Türk-İş'in açlık ve yoksulluk sınırı araştırması

ANKARA (AA) – Türk-İş'in araştırmasına göre, nisan ayında 4 kişilik ailenin açlık sınırı 2 bin 107, yoksulluk sınırı 6 bin 863 lira olarak hesaplandı.


Türk-İş tarafından, çalışanların geçim koşullarını ortaya koymak ve temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat değişikliğinin aile bütçesine yansımalarını belirlemek amacıyla her ay yapılan "Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması"nın nisan ayı sonuçları açıklandı.

Araştırmaya göre, bu ay 4 kişilik ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken gıda harcaması tutarını ifade eden "açlık sınırı" 2 bin 107 lira olarak belirlendi. Gıda ile giyim, konut, ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer harcamaların toplam tutarına denk gelen "yoksulluk sınırı" ise 6 bin 863 lira oldu.

Ankara'da yaşayan 4 kişilik bir ailenin gıda için yapması gereken asgari harcama tutarı, bir önceki aya göre yüzde 4,61 oranında arttı. Gıda enflasyonunda 12 ay itibarıyla artış yüzde 25,39 olarak hesaplandı.

  • Av mevsimi sona eren balığın fiyatı arttı

Araştırmaya göre süt, yoğurt ve peynir fiyatında indirim bu ay sona erdi ve ay başından itibaren bu ürünlerin fiyatları artış yönünde gelişme gösterdi.

Kıyma et fiyatı aynı kalırken, kuşbaşı etin fiyatındaki artış mutfak harcamasına olumsuz yansıdı. Av mevsimi sona eren balığın fiyatında artış yaşandı. Tavuk fiyatı da artarken, sakatat fiyatı ciğerdeki artış dışında değişmedi. Yumurta fiyatı markette gerilerken pazarda aynı kaldı. Bakliyat ürünlerinde bu ay etiketlerde önemli bir değişiklik olmadı.

Kuru soğan fiyatı artmaya devam ederken, patates bu ay artmasa da önceki aylara göre yükselen fiyatını korudu. Tarla ürünlerinin devreye girmesiyle sebze kilogram fiyatında artış olmadı.

Un, makarna, irmik fiyatı artarken, pirinç ve bulgurun fiyatı değişmedi. Tereyağı fiyatında artış görülürken margarin, zeytinyağı ve ayçiçeği yağında değişiklik olmadı. Zeytin fiyatı (yeşil ve siyah zeytin ortalaması olarak) bu ay değişmedi. Yağlı tohum ürünlerinden fındık ve ayçekirdeğinin fiyatı arttı. Baharat fiyatı bu ay yine değişmedi. Şeker, bal, reçel, pekmez ve salça fiyatı aynı kaldı, tuz fiyatı ise arttı.

Mikrobiyalitler Van Gölü'nün gizemli dünyasına ışık tutuyor

VAN (AA) – MESUT VAROL – Bitlis'in Adilcevaz ilçesinde bir vadide bulunan ve "su altı peribacaları" olarak adlandırılan yaklaşık 20 metre uzunluğundaki 16 bin yıllık mikrobiyalitler (dikitler), Van Gölü'nün tarihiyle ilgili önemli bilgiler veriyor.

Adilcevaz ilçesinde gölden yaklaşık 2,5 kilometre uzaklıktaki Kazma Deresi mevkisindeki vadide bulunan mikrobiyalitlerin, daha önce Van Gölü'nün derinliklerinde tespit edilenlerle benzerlik taşıdığı belirlendi.

Yapılan araştırmalarda 16 bin yıl öncesine ait olduğu düşünülen ve oluştuğu alanı doğal bir laboratuvar haline getiren mikrobiyalitler, bilim insanlarının da dikkatini çekiyor.

Yurt dışından gelen birçok bilim insanının araştırma yapma imkanı bulduğu mikrobiyalitlerin hem bilim dünyasına hem de turizme kazandırılması için çalışma başlatıldı.

  • "Dünyanın en büyük mikrobiyalitleri Van Gölü'nde bulunuyor"

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Su Ürünleri Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Mustafa Akkuş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Van Gölü'nde tarih boyunca su seviyesinin yükselip alçaldığını söyledi.

Van Gölü havzasının sahip olduğu zenginliklerle adeta bir laboratuvar olduğunu anlatan Akkuş, göl ve çevresindeki oluşumların buradaki tarih hakkında önemli bilgiler verdiğini belitti.

Göl tabanında kalsiyum bakımından zengin suların karbonatlarla birleşerek, siyanobakteri ve çeşitli alplerin faaliyetleriyle beraber mikrobiyalit denilen ağaç benzeri canlı yapılar oluştuğunu anlatan Akkuş, "Van Gölü'nde mercan adı verilen mikrobiyalitler dünyanın çeşitli bölgelerinde var. Fakat dünyanın en büyük mikrobiyalitleri Van Gölü'nde bulunuyor. Dünyanın diğer bölgelerindekilere baktığımızda boyları 6-7 metreyken Van Gölü'nde boyutları 40 metreye ulaşan mikrobiyalitler var." dedi.

  • Göldeki su seviyesiyle ilgili önemli delil

Akkuş, sadece göl içinde değil, gölünde çevresinde de mikrobiyalitlerin oluştuğunu ifade ederek, şunları kaydetti:

"Gölde 16 bin yıl öncesine gittiğimizde su seviyesi çok yüksekti. Dolayısıyla su seviyesi yüksek olduğu dönemlerde burada oluşan mikrobiyalitler, suların alçalmasıyla artık karada kaldı. Karadaki mikrobiyalitler Van Gölü'nde suların geçmişte çok daha yükseklerde olduğunu gösteren en iyi delildir. Mikrobiyalitler eko-turizm ve bilim araştırmaları açısından çok önemli. Çünkü karadaki mikrobiyalitler adete bir açık hava laboratuvarı gibi. Vadide gezdiğimiz zaman adeta binlerce yıl öncesinin izlerini görüyorsunuz. Burada yer alan mikrobiyalitlerin 16 bin yıldan daha eski olduğunu düşünüyoruz. Yani en az 16 bin yıl yaşındalar. Bunlar aslında içerisinde gizem barındıran kutular gibidir."

Mikrobiyalitlerin oluştuğu alanların belirlenip korunması gerektiğini vurgulayan Akkuş, "Tanıtamadığımız her bir değer yok olmaya mahkum. Korumak için bu alanı tanıtmamız lazım. Yürüme yolları, tanıtım levhaları, broşür ve kitapçıklar hazırlamalıyız." ifadelerini kullandı.

  • "İnsanların ilgisine sunmayı düşünüyoruz"

Adilcevaz Kaymakamı Arif Karaman da peribacaları görünümündeki mikrobiyalitlerin havzada önemli bir doğal zenginlik oluşturduğunu dile getirdi.

Yapılan incelemelerde karada da mikrobiyalitlere rastladıklarını anlatan Karman, "Mikrobiyalitler Van Gölü'nün su altındaki saklı hazinesi. Çok kırılgan ve hassas bir yapıya sahip. Gölde birçoğuna rastlamak mümkün. Bunlar tamamen doğal oluşumlar. Hem su altında hem de su üstündeki oluşumların tanıtımını yaparak insanların ilgisine sunmayı düşünüyoruz." diye konuştu.

Bölgede dalış turizmini yaygınlaştırmak için çalışma başlattıklarını anlatan Karaman, şöyle konuştu:

"Su altı dalış okulu açmayı planlıyoruz. Gerekli ekipmanları temin ederek alt yapı oluşturmak istiyoruz. Buradaki yapıları duyan yurt dışındaki birçok yayın kuruluşu ve insan, bu konuda gelip araştırma yapmak istediklerini iletiyorlar. Geçen sene uluslararası bir dergide bunlar ciddi bir şekilde yer aldı. Üniversitemizin de ciddi desteğiyle buradaki bilgilerin bilimsel olarak ortaya çıkarıp turistlerin ilgisine sunmayı düşünüyoruz."

Az ya da orta düzey alkol tüketimi bile felç riskini artırıyor

ANKARA (AA) – Çin'de yürütülen bir araştırma az ya da orta miktarda alkol tüketiminin bile yüksek tansiyonu ve felç riskini artırdığını ortaya koydu.

Çinli ve İngiliz bilim adamlarının yürüttüğü çalışmada 10 yıl boyunca 500 bin Çinlinin yaptıkları egzersiz ve tükettikleri alkol miktarı gibi sağlık verileri incelendi.

Çalışma sonucunda günde bir ya da iki kadeh alkol tüketiminin felç riskini yüzde 10-15, günde dört kadeh alkollü içki tüketmenin felç riskini yüzde 35 artırdığı tespit edildi.

Oxford Üniversitesinden Prof. Richard Peto, şarap ya da biranın bazı koruyucu etkileri olduğu iddialarının artık bilimsel olarak geçersiz olduğunu ifade etti.

Cambridge Üniversitesinden Dr. Stephen Burgess, uzun süreli ve yüksek miktarda alkollü içki tüketiminin sağlığa zararlı olduğunun zaten bilindiğini söyledi. Araştırmaya göre, az alkol tüketiminin kalp için faydalı olmadığını belirten Burgess, aksine az miktarda alkollü içki tüketiminin felç geçirme riskini artırdığını söyledi.

Uzmanlar alkol tüketiminin sınırlandırılması gerekliliğine işaret etti.

Çalışmanın bulguları "The Lancet" dergisinde yayımlandı.

Geçen yıl yayımlanan Hastalıkların Küresel Yükü araştırmasında alkolün sağlığa zarar vermeden tüketilmesini sağlayacak güvenli bir ölçünün olmadığı tespit edilmişti.
195 ülkede alkol kullanımı ile hastalıklar arasındaki ilişkinin ele alındığı araştırmada, az miktarda düzenli alkol tüketenlerin kanser, organ yetmezliği ve alkole bağlı diğer hastalıklara yakalanma riskinin hiç tüketmeyenlere kıyasla arttığı yönünde bulgulara ulaşılmıştı.

“Denizli'deki depremin diğer fayları tetiklemesi beklenmiyor”

DENİZLİ (AA) – Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Halil Kumsar, 20 Mart'ta Acıpayam'da yaşanan depremle kırılan fayların bölgedeki aktif diğer fayları tetikleyebileceğini düşünmediklerini bildirdi.

Prof. Dr. Kumsar, yaptığı yazılı açıklamada, Jeoloji Mühendisleri Odası Denizli Şubesi ile birlikte oluşturdukları ekiple bölgede incelemelerde bulunduklarını belirterek, Prof. Dr. Mehmet Özkul ve Jeoloji Mühendisleri Odası Denizli Şube Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Barış Semiz'in katkılarıyla "20 Mart 2019 Acıpayam Depremi Ön Değerlendirme Raporu" hazırladıklarını bildirdi.

Arazi çalışmaları sırasında depremden en fazla etkilenen yerleşim birimlerinden Yeniköy Mahallesi'nin güney kesiminde uzunluğu yaklaşık 1,5 km, genişliği 4 santimetreye kadar olan yüzey çatlağının gözlendiğini aktaran Kumsar, şunları kaydetti:

"Depremin merkez üssü olan Yeniköy ile Ucarı mahallelerinde zeminde kireçtaşları yoğunlukta. Ucarı'da başka bir önemli bir nokta ise mahallede bulunan göldür. Orada kaynak çıkışlarının yoğun olmasından dolayı kireçtaşındaki ileri derecede yumuşama ve yeraltı suyunun etkisiyle depremin merkez üssü Yeniköy olmasına rağmen Ucarı'da hasarın daha fazla olduğunu gözlemledik. Bölgede yeraltı suyunun zemine yakın olmasından dolayı hasar biraz daha fazla yaşanmıştır. Bu bölgede hasarlı yapıların kullanılmaması, bölgenin jeolojik yapısında ve zeminin jeoteknik özelliklerine uygun projelerle yapıların ve konutların inşa edilmesi gerekiyor."

Bölgedeki depremlerin tarihsel kronolojisini de araştırdıklarını, aynı yerde en son 1936 yılında 5,3 büyüklüğünde depremin görüldüğünü kaydeden Kumsar, bunun bölgedeki depremlerin 80-85 yıl aralığında tekrarlandığını gösterdiğini bildirdi.

  • 6 ve üzeri büyüklükte depremler

Acıpayam havzasındaki fayların parçalı ve uzunluklarının 5-12 kilometre arasında olmasından dolayı bu fayların 6 ve üzeri büyüklükte bir deprem üretmesinin beklenmediğini ifade eden Prof. Dr. Kumsar, açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

"Acıpayam bölgesindeki kırılan bu faylar, Fethiye-Burdur Fay Zonu içerisindeki Acıpayam genişleme havzasını şekillendiren normal faylardır. Dolayısıyla oradaki hareketlilik farklı mekanizmalarda olduğundan Denizli'deki aktif Honaz ya da Pamukkale faylarını tetiklemesi düşünülmemektedir.

5,5 büyüklüğündeki ana deprem sonucunda ova içinde çok sayıda yığma yapı, az sayıda betonarme bina ve camilerde hasar meydana gelmiştir. 20 Mart'ta başlayan Acıpayam ve yakın çevresindeki bu deprem aktivitesinin 5,5'ten daha düşük büyüklükteki artçı depremlerle yaklaşık bir ay daha devam etmesi beklenmektedir. Ana depremde hasar gören yapıların hasar miktarları artçı depremler sonucunda artacağından bu tür yapıların kullanılmaması önemle önerilmektedir."

“Bengal kıtlığında Churchill'in politikaları etkili oldu”

ANKARA (AA) – İngiltere'nin eski başbakanlarından Winston Churchill'in politikalarının, 1943 yılında alt kıtada yaşanan 3 milyon kişinin hayatını kaybettiği Bengal kıtlığına etkisi olduğu belirtildi.

CNN'de yer alan habere göre, Amerikalı ve Hint araştırmacıların yürüttüğü çalışmada, 1943'te yaşanan Bengal kıtlığının nedeninin kuraklık olmadığı sonucuna varıldı.

Araştırmacılar, 1873-1943 yılları arasında alt kıtadaki kıtlık dönemlerinde topraktaki nemlilik düzeyini belirlemek için o zamanın hava durumu verilerini kullanarak yaptıkları çalışma sonucunda, 1943'teki Bengal kıtlığının nedeninin kuraklık ya da yüksek hava sıcaklıkları olmadığı tespit edildi.

Şubat ayında "Geophysical Research Letters" dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, 1943'te bölgeye düşen yağış miktarının ortalamanın üzerinde olduğu belirlendi.
Gandhinagar'daki Hindistan Teknoloji Enstitüsünden araştırmacı Vimal Mişra yaptığı açıklamada, Bengal kıtlığının kuraklık yerine daha çok uygulanan yanlış politikalar nedeniyle yaşandığını söyledi.

Yazar Madhusree Muerjee, kitabında Churchill'in kararlarının 1943 kıtlığına etkili olduğunu yazmıştı. Muerjee'nin "Churchill'in Gizli Savaşı" adlı kitabına göre, dönemin İngiliz Başbakanı Churchill, Hindistan'ın tahıl ihtiyacını gidermeyi reddetmiş ve savaşa yardımcı olması için ülkeden yüksek miktarlarda tahıl ihraç edilmesinde ısrarcı olmuştu.

“Müslümanların adının karıştığı terör saldırıları medyada daha fazla yer buluyor”

NEW YORK (AA) – Müslümanların adının karıştığı terör saldırılarının medyada diğer din ya da gruplara mensup kişilerce düzenlenen saldırılardan daha fazla yer aldığı bildirildi.

ABD'de Georgia State ve Alama üniversiteleri tarafından yapılan ve Justice Quarterly dergisinde yayımlanan bir araştırma, ''faillerinin Müslüman olduğu belirtilen'' terör saldırılarının medyada diğer din ya da gruplara mensup kişilerce düzenlenen saldırılardan yüzde 357 daha fazla yer aldığını ortaya koydu.

Terör saldırılarınının medyada geniş yer bulmasının bir çok nedeni olduğu, ancak saldırganın dininin en önemli faktörlerden biri olabileceğine dikkatin çekildiği araştırmada, ABD'de 2006-2015 yıllarında meydana gelen 136 terör saldırısının medyada nasıl yer bulduğu analiz edildiğinde, bu saldırıların ortalama yüzde 12,5'ine ''Müslümanların adının karıştığı'', ancak ''faillerinin Müslüman olduğu belirtilen'' terör saldırılarının tüm haberlerin yarısını oluşturduğu belirtildi.

Medyada haberlerin orantısız bir şekilde yer almasının, halkın Müslümanların adının karıştığı terör saldırılarından daha fazla korkmasına ve diğer tehditleri görmezden gelmesine neden olduğuna işaret edilen araştırmada, medyada bilinçli ya da bilinçsizce Müslümanlara atfedilen terör saldırılarına daha fazla yer verilmesinin, toplumda neden ve kimden korkulması gerektiğine dair bir söylemi güçlendirerek, bu tür saldırıların daha yaygın olduğu çerçevesi çizdiği ifade edildi.

Araştırmada ayrıca, hükümete yönelik saldırıların, saldırganın yakalanmasının ya da ölü sayısı gibi faktörlerin, terör saldırılarının medyada geniş yer bulmasında etkili olduğu da kaydedildi.

“Şifayı doktorda değil sanal ortamda arıyoruz”

ERZURUM (AA) – Marmara Üniversitesi (MÜ) İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi ve Dijital İletişim Araştırmacısı Doç. Dr. Ali Murat Kırık, internet kullanıcılarının hastalıkları daha çok sanal ortamda aradığını belirterek, "Doktora gitmek yerine sanal ortamda bulduğu tedavi yöntemini uygulayanlar, önüne geçilmez sağlık sorunlarıyla karşılaşabilmektedir." dedi.

Kırık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, iş yoğunluğu ve ulaşım gibi sorunlar nedeniyle özellikle büyükşehirlerde yaşayanların hastalıkları daha çok internet üzerinden araştırdıklarını söyledi.

Ülkenin yarısından çoğunun internet kullanıcısı olduğunu aktaran Kırık, "İnternet kullanıcıları hastalıkları daha çok sanal ortamda aramakta, vücudundaki en ufak bir noktadan ya da bezeden şüphelenmekte ve doğrudan konuyu internette ya da sosyal medyada aramaktadır. Doktora gitmek yerine sanal ortamda bulduğu tedavi yöntemini uygulayanlar, önüne geçilmez sağlık sorunlarıyla karşılaşabilmektedir." diye konuştu.

Kırık, internet ortamında sağlık sorunlarını arayanların "siberkondria" denilen hastalıkla karşı karşıya kaldığını vurgulayarak, şöyle devam etti:

"Günümüzde hemen hemen herkes bu aramayı gerçekleştirmekte ve giderek psikolojik çöküntüye girebilmektedir. İnternet ortamında hastalığını arayanlar özellikle gece geç saatlerde kalkarak edindikleri bilgileri uygulamaya koyulmaktadır. Zihnini sürekli meşgul eden bilgiyi arayan kullanıcı aslında depresif bir atak geçirme eğilimi göstermektedir. Sanal ortamın çekiciliği ve cazibesi onu etkilemektedir."

İnternette sürekli hastalık arayıp teşhis koymaya çalışanların genelde sanal ortamda yoğun vakit geçirdiklerini belirten Kırık, bu durumun dijital bağımlılığa, FOMO (sanal ortamda gelişmeleri kaçırma korkusu) ve nomofobi (telefonsuz kalma korkusu) gibi hastalıkları da tetiklediğine vurgu yaptı.

  • "e-Danışma gibi birimler kurulmalı"

Kırık, internet ortamındaki birçok sağlık ve tıp sitesinin denetimden uzak, yanlış tedavi yöntemleriyle dolu olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:

"İnternette kendilerine yönelik hastalıkları arayan ve gelişi güzel şekilde ilaç kullananlar yanlış tedavi yöntemlerini uygulayıp sağlıklarından olmaktadır. Hatta bu durumdakilerin yapılan araştırmalarda doktorlardan çok internet ortamına itibar ettikleri görülmekte. Bu ciddi bir sorundur. Doktorların, görüşlerine inanmayıp yalnızca sanal ortama itibar eden bireylerin mutlaka sağlık konusunda bilinçlendirilmesi ve 'sağlık okuryazarlığı' bilincinin aşılanması gerekmektedir. Sağlık kuruluşlarının ve yetkili mercilerin ise internet ortamında e-danışma gibi birimleri kurması, böylece hastaneye gelmeden sorunlara yönelik çözüm ve tedavi yöntemleri sunması oldukça önemli."

  • "Her 3 kişiden 2'si sağlık sorununu önce internete danışıyor"

Sağlık İletişimcisi Serap Öcal da teknolojinin gelişmesi ve internetin yaygınlaşmasıyla birçok insanın yaşadığı sorunun çözümü için internete başvurduğunu belirterek, "Konu sağlık olduğunda da yanıt değişmiyor. Türkiye İstatistik Kurumunun Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması verilerine göre 2015 yılında Türkiye’de İnternet kullanıcılarının yüzde 66,3’ünün interneti sağlıkla ilgili yaralanma, hastalık ve beslenme gibi bilgi arama amacıyla kullandığını görüyoruz. Araştırmalar ülkede her 3 kişiden 2'sinin karşılaştığı sağlık sorununu önce internete danıştığını gösteriyor." dedi.

Öcal, hastaların doğru kaynaklardan bilgi almalarına yardımcı olmak amacıyla hekimlerin dijital paylaşım kategorilerinde mümkün olduğunca yer almalarını ifade etti.

Hasta ve hekim ilişkisi açısından iletişimin hem tedaviye uyum hem de iyileşme açısından önemli olduğuna işaret eden Öcal, "İnternet, hasta ve hekim ilişkisini kuvvetlendirme, randevu alma, laboratuvar sonuçlarını değerlendirme ve muayene gerektirmeyen basit konularda danışma hizmetlerini internet üzerinden yapıp, zamandan tasarruf etme bakımından oldukça faydalı, ancak sağlıkla ilgili araştırmaların güvenilir kaynaklardan tercih edilmesi büyük önem taşıyor." diye konuştu.

Öcal, hekimlerin dijital platformları kullanmasıyla sağlık konusunda toplumun bilinçlenmesine katkı sağlayacağına dikkati çekerek, şunları kaydetti:

"Bir hekim, kendisine bir soru maili gönderildiğinde ya da duvarına yazıldığında aynı gün sorunun yanıtını verebilmelidir. Bu durum kişisel düzeyde özel sorulara rahatça yanıt alınabilmesi ve kullanıcının kendini güvende hissetmesi açısından önemli. Tüm bunların yanı sıra bir hekimin sosyal medyada başarılı olabilmesi için televizyon, radyo, gazete ve diğer iletişim kanallarını kullanması da sağlığa ilişkin bilgi kirliliğinin önüne geçilerek yararlı enformasyonun güvenli biçimde kullanılmasının önü açılacaktır."

Doktor eliyle “hacamat” tedavisi

BOLU (AA) – MEHMET EMİN GÜRBÜZ – Geleneksel tedavi yöntemi olarak geçmişten bugüne kullanılan ve uygulama alanı Sağlık Bakanlığının geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları projesi kapsamında genişleyen hacamat, Bolu İzzet Baysal Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesinde de uygulanıyor.

İnsan vücudu üzerinde birçok etkisi olduğu bilinen hacamat (kupa uygulaması), geleneksel ve tamamlayıcı tedavi yöntemi olarak Bolu İzzet Baysal Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesinde uygulanmaya başlandı.

Hastanede, her gün aralarında çevre illerden gelenlerin de olduğu yaklaşık 40 hastaya hacamat tedavisiyle ilgili hizmet veriliyor.

– "Hacamat, hastalıkların tedavisinde etkin şekilde kullanılıyor"

Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uzmanı Özgür Aslan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, hacamatın geçmişinin binlerce yıl geriye gittiğini belirterek, "Bu tedaviyi insanlar, binlerce yıldır birçok hastalığın tedavi edilmesinde uygulamışlar. Hacamat, günümüzde de etkin bir şekilde hastalıkların tedavi edilmesi için kullanılmakta." diye konuştu.

Hacamatın uygulanış şeklinden bahseden Aslan, şu bilgileri verdi:

"Genellikle sırt, baş, boyun, bel, eklem ağrısı ile yorgunluk ve halsizlik gibi şikayetlerde hacamat tedavisi yapıyoruz. Hacamat öncesinde hastayı değerlendirmeye alıyoruz ve şikayetlerini dinliyoruz. Hastanın neresine, nasıl ve kaç seans hacamat tedavisi yapılacağını belirledikten sonra hastanın bir gün öncesinden diyet yapmasını istiyoruz. Hasta bir gün öncesinden hayvansal gıdayı kesiyor. Hasta tedaviye gelmeden 3 saat öncesinden de aç kalıyor. Daha sonra hastaya hacamat tedavisi yapıyoruz. Tedavi bittikten sonra tekrar 2 saat açlık süresi istiyoruz. O günde hayvansal gıdadan uzak durup, ertesi gün normal hayatına devam edebilecek şekilde hastamızı yönlendiriyoruz."

Aslan, hacamat tedavisinde vücuda atılan çiziklerin 1 milimetre olduğunu, çizik yerlerinin 24 saat içerisinde iyileştiğini, tedavinin ardından hastanın pansumanının yapıldığını anlatarak, "Ertesi gün hasta normal hayatına devam ediyor. Tedavinin yansıması ertesi gün görülüyor. Tedavinin ardından vücutta bir dinçlik oluyor. Hasta kendini daha enerjik hissediyor, üzerindeki stresi atıyor. Hasta çok fazla strese maruz kalmaması durumunda tedavi 6 ay etki ediyor." diye konuştu.

– "Hacamattan sonra ağrılarım geçti"

Tedavi için Ankara'dan Bolu'ya gelen omurilik hastası 59 yaşındaki Döndü Bal, "6 yıldır bu hastalıkla mücadele ediyorum. Üç hastanede tedavi gördüm, 6 aydır da evde tedavi oluyorum. Hacamat tedavisi yaptırdım. Sırtımda ağrı vardı. Hacamattan sonra ağrılarım geçti. Vücudum biraz daha rahatladı." ifadelerini kullandı.

Kadınların beyni erkeklere göre daha geç yaşlanıyor

ANKARA (AA) – ABD'de yürütülen bir araştırma, kadınların beyninin erkeklere göre daha geç yaşlandığını ortaya koydu.

Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacıların yürüttüğü çalışmaya katılan yaşları 20 ila 82 olan 121 kadın ve 84 erkeğin beyin tomografileri incelendi. Katılımcıların beyinlerindeki farklı bölümlerde glukoz ve oksijen akışı ölçüldü. Beyin metabolizmasının erkekler ve kadınlarda nasıl değiştiği araştırıldı.

Üniversitenin radyoloji bölümünde Dr. Manu Goyal, çalışmanın sonucunda 30 yaşında bir kadının beyninin yaşıtı bir erkeğin beyninden 3-4 yaş daha genç olduğunun tespit edildiğini belirterek, bunun da kadınların ileri yaşlarda öğrenmek ve yaratıcı olmak için daha donanımlı olmalarını sağlayacağını vurguladı.

Goyal, konuyla ilgili araştırmalarını sürdüreceklerini söyledi.

Çalışmanın sonuçları "National Academy of Sciences"da yayımlandı.

ABD'deki araştırmada katılımcıların yüzde 48'i kendini “işkolik” olarak nitelendirdi

NEW YORK (AA) – ABD'de yapılan bir araştırma, ülkedeki çalışanların yarıya yakınının kendilerini "modern zamanlar işkoliği" olarak nitelendirdiğini ortaya koydu.

"The Vision Council" adlı kuruluşun ABD'de 2 bin çalışan üzerinde yaptığı araştırmada, katılımcıların yüzde 48'i kendilerini "modern zaman işkoliği" olarak niteledi. Söz konusu "modern zamanlar işkolikleri" seyahate çıkmak için kendilerini çok dolu hissettiklerini, sabah kalkar kalkmaz maillerini kontrol ettiklerini ve tatil günlerinde bile işleri hakkında endişe duyduklarını kaydetti.

Araştırmaya göre, bir katılımcı gününün ortalama 7,5 saatini bilgisayar, telefon ya da diğer dijital cihazların ekranına bakarak geçiriyor.

Katılımcıların yüzde 35'i ise günde 9 saatten fazlasını ekran karşısında geçiriyor. Katılımcılar, ekran başında geçirdikleri zamanda göz kuruluğu, baş ağrısı, bulanık görme, boyun ya da omuz ağrısı çekiyor.