söyledi:

"Normal bacak varisi gibi araştırılıp altta bir şey bulunamıyorsa bu tür hastalarda karnın içindeki yumurtalık toplardamarlarını mutlaka değerlendirmek gerekiyor. Araştırılmadığı ve bakılmadığı zaman bu hastalar tespit edilemiyor. Kadın doğum polikliniklerine müracaat eden hastaların bir kısmını da bunlar oluşturuyor. Bazen rahmin alınmasına kadar varabilen ameliyatlar, bu hastalarımıza yapılabiliyor."

Pelvik konjesyon sendromunun tedavisine ilişkin de bilgi veren Doğancı, burada hastalıklı yumurtalık damarlarının anjiyografik yöntemle kapatılması tekniğinin kullanıldığını bildirdi. Bu teknikte, kasık veya boyundaki bir damardan girilerek hastalıklı yumurtalık toplardamarlarına ulaşıldıktan sonra hastalıklı damarın kendi içerisinde tıkaçlar ile kapatıldığını ve onlarla bağlantılı varisli damarların da birkaç hafta içerisinde kaybolduğunu aktaran Doğancı, hastaların tedavi sonrasında hızlı bir rahatlama sağladıklarını belirtti.

  • "Geçmeyen sancılarım nedeniyle her yıl doktora gittim"

İki çocuk annesi Hediye Ünal da pelvik konjesyon sendromuna bağlı şikayetlerinden Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde uygulanan tedavi sayesinde kurtulduğunu dile getirdi.

Ünal, doğum sonrasında bacaklarında varis geliştiğini ancak zamanla karın ve kasık bölgesinde basınçlı sancıları olduğunu ifade ederek yaşadıklarını şöyle anlattı:

"Geçmeyen sancılarım nedeniyle her yıl doktora gittim. Kadın doğum ve diğer branşlara gittim. Suat hocamıza da bacaklarımdaki varis nedeniyle gelmiştim, hastalığım ortaya çıktı. Ayakta kaldığımda sürekli karnımda bir basınç hissediyordum. Tedavi sonrasında karnımın sol kısmında rahatlama hissettim."

“Akciğer tansiyonu” hastasına damar tedavisi

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Sağ akciğerinin tamamına yakınını tıkayan dev pıhtı nedeniyle halk arasında "akciğer tansiyonu" olarak bilinen rahatsızlığı bulunan 80 yaşındaki Şaziye Çetinkaya, ameliyat edilemeyecek durumda olmasından dolayı uygulanan akciğer genişletici ilaç tedavisi sayesinde büyük ölçüde sağlığına kavuştu.

Kalpten akciğerlerin temizlenmesi için giden kan basıncının yüksekliğine bağlı olarak gelişen "akciğer tansiyonu", tanı konulamadığı ve tedavi edilmediğinde ölümle sonuçlanabiliyor.

Geçmeyen nefes darlığı ve göğüs ağrısı gibi şikayetleri nedeniyle günlük aktivitelerini yerine getirmekte zorlanan Şaziye Çetinkaya, rahatsızlığının ilerlemesi üzerine, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırıldı.

Çetinkaya'ya yapılan tetkikler sonucu akciğer atardamarında kronikleşmiş dev pıhtıya bağlı "akciğer tansiyonu" tanısı konuldu. İleri yaş ve ek hastalıkları nedeniyle cerrahi operasyon için uygun bulunmayan Çetinkaya'ya akciğer damarlarını genişletici ilaç tedavisi uygulandı. 80 yaşındaki Çetinkaya, uygulanan tedavi sonrasında sağlığına kavuştu.

  • "Pulmoner Hipertansiyon Polikliniği hizmeti veriyoruz"

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nesrin Öcal, akciğer tansiyonu ve tedavi yöntemlerine ilişkin AA muhabirine açıklamada bulundu.

Akciğer tansiyonunda tanı konulamadığı durumlarda, sağ kalım oranının çok düşük olduğunu belirten Öcal, buna tam teşkilatlı merkezlerde ve ileri tetkiklerle tanı konulabildiğini söyledi.

Öcal, akciğer tansiyonunun belirtilerinin açıklanamayan nefes darlığı ve göğüs ağrısı olduğunu dile getirerek, şöyle devam etti:

"Pulmoner hipertansiyon (akciğer tansiyonu) oldukça geniş bir hasta grubunu kapsar. Bunlar içerisinde bizzat doğuştan ya da sonradan gelişen kalp hastalıklarının yanı sıra, kronik akciğer hastalıkları ve romatizmal hastalıklar da vardır. Akciğer tansiyonu, dışarıdan ölçüm yapılabilecek bir ölçümle anlaşılamaz. Akciğer içerisindeki damarlarda tansiyon yükselir. Buna bağlı da bir nefes darlığı ve ciddi bir göğüs ağrısı ortaya çıkar. Akciğer tansiyonunun çok fazla alt grupları var. Akciğer damarlarının bizzat kendinden kaynaklanan grubun yanı sıra, kalp hastalıkları ya da kronik akciğer hastılıkları ile ilişkili akciğer tansiyonu mevcut. Ayrıca, akciğerde büyük pıhtıların damarların tıkaması ile oluşan bir akciğer tansiyonu tablosu da var ki buna kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon (KTEPH) diyoruz."

Akciğer tansiyonuna ilişkin benzer şikayetlerin KOAH, astım gibi akciğer hastalıklarında, kalp ve damar hastalıklarında da görülebildiğine işaret eden Öcal, bu nedenle küçük bir fiziksel aktiviteyle bile bahsedilen şikayetleri yaşayan kişilerin akciğer tansiyonu yönünden mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalında, "Pulmoner Hipertansiyon Polikliniği" hizmeti de verdiklerini anlatan Öcal, şu bilgileri aktardı:

"Kişiler bu polikliniğe bizzat başvurmuyor. Tanı alan hastaları biz yönlendirerek tek bir poliklinik üzerinden takiplerini, tedavilerinin sağlanmasını ya da başka bir hastaneden bize yönlendirilmelerini talep ediyoruz. Bir ön tanı ya da tanı konulmadan kişilerin gelmesi uygun olmaz. Akciğer tansiyonu ile ilgili yaptığımız işlemleri Kardiyoloji Bölümü ile birlikte yürütüyoruz. Ayrıca, Kalp Damar Cerrahisi, Nükleer Tıp alanlarından da destek alıyoruz."

  • "Torunlara örgü örüyorum"

Akciğer tansiyonu hastası 80 yaşındaki Şaziye Çetinkaya'nın sağlık durumuna ilişkin de bilgi veren Doç. Dr. Öcal, "Hastamızın öncelikle zatürresini tedavi ettik. Takiplerimiz sırasında zatürre iyileşmesine rağmen düzelmiyor. Sağ akciğerinin tamamına yakın bir alanı hiç kanlanmıyordu. Oksijenlenmesi için gitmesi gereken kan hiç oraya ulaşmıyordu. Neredeyse iki akciğerin biri işlevsiz gibiydi. En büyük sıkıntısı da solunum sıkıntısı ve göğüs ağrısıydı. İlaç tedavisi uyguladık, ilk zamanlara göre çok daha iyi durumda olduğunu görüyoruz." dedi.

Akciğer tansiyonu hastası Şaziye Çetinkaya da sağlığına kavuşmasından dolayı duyduğu mutluluğu dile getirdi. Çetinkaya, "Çok iyi hissediyorum. Nefes alıyorum, çocuklarımla her yere gidiyorum. Torunlarıma da oturduğum yerden örgü örüyorum." diye konuştu.

Genç kadının literatüre girecek annelik öyküsü

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – İç organlarının yeri doğuştan tümüyle ters olan, kalbindeki delik bir yıl önce robotik cerrahiyle kapatılan ve hamileliği sırasında da kalbinde pıhtı meydana gelen Meryem Çekin, anne olmayı başarabilen dünyadaki ilk örnek oldu.

Konya'da yaşayan 27 yaşındaki Meryem Çekin, kalp, karaciğer ve dalağı başta olmak üzere tüm iç organlarının yeri ters ve prematüre dünyaya geldi. Organlarının yerinin ters olması nedeniyle "çabuk yorulmak" dışında başka bir sıkıntı yaşamayan Çekin'in kalbinde bu kez delik tespit edildi. Ankara'ya sevk edilen ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi bölümünde tedavisine başlanan Çekin'in durumu doktorları da şaşırttı.

SBÜ Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Cengiz Bolcal, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Meryem Çekin'in dünyada 20 bin canlı doğumda görülen bir anatomisi olduğunu belirterek, "Karın içinde toraks boşluğundaki organların yerinin tümüyle farklı olduğunu gördük. Kalbi sağ tarafta, karaciğer sol, dalak ise sağ taraftaydı." dedi.

Meryem Çekin'in kalbindeki deliği göğüs kafesini açmadan robotik cerrahi yöntemiyle kapattıklarını anlatan Bolcal, hastanın bir yıl sonra da hamile olarak kapılarını çaldığını belirtti.

  • "Ameliyatı bütün riskleri göze alarak yaptık"

Çekin'in gebeliğinin 35'inci haftasındaki kontrollerde kalbinin sağ tarafında 5 santimlik bir kan pıhtısı tespit edildiğini ifade eden Bolcal, sonrasında yapılan müdahaleleri şöyle anlattı:

"Bu çok ciddi bir sağlık problemi. Hem anne hem de bebeği için çok ciddi sonuçlar doğurabilir. Kadın doğum ve anestezi ekibiyle ortak bir konsey toplantısı yaptık. Gebeliğin sonlandırılarak bebeğin sezaryenle alınması ardından da robotik kalp ameliyatına karar verdik. Eş zamanlı gerçekleştirilen operasyonda önce doğum gerçekleşti. Biz de bu sefer kalbi durdurmadan çalışırken kalbindeki kitleyi çıkarıp robotik yöntemle aldık. Hastamız robotik yöntemle iki kez ameliyat oldu. İkinci ameliyatlar bütün cerrahi branşlar için risklidir. Elimizde başka bir seçenek olmadığı için çok hızlı bir şekilde bu işi bitirmemiz gerekiyordu. Bütün riskleri alarak hızlı bir şekilde hastanın ameliyatını gerçekleştirdik. Ancak bu defa ilkinden farklı olarak hastanın kalbini durdurmadan, yine robotik cerrahi ile ameliyatı gerçekleştirdik."

Prof. Dr. Bolcal, Meryem Çekin'in yaşadığı sağlık durumuna ilişkin bir çalışma da yaptıklarını belirterek, "Literatürde dünyada böyle bir örnek yok. Bu dünyada yapılan ilk tek vaka. Aynı sıklıkta olmayan şeylerin üst üste gelip, vücuttaki organların yerleri değişik olacak, kalbinde pıhtı olacak ve hamile olacak. Bunların aynı seansta yapıldığı bir örnek yok. Bunu da dünyadaki saygın dergilere yayın olarak gönderdik." ifadelerini kullandı.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği İdari Sorumlusu Prof. Dr. Özlem Evliyaoğlu da Meryem Çekin'in ameliyat şekli, kullanacağı ilaçlar ve gebeliğinin ne zaman sonlandırılarak bebeğin alınacağı konularında Kalp Damar Cerrahisi ve Anestezi Kliniği ile ortak karar aldıklarını belirtti. Evliyaoğlu, "Kliniklerin uyumlu çalışması ile sağlıklı bir şekilde bebeği annesine kavuşturduk. Biz de ilk defa böyle bir vaka ile karşılaştık. Annenin emzirmesi ile ilgili bir sıkıntısı yok." dedi.

  • "İç organlarımın yerinin ters olması benim için normaldi"

Yaşadıklarını mucize olarak nitelendiren Meryem Çekin, "Kalbimin sağda ya da organlarımın ters olması benim için normal bir şeydi. Ben öyle yaratılmışım ve öyle yaşıyordum. Ameliyat olacağım zamanlarda sadece kalbi sağ tarafta olan birileri var mı diye bakıyor, araştırıyordum." diye konuştu.

Amine ismini verdiklerini kızlarının bir an önce kuvözden çıkmasını beklediklerini dile getiren Çekin, "Bebeğimizin sağlık durumu iyi. İnşallah daha da iyi olacağız. Geçirdiğim tüm süreçlerde bana destek olan başta Prof. Dr. Cengiz Bolcal olmak üzere tüm hekimlere ve sağlık görevlilerine teşekkür ediyorum. Robotik cerrahi sayesinde, çok kısa sürede iyileşme şansı yakaladığım için de bu konuda tereddüdü bulunanlara öneririm." dedi.

Meryem Çekin'in eşi elektrik mühendisi Mahmud Çekin de duygularını, "Eşimin kalbindeki durum ve bebeğin dünyaya gelmesi bizim için çok farklı bir durum oldu. Çok farklı duygular yaşıyoruz. Çok şükür şu an ikisinin sağlık durumu da iyi." sözleriyle anlattı.

İdrar kaçırmaya “robotik” çözüm

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Son yıllarda birçok hastalığın tedavisinde başvurulan robotik cerrahi yöntemi, "idrar kaçırma" ve "rahim sarkması" gibi şikayetler yaşayan ileri ve genç yaştaki hastalara da umut ışığı oluyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği bünyesinde, idrar kaçırma ve rahim sarkması ve doğum sonrası oluşan bozukluklar gibi sağlık sorunlarının tedavisi için Ürojinekoloji Polikliniği hizmet vermeye başladı.

Bu şikayetlerle Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği bünyesindeki Ürojinekoloji Polikliniğine başvuran 58 yaşındaki Nurten Çıkrıkçı da şikayetlerinden robotik cerrahi yöntemi sayesinde kurtuldu.

Çıkrıkçı, kist ve miyomları nedeniyle ağrılarının, rahim sarkması ve idrar kaçırma gibi problemlerinin olduğunu belirterek, "Operasyonum robotla yapıldı. Sanki hiç ameliyat olmamış gibi hissediyorum. Bu sorunları olan herkesin de robotla ameliyat olmasını tavsiye ediyorum." dedi.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Ünitesi İdari Sorumlusu Prof. Dr. Özlem Evliyaoğlu, idrar kaçıran ve rahim sarkması şikayetleri bulunan çok sayıda hastanın kadın hastalıkları ve doğum polikliniklerine başvurduğunu belirterek, bu alanda özel bir poliklinik açtıklarını söyledi.

Ürejinokoloji Polikliniğinin her çarşamba öğlene kadar sadece bu alanda sorun yaşayan hastalara hizmet verdiğini ifade eden Evliyaoğlu, bu tür sağlık sorunlarının tedavisinde gerektiğinde multidisipliner, yani diğer branşlarla birlikte hareket edilmesi gerektiğini ve bu açıdan hastanenin her türlü problemle baş edebilecek tam donanıma sahip olmasının hastaya ve hekimlere çok büyük avantajlar sağladığını belirtti.

Prof. Dr. Evliyağoğlu, bazı cerrahi yöntemlerinin uygulanmasının hastadan hastaya farklılık gösterebildiğini ifade ederek, bu konuda da birlikte hareket ederek hastaya en uygun tedavi şekline karar verdiklerini dile getirdi.

Kadınlarda menopoz döneminden sonra genellikle idrar kaçırma şikayetlerinin de görülebildiğini aktaran Evliyaoğlu, "Her üç kadından birisi neredeyse idrar kaçırıyor. Her idrar kaçırma şikayetinde tedavi ameliyat demek değildir. Değerlendirdikten sonra hastaya uygulanacak tedavi şekline karar veriyoruz. Genetik yatkınlıklar, iri bebek doğumları ve kilo alma gibi birçok faktör de idrar kaçırma gibi problemlere yol açabiliyor." diye konuştu.

  • "Robotik cerrahi estetik açıdan da avantajlı"

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Ulubay ise Türkiye'de robotik cerrahinin 10 yıldır farklı branşlarda kullanıldığını, Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesinin de bu alanda öncü merkezlerden biri olduğunu belirtti.

Doç. Dr. Ulubay, özellikle rahim sarkması, idrar kaçırma şikayeti bulunan ve jinekolojik kanser vakalarında robotik cerrahi yöntemini uyguladıklarını, bu konuda ciddi sayıda ameliyat tecrübelerinin olduğunu söyledi.

Genç veya ileri yaşta rahim sarkması olan hastalarda robotik cerrahiyi tercih etmelerinin nedeninin bu yöntemin hasta dostu bir yöntem olduğunu ifade eden Ulubay, ameliyat olan hastaların 24 saat sonra evlerine dönebildiğini ve sosyal hayata dönerek kendi işlerini yapabildiklerini anlattı.

Robotik cerrahi ameliyatının hastaların iyileşme sürelerini kısalttığını vurgulayan Ulubay, şu bilgileri verdi:

"Robotik cerrahi ile ameliyatını yapmamış olsak özellikle ileri yaştaki hastalarda yapılan kesilerin büyük olması sebebiyle hastaların sosyal hayata dönmesi ve kendi işlerini yapabilmesi biraz zaman alacaktı. İyileşme süreleri de 2-3 hafta kadar daha uzayacaktı. Robotik cerrahi yöntemi ile yapılan ameliyatların büyük kesiler ile yapılan açık ameliyatlara göre çok fazla üstünlüğü bulunmaktadır. 24 saat önce ameliyatını yaptığımız hastamız Nurten Çıkrıkçı'nın da taburcu olmasını planlıyoruz. Hastamız, evine gittiği zaman kendi işlerini yapabilir, kendi yemeğini yapabilir, isterse akşam sinemaya da gidebilir. Robotik cerrahi ile ameliyatını yaptığımız hastamızın antibiyotik ve ağrı kesici kullanmasına da gerek kalmayacak."

Düzenli egzersiz, parkinsonun seyrini değiştiriyor

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Uzmanlara göre, düzenli egzersiz ve fiziksel tedavi yöntemleri, beynin dopamin salgılayan hücrelerinin azalması ve hasarıyla oluşan, hareket bozukluklarına ve istem dışı hareketlere yol açan parkinsonda vücut sertliğini azaltarak olumsuz bulgularının ilerlemesini yavaşlatıyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Kliniği İdari ve Eğitim Sorumlusu Doç. Dr. Ömer Karadaş, "Dünya Parkinson Hastalığı Günü" dolayısıyla, AA muhabirine yaptığı açıklamada, parkinsonun 40 yaş ve üzeri bireylerde görüldüğünü, her yıl 100 bin kişiden 8'inin parkinsona yakalandığını belirtti.

Parkinson hastalığının oluşma riskinin erkeklerde, kadınlara göre daha fazla olduğunu ifade eden Karadaş, "Parkinson, 40 yaşın altındaki kişilerde nadir görülür ve hastalığın görülme sıklığı 60 yaşın üzerinde hızlı bir şekilde artar. Yaşam süresinin uzaması dolayısıyla toplumda yaşlı nüfusunun artması da parkinson hastalarının sayısında da artışa neden olmaktadır." dedi.

Doç. Dr. Karadaş, parkinson hastalarında hareketlerde yavaşlama ile istemsiz hareketlerin görüldüğünü dile getirerek, bu durumun beyindeki hareket becerilerini kontrol eden merkezlerin düzensiz çalışmasına bağlı olarak ortaya çıktığını söyledi.

  • "Parkinson erkeklerde daha sık görülüyor"

Parkinson belirtilerinin 40-70 yaşlarında yaygın, görülme sıklığının ise 60'lı yaşlar olduğu bilgisini veren Karadaş, şunları kaydetti:

"Tüm parkinson hastalarının sadece yüzde 5'inde hastalık başlangıç yaşı 20 ila 40 yaşları arasındadır. Genç yaş grubundaki bu hastalarda genetik nedenler söz konusu olabilir. Anne veya baba da ya da kardeşte parkinson hastalığı varlığında, o kişide hastalık gelişme riski toplum geneline kıyasla biraz daha yüksek olabilir. Erkeklerde kadınlara oranla biraz daha sık görülür.

Toplumda bir yılda yeni parkinson hastalığı tanısı konulma oranı binde 1 ya da 2 kişidir. Görülme sıklığı yaklaşık 100 binde 100-150 arasındadır. Toplum da 65 yaş üzerinde her 100 kişiden birinin parkinson hastası olduğu kabul edilmektedir."

Doç. Dr. Karadaş, vücut hareketlerinden sorumlu beyin hücreleri arasındaki iletişimi sağlayan en temel maddelerden birisinin dopamin olduğunu ifade ederek, dopamini üreten beyin hücrelerinin kaybıyla vücut hareketlerinde azalma, düzensizlik, özellikle istirahat halindeyken ortaya çıkan titremeler, kaslarda sertlik, denge sorunları, koordinasyon bozukluğu, kontrol edilemeyen kıvrılmalar, yürüme ve yutmada yavaşlama sorunlarının ortaya çıktığını aktardı.

  • "Parkinson ilaca yanıt veren bir hastalıktır"

Parkinsonun birden çok nedene bağlı ortaya çıktığını belirten Karadaş, bazı psikiyatrik, sara, bağırsak düzenleyici, hipertansiyon ve mide bulantısı ilaçlarının kullanımı esnasında da parkinson benzeri bulguların ortaya çıkabildiğine dikkati çekti.

Karadaş, hastalığın tanısını kesinleştirmek amacıyla herhangi bir beyin görüntülemesi veya özel bir kan tahlili yapılmasının zorunlu olmadığını vurgulayarak, "Parkinson hastalığı beyinde hücre kaybı süreci sonucunda gelişen nörodejeneratif hastalıklar arasında ilaç tedavisine yanıt veren bir hastalıktır. Hastalık süreklidir, bu hastalık belirtileri tedavi altında bile zamanla şiddetlenir. Bu şiddetlenme kişiden kişiye farklılıklar gösterir. Kimi yatağa bağımlı hale gelirken kimi hafif bulgularla hayatını sürdürür. Hangi hastanın hızla bozulacağını hangisinin daha yavaş seyredeceğini önceden bilmek mümkün değildir." diye konuştu.

Nöroloji Kliniği İdari ve Eğitim Sorumlusu Doç. Dr. Ömer Karadaş, parkinsonun uzun süreli, yavaş ilerleyen bir hastalık olması nedeniyle, tedavide hastanın ve ailesinin hekimle iş birliği yapması gerektiğinin önemine işaret ederek, "Beraberce gösterilecek çaba, hem hastanın kendisini rahatsız eden belirtilerin tatmin edici bir şekilde kontrolünü, hem de hastanın daha iyi bir yaşam düzeyine kavuşmasını sağlayacaktır." dedi.

  • "Parkinson hastaları günlük yaşamdan kopmamalı"

Parkinsonun belirtilerinden sorumlu olan dopamin hücrelerinin hasarına yönelik kesin bir tedavi bulunmadığını ancak hastalık belirtilerinin ilaçlarla önemli ölçüde azaltılabildiğini belirten Karadaş, mevcut ilaçların beyinde eksilen dopamini yerine koyduğunu ve onun etkisini taklit ettiğini söyledi.

Doç. Dr. Karadaş, parkinson hastalarının daha kaliteli bir yaşam sürmeleri için ilaç kullanımı dışında yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:

"Günlük egzersizler ve fiziksel tedavi yöntemleri, vücut sertliğini azaltır, parkinsonun diğer olumsuz bulgularının ilerlemesini yavaşlatır. Sosyal destek gruplarına katılmak, benzer durumdaki diğer insanlarla iletişim günlük yaşam aktiviteleri üzerine olumlu etki yapar. Evinizi daha güvenli tutarsanız güvenli evler ile düşme olasılığı da azalır. Gevşek halılardan ve dağınıklıklardan kurtulun, tüm elektrik kablolarının düzgünce sıkıştırıldığından emin olun. Parkinson hastalığı hakkında bilgi edinin. Bu şekilde, bakımınıza aktif olarak dahil olabilirsiniz."

“Glokom” bebeklik döneminde de görülebiliyor

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği öğretim görevlisi Doç. Dr. Mehmet Talay Köylü, halk arasında "göz tansiyonu" veya "karasu" hastalığı olarak da bilinen glokomun, genç yaşlarda hatta bebeklik döneminde de görülebileceğini belirterek, her göz muayenesinde mutlaka göz tansiyonunun ölçülmesi ve göz sinirine bakılması gerektiğini bildirdi.

Doç. Dr. Köylü, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tüm dünyada en sık görülen körlük nedenleri arasında glokomun ikinci sırada yer aldığını belirtti.

Dünyada 70 milyon, Türkiye'de ise 550 bin glokom hastası olduğu bilgisini paylaşan Köylü, 2050 yılına kadar glokomun üç kat artmasının beklendiğini kaydetti. Glokom görülme sıklığının yaşla birlikte artış gösterdiğini ifade eden Köylü, bu oranın 40-80 yaş arasında yüzde 3,54, 40-49 yaş aralığında yüzde 1,3, 80 yaşın üzerinde ise yüzde 21,8 olarak görüldüğünü bildirdi.

Glokomun her yaş döneminde rastlanan bir hastalık olduğunu vurgulayan Köylü, "Glokom genç yaşlarda hatta bebeklik döneminde bile görülebilir. Bu nedenle her göz muayenesinde göz tansiyonları ölçtürülmeli, görme sinirine baktırılmalı ve şüphe duyulduğunda mutlaka bir glokom uzmanından yardım istenmelidir." dedi.

Doç. Dr. Köylü, normal göz içi basıncının optik sinir üzerinde hasara ve görme alanlarında kayba yol açmayacak bir basınç seviyesi olduğunu ve bunun kişiye özgü bir değer olduğunu anlatarak, "Bu seviye bireyler arasında farklılık gösterebilir. Ancak üst ve alt sınır kabul edilebilecek değerleri söz konusudur. Genellikle 9 mmHg alt sınır, 22 mmHg üst sınır olarak kabul edilir. Bu sınırlar içinde dahi optik sinir üzerinde glokom hasarı olabileceği unutulmamalıdır. Glokomun oluşumunda etkili olan tek faktörün göz içi basınç düzeyi olmadığı bilinmektedir." diye konuştu.

Glokomda önemli kabul edilen risk faktörlerine de değinen Köylü, bunlardan en önemlisinin göz tansiyonunun artması, gözün ön saydam merceği (kornea) tabakasının normalden daha ince yapısı, ileri yaş, genetik faktörler ve ilaç kullanımı olduğu bilgisini verdi.

  • "Glokom sinsi bir hastalıktır"

Doç. Dr. Köylü, glokomun sinsi bir hastalık olduğunu vurgulayarak, hastalığın en sık rastlanılan belirtisiz açık açılı tipinde hastanın göz tansiyon artışını hissetmesinin mümkün olmadığına dikkati çekti.

Glokomun erken devrede görmede değişiklik yapmadığını, ağrı veya benzeri göz şikayetine neden olmadığını ifade eden Köylü, bilgisayarlı görme alanı muayenesi veya görme sinir taraması ile görme siniri zedelenmesinin erkenden tanınabileceğini söyledi.

Köylü, göz tansiyon ölçümünde bir şüphe duyulursa mutlaka bir glokom uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, şunları kaydetti:

"Glokom tedavi edilebilir ancak kayıplar geri getirilemez. En sık rastlanılan glokom tipi olan açık açılı ya da eski tabirle kronik basit glokom, genellikle ileri yaşlarda ortaya çıkar. Basınç artışına göz sıvısının dışa akımındaki azalmanın yol açtığı kabul edilir. Göz içi basıncının artış hızı nispeten yavaştır ve hasta bu artışa uyum göstereceğinden dolayı durumdan habersizdir. Hastalığın bir diğer sonucu olan çevre görme alanı kayıpları hasta tarafından hissedilmez.

Açı kapanması glokomu ise dar açılı hastalarda göz sıvısının dışa akışındaki ani duraklamaya bağlı göz içi basıncının hızlı bir seyirle oldukça yüksek değerlere çıkması sonucudur. Hastada şikayetler ani ve belirgindir. Göz tansiyon krizi olarak da bilinir. Glokom, tedavisi mümkün bir hastalıktır. Tedavi süreci tüm ömrü kapsar, yani kronik bir hastalıktır."

Aort kapağı işlevini yitiren hasta “Ozaki” yöntemiyle iyileşti

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Aort kapağı işlevini yitiren hasta, Sağlık Bilimleri Üniversitesinde ilk kez uygulanan ve hasarlı kapağın, hastanın kendi dokusundan üretilen kalp zarı ile değiştirilmesi olarak bilinen "Ozaki" yöntemiyle sağlığına kavuştu.

Japon bilim insanı Dr. Ozaki tarafından mekanik ve biyolojik kalp kapaklarına alternatif olarak geliştirilen "Ozaki" yöntemi, Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Kliniğinde, aort kapağında yüksek oranda hasar bulunan hastaya uygulandı.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Cengiz Bolcal, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yaklaşık 15 yıldan bu yana göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı şikayetleri yaşayan ve takip altında bulunan Şevket Aksoy'un, rahatsızlıklarının artması sonucu yapılan tetkiklerinde, aort kapağında ciddi derecede kaçak olduğunu tespit ettiklerini söyledi.

  • "En büyük özelliği kendi dokusundan kalp zarı"

Aort kapağı fonksiyonunu yitiren Aksoy'un ameliyatını Türkiye'de az sayıda ve belli merkezlerde uygulanan yeni bir yöntemle yapmaya karar verdiklerini aktaran Bolcal, "Japon bilim insanı Dr. Ozaki tarafından geliştirilen ve tekniğe ismini veren bu yöntem, kişinin kendi kalp zarının birtakım kimyasal işlemlerden geçirildikten sonra aort kapağı modeli oluşturulmasıdır. Hastanın vücudundan kalp zarını aldıktan sonra kimyasal işlemlerden geçiriliyor. Daha sonra hastalıklı olan aort kapak çıkarılarak o kapak fonksiyonu yerine getiriliyor." şeklinde konuştu.

Söz konusu yöntemin sadece aort kapak rahatsızlıklarında uygulanabildiğini ifade eden Bolcal, şunları söyledi:

"Kalp kapağı hastalıklarında bütün dünyada kabul gören şey, kapağın korunmasıdır. Aort kapakta, kapağın ya mekanik dediğimiz protezlerle değiştirilmesi ya da biyolojik doku uyumlu kapaklarla kapağın yerinden çıkarılıp bu kapakların yerine konulması işlemi uygulanmaktadır. Uyguladığımız yöntemin en büyük avantajı, kapak hastanın kendi kalp zarından üretildiği için vücuda dışarıdan yabancı bir madde girmiyor. Kendi vücudundaki kalp zarının yeri değişip kalbin içindeki aort kapağın pozisyonuna getiriliyor. En büyük özelliği, kendi dokusundan üretilmesidir."

  • "Kan sulandırıcı ilaç kullanmayacak"

Mekanik kapak ameliyatları sonrasında hastaların kan sulandırıcı ilaçlar kullandığını kaydeden Prof. Dr. Bolcal, bunların, hastaların yaşam kalitesini ciddi şekilde etkilediğine dikkati çekerek, şu bilgileri verdi:

"Hastalar, ömrünün sonuna kadar bunu kullanmak zorunda. O ilacın kullanımlarına bağlı kanamalar da olabiliyor. Kapağın üzerinde pıhtılar oluşabiliyor. Bu, hastanın gerçekten yaşam konforunu bozuyor. Kan sulandırıcı ilaç kullanımı, belki de hastaya yeni bir hastalık da oluşturabiliyor. Bu hastamız için artık öyle bir şey geçerli değil. Hasta, kapak kendi kalp zarından üretildiği için herhangi bir kan sulandırıcı ilaç kullanmadan hayatını bu şekilde devam ettirebilecek."

55 yaşında 4 çocuk babası Şevket Aksoy, göğüs ağrısı ve nefes darlığı şikayetlerinin son üç aydır ciddi şekilde artması nedeniyle hastaneye başvurduğunu dile getirdi.

Yapılan tetkiklerde kalpte kaçak bulunduğunu aktaran Aksoy, "Hocamız özel bir ameliyat uygulayacağını söyledi. Ben de 'hocam size güveniyorum' dedim. Ameliyat oldum. Sağlığım gayet iyi. Hocamıza ve ekibine çok teşekkür ediyorum." ifadelerini kullandı.

Sigara “burger” hastalığını tetikliyor

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Ayak, el ve kol damarlarında tıkanıklık şeklinde ortaya çıkan uzuv kayıplarıyla da sonuçlanabilen "burger" hastalığının, özellikle sigara kullananlarda görüldüğü belirtildi.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Cengiz Bolcal, AA muhabirine yaptığı açıklamada, atardamarların tıkanması nedeniyle ortaya çıkan burger hastalığının, sıklıkla sigara içen kişilerde görüldüğünü söyledi. Hastalığın bacak ve koldaki damarları etkileyerek tıkanıklığa neden olduğunu ifade eden Bolcal, "Burger hastalığında temel sebep sigaradır. Bir şekilde tütün ya da tütün ürünleri kullanan kişilerin burger hastalığına yakalanma riski çok yüksektir." dedi.

  • "Tedavinin ilk kuralı sigarayı bırakmaktır"

Hastaların genellikle tipik iskemik şikayetlerle başvurduğunu anlatan Bolcal, şu bilgileri verdi:

"Burger hastalarında bacak ya da kollarda ağrı görülebilir. Hastanın atardamarında sıkıntının olduğu ilk aklımıza gelen şeydir. Hastaların bacaklarında ve kollarında damar sisteminde bir sıkıntının olup olmadığını detaylandırmak gerekiyor. Bunun için de bacak ya da kol anjiyoları var. Bu görüntüleme yöntemi yapıldıktan sonra burger hastalığından şüpheleniyorsak anjiyografik görüntüleme yöntemleriyle bu tanıyı koyabiliriz. Tanı konulduktan sonra tedavinin ilk kuralı ise hastanın mutlak surette sigarayı bırakmasıdır."

Prof. Dr. Bolcal, hastaların bacak ağrılarına bağlı olarak başka şikayetlerinin de olabileceğini aktararak el ve ayaklarda üşüme, kıllarda dökülme, tırnak yapısında bozulma gibi şikayetlerin de görülebildiğini vurguladı. Bu şikayetlerin görüldüğü hastaların, gece şiddetli ağrı nedeniyle uyuyamadıklarına işaret eden Bolcal, şöyle konuştu:

"Ağrı kesicilerden de yanıt alamayan hasta, gece ağrıdan bacaklarını koyacak yer bulamaz. Özellikle 20-30'lu yaşlardaki genç hastalarda, yoğun sigara içiciliği de var, bacaklarında yürümekle ortaya çıkan ağrıları dinlenince geçiyor, tekrar yürüdüğünde ise devam ediyorsa bu çok önemli bir bulgudur. Hastanın, kalp damar cerrahisi uzmanına başvurması gerekir. Etki mekanizmasını ortaya çıkarıcı faktör sigara olduğu için elimizde çok fazla silahımız olmadığından, sigaranın mutlak surette bırakılması gerekiyor. Sigara içilmekten ziyade içilen ortamlarda bile bulunulmaması gerekiyor. Sigarayı bırakmadığımız durumda ise yapılacak olan bütün tedavi yöntemleri bizi maalesef geriye taşıyor. İster cerrahi tedavi yapalım ister ağrılarını gidermeye yönelik tedaviler yapalım bu süreci durduramıyoruz. Sigara içmeye devam ettiği sürece hasta, maalesef başarılarımız bir yerde tıkanıp kalıyor."

  • "Parmak ucundaki basit bir yara kemiğe kadar ilerleyebilir"

Kalp ve Damar Cerrahı Prof. Dr. Bolcal, burger hastalığına yakalananların yüzde 95'inin erkek olduğunu ancak yoğun sigara kullanan kadınlarda da bu hastalığa rastlanabildiğini dile getirerek şunları kaydetti:

"Hasta bu süreçte sigara kullanmaya devam ederse parmağının ucundaki çok basit bir yara, altta doku beslenemediği için çok hızlı bir şekilde ilerleyip kemiğe kadar gidip uzuv kayıplarına kadar giden bir süreç ortaya çıkıyor. Burger hastalığı olanların yaklaşık dörtte üçünde, mutlaka ayaklarında iyileşmeyen yaralar vardır. Bu hasta gruplarının da dörtte birinde ampütasyon dediğimiz uzuv kayıpları oluşuyor. Damar tıkanıklığı olduğu için damar tıkanıklığını açacak maalesef bir silah yok. Teknoloji gelişti, anjiyo grafik yöntemleri sonrasında tıkalı olan damarların içerisine balonla girerek hastanın şikayetlerini açarak o bölgenin kanlanmasını artıracak işlemler yapılabilir."

Mideden yemek borusu “kapalı yöntem” ile yapıldı

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Yemek borusu kanseri olan iki hasta, karın ve göğüs boşluğundan açılan küçük deliklerden girilerek mideden yapılan 30 santimlik yemek borusuyla sağlığına kavuştu.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, kansere bağlı ölümlerde 6'ncı sırada yer alan yemek borusu kanserine her yıl 350 bin dolayında yeni vaka ekleniyor. Türkiye'nin de orta üst risk grubunda yer aldığı yemek borusu kanserinin tedavisinde son yıllarda birçok alanda uygulanan halk arasında "kapalı" olarak bilinen "endoskopik" yöntem, hastaların normal hayatlarına daha hızlı dönmesini kolaylaştırıyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Fatih Can başkanlığındaki ekip tarafından uygulanan yöntemle yemek borusu kanseri hastası Ali Rıza Özkan ve Muzaffer Göner isimli iki hasta, yaklaşık 8 saat süren operasyonun ardından sağlığına kavuştu.

Yaşadıklarını AA muhabirine anlatan 73 yaşındaki Muzaffer Göner, hırıltı, öksürük ve yutma zorluğu şikayetleriyle hastaneye başvurduğunu belirterek, yapılan testlerde kanser tanısı aldığını söyledi.

Ameliyat sonrası vücudundaki tümörden eser kalmadığını ifade eden Özkan, "9 saat sonra ameliyattan çıktım. Ameliyatın üzerinden bir hafta geçmesine rağmen beslenmeye başladım. En çok çayın kokusunu özlemiştim. İki aydır neredeyse çay içemiyordum. Tamamen iyileşince Erzurum'un dağlarında da gezeceğim." dedi.

Yutma güçlüğü ve mide yanması şikayetleri yaşayan 77 yaşındaki Ali Rıza Özkan ise "Rahatsızlığım ortaya çıkınca hemen ameliyat olmam gerektiğine karar verildi. Ameliyattan sonra hayata yeniden doğmuş gibi hissediyorum. İlk zamanlarda mama ile besleniyordum. Ameliyatın üzerinden bir ay geçti ve şu an her şeyi yiyebiliyorum." dedi.

  • "Yemekleri ve içecekleri çok sıcak tüketmeyin"

SBÜ Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü Uzmanı Doç. Dr. Fatih Can, yemek borusu kanserinin en tipik belirtisinin yutma güçlüğü olduğunu belirterek, "Yutma güçlüğü hisseden kişiler en yakın sağlık kuruluşlarına giderek gecikmeden endoskopi yaptırırlarsa bu sayede hastalığın erken tanısı mümkün olabilir. Erken tanı konduğunda uygun tedavide hastalıktan tamamen kurtulmak mümkün." dedi.

Beslenme alışkanlıkları, sigara ve alkol tüketiminin yemek borusu kanserinin ortaya çıkmasında etkili olan sebepler arasında yer aldığını aktaran Can, "Özellikle sigara her türlü hastalığın ana sebebi olduğu gibi yemek borusu kanserinde de etkendir. Hem sigara içilmesi hem de alkol tüketimi yemek borusu kanseri riskini ciddi şekilde artırıyor. Salamura gıdalar, tuzlu gıdalar ve çok sıcak yemek ve içecek tüketiminden de uzak durmak gerekir." diye konuştu.

  • "Karın ve göğüs boşluğundan yapıyoruz"

Doç. Dr. Can, yemek borusu kanseri ameliyatlarının oldukça büyük ve riskli ameliyatlar olduğunun altını çizerek, şu bilgileri aktardı:

"Bu ameliyatları son yıllarda birçok alanda tercih edilen ve kapalı olarak bilinen endoskopik yöntemle gerçekleştiriyoruz.

Hastanın karnından ve göğüs boşluğundan açılan üç delikle kanserli kısmı çıkarıyor daha sonra da yemek borusu işlevi görecek şekilde mideden bir yemek borusu oluşturuyoruz. Yemek borusu kanseri ameliyatları 6 ve 9 saat aralığında sürüyor."