ANALİZ – Yaptırımlar gölgesinde Kum ilim havzasındaki çekişmeler

İSTANBUL (AA) – HADİ KHODABANDEH LOUİ – İran rejiminin dini başkenti sayılan ve İran'daki Şii taklit mercilerinin faaliyet merkezi olan Kum şehri, son aylarda açık ve eşi görülmemiş siyasi çekişmelere sahne oluyor. Halk gösterileri, grevler ve artan dış baskıların kriz ortamına yol açtığı ülkede, Rehberlik Ofisi'ne bağlı statükocu figürler ve Devrim Muhafızlarının Kum'dan sorumlu komutanları, rejimden giderek uzaklaşan Şii ilim havzalarına karşı baskılarını artırdı.

– Rahimpur Ezgedi ve "seküler fıkıh" tartışması

Kültürel Devrim Yüksek Konseyi üyesi Hasan Rahimpur Ezgedi, Devrim Muhafızları'na bağlı talebeler tarafından Kum'un ünlü Feyziyye Medresesi’nde düzenlenen etkinlikte yaptığı konuşmada ilim havzalarına ağır eleştiriler yöneltti. Rahimpur, taklit mercilerini “İslamî devleti kuramsallaştırmak yerine seküler fıkıh üretmekle meşgul olmakla” eleştirdi. Sekülerizm, İslam Cumhuriyeti yetkililerinin jargonunda pejoratif bir anlam taşıdığından Rahimpur’un ilim havzalarını çok ağır bir ifadeyle hedef aldığı söylenebilir.

Bu eleştirilerle yetinmeyen Rahimpur, Kum ilim havzasının "taklit mercisinin seri üretim fabrikasına" dönüştüğünü ve Ayetullahların "okumamış ve sosyal gerçeklerden kopuk" oldukları gibi oldukça sert ve aşağılayıcı ifadeler kullandı. Rahimpur'un bu ifadeleri, Kum ilim havzasında büyük tepkiye neden olurken kendini Genç Devrimci Talebeler olarak adlandıran Rehberlik Ofisi'ne bağlı oluşum tarafından desteklendi. Rahimpur’a bir destek de Meclis Araştırma Merkezi Hukuk Çalışmaları Genel Müdürü Celil Muhibbi’den geldi. Rahimpur’un “İslam anlayışının Kuran ve Nehcu'l-Belaga’ya dayandığını ve onun Humeyni devriminin kuramcılarından olduğunu ifade eden Muhibbi, taklit mercileri ve Kum havzasının yeni düşünce üretmediğini ve sürekli kendini tekrarladığını” vurguladı. Genç Devrimci Talebeler'den olan Hüseyin Kaziruni de "havzaların nizamla birlikte ilerleyemediğini ve bu ilerleme sağlanmadan İslam medeniyetinde yeniden yapılanmanın gerçekleşmesinin mümkün olmayacağını" ifade etti.

– Kum’da Devrim Muhafızları ve İmam Sadık Tugayı komutanlarının görevden alınması

Feyziyye Medresesi’nde gerçekleştirilen tartışmalı konuşmada taklit mercilerine ve Kum ilim havzasına yöneltilen ağır eleştirilerin yanı sıra aynı etkinlikte bazı talebelerin taşıdıkları hükümet karşıtı pankartlar ve bu pankartlarda Cumhurbaşkanı Ruhani'nin üstü kapalı olarak ölümle tehdit edilmesi de büyük bir infiale neden oldu. Yoğun tepkiler üzerine etkinliği organize eden Kum Devrim Muhafızları ve Kum İmam Sadık Tugayı komutanları merkeze alındı.

Kum İmam Sadık Tugayı'nın geçmişte Ayetullah el-Uzma Münteziri ve Azeri Kumi gibi rejim muhalifi taklit mercilerini sindirme operasyonunda etkin rol oynadığı biliniyor. İlgili tugayın geçmişte muhalif ayetullahların ofislerine baskın yapma gibi eylemlerde rol aldıkları da ifade ediliyor. İmam Sadık Tugayı'nın önceki eylemlerine karşı pek ses çıkarmayan din adamlarının son olayların ardından sergilediği itiraz, Kum'da muhalif seslerin yükseldiğini gösteriyor.

– Muhammed Yezdi'nin Ayetullah Zencani'ye tehdit mektubu

Yaz aylarından beri Kum'da devam eden tartışmalar, Devrim Rehberi’ne yakınlığıyla bilinen Kum İlim Havzaları Müderrisleri Topluluğu Genel Sekreteri Ayetullah Muhammed Yezdi'nin 27 Ekim tarihinde Şii taklit mercii Ayetullah el-Uzma Musa Zencani'ye hitaben yayınladığı mektupla yeniden alevlendi ve dikkatleri Kum ilim havzası üzerine çekti.

Devrim Muhafızları’na bağlı Fars Haber Ajansı ve Kum Havzası Müderrisleri Topluluğu sitesinde yayınlanan bu mektupta Yezdi sert bir üslupla Zencani'yi tehdit etti. Mektubun gerekçesi ise Zencani'nin eski Cumhurbaşkanı Hatemi başta olmak üzere reformcu kanadın bazı kilit isimleriyle bir araya gelmesi. Söz konusu mektubunda görüşmede yer alanları “sorunlu şahıslar” olarak niteleyen Yezdi, Ayetullah Zencani’yi “İslam düzeni ve rehberliğe saygı göstermemekle” suçladı. Yezdi'nin "Rehbere saygı göstermeyen taklit merciine saygı gösterilmez" mantığından hareketle zımnî olarak Ayetullah Zencani'nin merciliğinin düşürülmesi tehdidinde bulunması, Kum havzası ve reformcu kesimde büyük infial doğurdu. Ev hapsinde bulunan muhalif lider Kerrubi bu mektuba karşı yayınladığı kınamada, Yezdi'yi "İran milleti ve ilim havzalarının iradesine ipotek koymakla" suçladı.

– Farklı sesleri susturma eğilimi

Rahimpur Ezgedi'nin konuşması ve Devrim Muhafızları komutanlarının görevden alınmasının ardından Yezdi'nin bu mektubu Kum'daki derin güç odaklarının hala etkin olduğuna işaret ediyor. Yezdi'nin yaşayan en muteber taklit mercilerinden olan Ayetullah Zencani'ye tehdit mektubu yazması, bireysel bir eylem ötesinde derin güç odaklarının, Kum ilim havzasındaki yükselen muhalif seslere karşı bir hamlesi olarak yorumlanabilir. Görüntüsünün ve isminin yayılmasına Rehberlik emriyle yasak getirilen Muhammed Hatemi'yle bir araya gelmenin, rejimin kırmızı çizgilerini ihlal ettiği mesajını veren Yezdi, rejimin belirlediği çerçevenin dışına çıkmanın cezalandırılacağı uyarısında bulunuyor. Ayrıca Yezdi'nin Rehberlik Ofisi'nin Kum'daki fiili temsilcisi olarak bilinmesi ve Rehberlik makamının bu saldırılara karşı sessiz kalması, havzayı kontrol altında tutuma stratejisinin perde arkasındaki güç odaklarına ışık tutuyor.

Ayetullah Yezdi’nin tehdit mektubunun aslında Rahimpur Ezgedi’nin “seküler havza” uyarısıyla aynı motifi taşıdığı söylenebilir. Gerek Yezdi gerekse Rahimpur Ezgedi, Şii ulemanın rejimin meşruiyetini korumak için birer “ideolojik asker” gibi rejimin direktiflerine göre hareket etmesi gerektiğine inanıyor.

Bu gelişmeler İran’da eskiden beri velayeti fakih ile ilim havzaları arasında süregelen fikir ayrılıklarının tekrar gün yüzüne çıktığını gösteriyor. Devrim Rehberi Ali Hamaney’in, rejim ve Şii ilim havzalarının bekasının birbirine bağlı olduğunu ve rejimin yıpranması halinde en çok din adamlarının zarar göreceği uyarısını her fırsatta yinelemesi söz konusu fay hattını kapatmaya yetmiyor. Aksine halktan kopuk bir Şii merciliğinin İran’ın geleceğinde söz hakkına sahip olmama endişesi, Şii ilim havzalarında rejimden uzaklaşan bir muhalif dip dalganın oluşmasına yol açtı.

Devleti meşrulaştıran resmî ideolojinin farklı sesleri susturma eğilimi İran’dan önce Sovyet deneyiminde de görüldü. Fakat İranlı yazar Ekber Genci’nin de ifade ettiği gibi, Polit Büro’nün sosyalizmi yorumlayan tek merci olmayı yönetmeliklerle dayatması gibi bir mekanizmanın Velayet-i Fakih rejiminde mevcut olmadığının altını çizmek gerekiyor. Şii ilim havzalarındaki köklü çoğulculuk geleneği, taklit mercilerini belirli bir “resmî yoruma” tabi tutmanın mümkün olmayacağını gösteriyor. Hatta bu çabaların aksi tesir doğurduğunu söyleyebiliriz.

[Hadi Khodabandeh Loui İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) Şiilik Araştırmaları Koordinatörlüğü’nde araştırmacı olarak görev yapmaktadır]

Hamaney'den “hızlı ve adil yargılama” talimatı

İSTANBUL (AA) – İran Lideri Ali Hamaney, yargı erkine, ekonomik yolsuzluklarla ilgili hızlı ve adil yargılama yapılması talimatını verdi.

İran basınına yansıyan haberlere göre, Hamaney, yolsuzluğa karışanların hızlı ve adil yargılanması talimatını vererek, alınacak kararlara da özen gösterilmesini istedi.

Ülkede nisan ayında dolar kısa sürede 4 bin tümenden 7 bin 500 tümen seviyelerine yükselmişti. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani hükümeti, 10 Nisan'da doların 4 bin 200 tümene sabitlenmesi için karar alarak serbest piyasada alım-satımı yasaklamıştı.

Devletin belirlediği kur üzerinden bazı ithalatçılara döviz tahsisi yapılmıştı. Söz konusu ithalatçı firmalardan bazıları resmi kur üzerinden ithal ettikleri ürünleri yaklaşık iki katı değerde olan serbest piyasadaki kur üzerinden piyasaya sürmüştü. Olayın ortaya çıkmasının ardından Tahran ve İsfahan gibi kentler esnaf protestolarına sahne olmuştu.

İran'da döviz piyasalarında yaşanan usulsüzlük ve manipülasyon, telefon ve otomobil ithalatına da yansımış ve yolsuzluğa karışan 65 kişinin tutuklandığı belirtilmişti.

Hameney’in Danışmanı Velayeti, Irak’ta

BAĞDAT (AA) – Irak'ın başkenti Bağdat'ta bulunan İran lideri Ali Hamaney'in Dış Politika Danışmanı Ali Ekber Velayeti'nin, Irak Dışişleri Bakanı İbrahim el-Caferi ile bir araya geldiği bildirildi.

Caferi'nin basın ofisinden yapılan yazılı açıklamaya göre Caferi-Velayeti görüşmesinde, "iki ülke ilişkileri ile bölgenin güvenliği ve terörle mücadele" konuları ele alındı.

İran'ın Bağdat Büyükelçiliği'nde düzenlen bir programa katılmak üzere dün Irak'a gelen Velayeti, Cumhurbaşkanı Fuad Masum, İran yönetimine yakınlığıyla bilinen eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Nuri el-Maliki ve Hikmet Akımı lideri Ammar el-Hekim ile de görüşmüştü.

"Ahmedinejad yakında siyasete dönebilir"

İSTANBUL (AA) – GÜLSÜM İNCEKAYA – Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Ortadoğu Uzmanı Firas Elias, İran'daki protestoların dış kaynaklı bir komplo olarak değerlendirilmeden önce rejim taraftarları arasında yaşanan bir olay nezdinde ele alınması gerektiğini belirterek, "Bu bağlamda yoksulların yoldaşı olan Ahmedinejad yakında siyasete dönebilir." dedi.

Elias, 28 Aralık'ta İran'ın Meşhed kentinde bir grubun, hayat pahalılığı, işsizlik, yolsuzluk gibi sorunları protesto etmesiyle başlayan gösterilerin kısa sürede bütün ülkeye yayılarak rejim karşıtı eylemlere dönüşmesiyle ilgili AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Protestoların, muhafazakar kesimin kalesi olan Meşhed kentinden başlayarak Ahvaz, Kirmanşah ve Belucistan'ı da kapsayan 42 şehre yayıldığına dikkati çeken Elias, gösterilerden en çok zarar gören kesimin reformcular olduğunu vurguladı.

İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri'nin, protestoları dış kaynaklı bir komplo olarak nitelendirdiğini hatırlatan Elias, şunları kaydetti:

"Gelecek seçimlere hazırlanan muhafazakarlar, protestolara arka çıkmıştır. Seçim kampanyalarında benimsediği ekonomik programı hayata geçiremeyen Ruhani ile reformist kesim arasındaki anlaşmazlıklar, su yüzüne çıkmaya başlamıştır. Protestoları destekleyen muhafazakar yetkililerin başında İslami Şura Meclisi Üyesi ve Ruhani'nin geçen seçimlerdeki rakibi olan İbrahim Reisi gelmektedir. Protestolar, dış kaynaklı uluslararası bir komplo olarak değerlendirilmeden önce rejim taraftarları arasında yaşanan bir olay nezdinde ele alınabilir. Bu bağlamda yoksulların yoldaşı olan Ahmedinejad yakında siyasete dönebilir."

– "Hükümet temkinli davranıyor"

Firas Elias, protestoların hızlı şekilde 42 şehre yayılmasının, İran Hükümeti'nin anında karşılık vermemesinden kaynaklandığını kaydederek, bu durumun halkı sokağa çıkmak adına cesaretlendirdiğini söyledi.

Eylemlere göz yumulmasının, ekonomik taleplerle başlayan protestoların rejimi hedef alan gösterilere dönüşmesine sebep olduğunu ifade eden Elias, "Diğer yandan protestoların yaşandığı illerde muhafazakar kesim, önemli bir tabana sahiptir. Ayrıca güvenlik güçlerinin protestolara geç karşılık vermesinin bir diğer nedeni, olayların insan hakları örgütleri ve diğer uluslararası örgütler tarafından Tahran aleyhine kullanılmasına engel olmaktır. Protestolarda dile getirilen isteklerin ekonomi ve toplumsal sorunları yakından ilgilendirmesi nedeniyle halk hareketleri, farklı boyutlara ulaşsa dahi rejime yönelik bir tehlike oluşturmayacaktır." görüşünü dile aktardı.

– "Olayları yatıştırmak için atılacak beş adım"

Elias, protestoların İran'ın hasım ülkeleri tarafından kullanılmaya başlanması veya devleti tehdit etmesi durumunda muhafazakar kesimin, Ali Hamaney'in talebi üzerine eylemlerden çekileceğini kaydetti.

İran Hükümeti'nin atacağı adımlarla protestoları sınırlandırabileceğini öne süren Elias, Ruhani'nin bu yönde atabileceği adımları şu şekilde sıraladı:

"2017 yılında gerçekleşen ekonomik büyüme, İran'ı Suudi Arabistan'dan sonra Ortadoğu'daki ikinci büyük ekonomik güç haline getirmiştir. Bu durum mali yükümlülüklerin giderilmesi, işçi ve memur maaşlarının artırılması ve protestoları yatıştırmak adına bazı faaliyetlere girişilmesini sağlayacaktır.

Uluslararası medyanın protestolar bağlamında gelişen ilgisini kesmesine müteakip Devrim Muhafızları Ordusu ve basic güçleri eylemleri kolaylıkla bastırabilir.

Hükümet, kontrollü bir kaos yaratarak; protestoların daha da karışmasına vesile olabilir. Böylece gösteriler, kendiliğinden sona erebilir.

Vatandaşların genel hakları ve kişisel özgürlüklerine getirilen sınırlamalar hafifletilebilir. Olayların kontrol edilemez bir hale bürünmesi halinde rejim, daha maceracı seçeneklere başvurabilir.

Krizi ihraç etme bağlamında Ortadoğu'da İsrail ve Hizbullah arasında bir savaş yaratarak; içeride yaşanan olayları bir dış krize dönüştürebilir."

– "İran'ın Ortadoğu'daki nüfuzu azalır"

Elias, İran'ın yakın çevresinde izlediği dış politikanın artan maliyetlerinin, halkın tepkisine neden olduğunu vurgulayarak, İran yönetiminin bu durumu göz önünde bulunduracağını söyledi.

Protestoların İran'ın izlediği Ortadoğu politikalarına da olumsuz bir şekilde tezahür etme ihtimalinin bulunduğuna vurgu yapan Elias, "Bu etki, İran'ın Irak ve Suriye'den çekilmesiyle sınırlı kalmayacak; sonuç olarak bölgedeki nüfuzunu etkileyecektir. Irak ve Suriye'deki yoksul taban, İran'ın nüfuzuna karşı ayaklanabilir. Nitekim İran, bu bölgedeki nüfuzunun yumuşak güçten ziyade askeri güç üzerine kurulduğunun farkındadır. Bu nedenle İran'ın nüfuzu, sadece Suriye ve Irak kapsamında değil; tüm bölge nezdinde belirsizleşecektir." ifadelerini kullandı.

– "Trump'ın açıklamaları İran rejimini devirme sinyalidir"

Firas Elias, ABD Başkanı Donald Trump'ın, İran'da yaşanan olayları bir fırsat görerek, Tahran yönetimini kaosa ve sonu hesaplanamayan seçimlere itmeye çalıştığını aktardı.

İran'da bir haftadır giderek yayılan protestoların adalet, ekonomi ve fiyat artışları nedeniyle başladığını belirten Elias, sözlerini şöyle tamamladı:

"Ancak olaylar şimdilerde siyasi bir hal almaya başlamıştır. Protestoların bu hale dönüşmesi, ABD'nin lehinedir. ABD Başkanı Trump'ın sosyal medya üzerinden yaptığı 'İran halkı, tarihi rolünü idrak etmeye başlamıştır.' açıklaması, İran rejimini devirmek için verilen bir sinyaldir. Rehber Ali Hamaney, ABD tarafından yapılan bu açıklamaları fırsatçılık ve sorumsuzluk olarak değerlendirmiştir."

“Ahmedinejad yakında siyasete dönebilir”

İSTANBUL (AA) – GÜLSÜM İNCEKAYA – Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Ortadoğu Uzmanı Firas Elias, İran'daki protestoların dış kaynaklı bir komplo olarak değerlendirilmeden önce rejim taraftarları arasında yaşanan bir olay nezdinde ele alınması gerektiğini belirterek, "Bu bağlamda yoksulların yoldaşı olan Ahmedinejad yakında siyasete dönebilir." dedi.

Elias, 28 Aralık'ta İran'ın Meşhed kentinde bir grubun, hayat pahalılığı, işsizlik, yolsuzluk gibi sorunları protesto etmesiyle başlayan gösterilerin kısa sürede bütün ülkeye yayılarak rejim karşıtı eylemlere dönüşmesiyle ilgili AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.

Protestoların, muhafazakar kesimin kalesi olan Meşhed kentinden başlayarak Ahvaz, Kirmanşah ve Belucistan'ı da kapsayan 42 şehre yayıldığına dikkati çeken Elias, gösterilerden en çok zarar gören kesimin reformcular olduğunu vurguladı.

İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri'nin, protestoları dış kaynaklı bir komplo olarak nitelendirdiğini hatırlatan Elias, şunları kaydetti:

"Gelecek seçimlere hazırlanan muhafazakarlar, protestolara arka çıkmıştır. Seçim kampanyalarında benimsediği ekonomik programı hayata geçiremeyen Ruhani ile reformist kesim arasındaki anlaşmazlıklar, su yüzüne çıkmaya başlamıştır. Protestoları destekleyen muhafazakar yetkililerin başında İslami Şura Meclisi Üyesi ve Ruhani'nin geçen seçimlerdeki rakibi olan İbrahim Reisi gelmektedir. Protestolar, dış kaynaklı uluslararası bir komplo olarak değerlendirilmeden önce rejim taraftarları arasında yaşanan bir olay nezdinde ele alınabilir. Bu bağlamda yoksulların yoldaşı olan Ahmedinejad yakında siyasete dönebilir."

– "Hükümet temkinli davranıyor"

Firas Elias, protestoların hızlı şekilde 42 şehre yayılmasının, İran Hükümeti'nin anında karşılık vermemesinden kaynaklandığını kaydederek, bu durumun halkı sokağa çıkmak adına cesaretlendirdiğini söyledi.

Eylemlere göz yumulmasının, ekonomik taleplerle başlayan protestoların rejimi hedef alan gösterilere dönüşmesine sebep olduğunu ifade eden Elias, "Diğer yandan protestoların yaşandığı illerde muhafazakar kesim, önemli bir tabana sahiptir. Ayrıca güvenlik güçlerinin protestolara geç karşılık vermesinin bir diğer nedeni, olayların insan hakları örgütleri ve diğer uluslararası örgütler tarafından Tahran aleyhine kullanılmasına engel olmaktır. Protestolarda dile getirilen isteklerin ekonomi ve toplumsal sorunları yakından ilgilendirmesi nedeniyle halk hareketleri, farklı boyutlara ulaşsa dahi rejime yönelik bir tehlike oluşturmayacaktır." görüşünü dile aktardı.

– "Olayları yatıştırmak için atılacak beş adım"

Elias, protestoların İran'ın hasım ülkeleri tarafından kullanılmaya başlanması veya devleti tehdit etmesi durumunda muhafazakar kesimin, Ali Hamaney'in talebi üzerine eylemlerden çekileceğini kaydetti.

İran Hükümeti'nin atacağı adımlarla protestoları sınırlandırabileceğini öne süren Elias, Ruhani'nin bu yönde atabileceği adımları şu şekilde sıraladı:

"2017 yılında gerçekleşen ekonomik büyüme, İran'ı Suudi Arabistan'dan sonra Ortadoğu'daki ikinci büyük ekonomik güç haline getirmiştir. Bu durum mali yükümlülüklerin giderilmesi, işçi ve memur maaşlarının artırılması ve protestoları yatıştırmak adına bazı faaliyetlere girişilmesini sağlayacaktır.

Uluslararası medyanın protestolar bağlamında gelişen ilgisini kesmesine müteakip Devrim Muhafızları Ordusu ve basic güçleri eylemleri kolaylıkla bastırabilir.

Hükümet, kontrollü bir kaos yaratarak; protestoların daha da karışmasına vesile olabilir. Böylece gösteriler, kendiliğinden sona erebilir.

Vatandaşların genel hakları ve kişisel özgürlüklerine getirilen sınırlamalar hafifletilebilir. Olayların kontrol edilemez bir hale bürünmesi halinde rejim, daha maceracı seçeneklere başvurabilir.

Krizi ihraç etme bağlamında Ortadoğu'da İsrail ve Hizbullah arasında bir savaş yaratarak; içeride yaşanan olayları bir dış krize dönüştürebilir."

– "İran'ın Ortadoğu'daki nüfuzu azalır"

Elias, İran'ın yakın çevresinde izlediği dış politikanın artan maliyetlerinin, halkın tepkisine neden olduğunu vurgulayarak, İran yönetiminin bu durumu göz önünde bulunduracağını söyledi.

Protestoların İran'ın izlediği Ortadoğu politikalarına da olumsuz bir şekilde tezahür etme ihtimalinin bulunduğuna vurgu yapan Elias, "Bu etki, İran'ın Irak ve Suriye'den çekilmesiyle sınırlı kalmayacak; sonuç olarak bölgedeki nüfuzunu etkileyecektir. Irak ve Suriye'deki yoksul taban, İran'ın nüfuzuna karşı ayaklanabilir. Nitekim İran, bu bölgedeki nüfuzunun yumuşak güçten ziyade askeri güç üzerine kurulduğunun farkındadır. Bu nedenle İran'ın nüfuzu, sadece Suriye ve Irak kapsamında değil; tüm bölge nezdinde belirsizleşecektir." ifadelerini kullandı.

– "Trump'ın açıklamaları İran rejimini devirme sinyalidir"

Firas Elias, ABD Başkanı Donald Trump'ın, İran'da yaşanan olayları bir fırsat görerek, Tahran yönetimini kaosa ve sonu hesaplanamayan seçimlere itmeye çalıştığını aktardı.

İran'da bir haftadır giderek yayılan protestoların adalet, ekonomi ve fiyat artışları nedeniyle başladığını belirten Elias, sözlerini şöyle tamamladı:

"Ancak olaylar şimdilerde siyasi bir hal almaya başlamıştır. Protestoların bu hale dönüşmesi, ABD'nin lehinedir. ABD Başkanı Trump'ın sosyal medya üzerinden yaptığı 'İran halkı, tarihi rolünü idrak etmeye başlamıştır.' açıklaması, İran rejimini devirmek için verilen bir sinyaldir. Rehber Ali Hamaney, ABD tarafından yapılan bu açıklamaları fırsatçılık ve sorumsuzluk olarak değerlendirmiştir."

İran'daki protestolar

İSTANBUL (AA) – İran Lideri Ali Hamaney, "İran düşmanları para, silah, siyaset gibi araçları kullanıp güvenlik organlarıyla birlikte İran devletine sorun çıkarmak istiyorlar." dedi.

Başkent Tahran'da şehit aileleriyle bir araya gelen Hamaney, ülkede perşembe gününden bu yana devam eden olaylara ilişkin ilk kez konuştu.

"İran düşmanları para, silah, siyaset gibi araçları kullanıp güvenlik organlarıyla birlikte İran devletine sorun çıkarmak istiyorlar." değerlendirmesinde bulunan Hamaney, halkın cesareti, fedakârlığı ve imanıyla düşmanın üstesinden gelinebileceğini öne sürdü.

İran Lideri, bu konuda daha sonra halka hitaben bir konuşma yapacağını belirtti.

Hamaney ayrıca, "Batı Asya ve Kuzey Afrika olmak üzere bölgedeki bazı ülkelerin durumu içler acısıdır. Eğer Irak savaşında Baasçılar topraklarımıza girebilseydi, hiçbir şeye merhamet etmezlerdi, İran'ın durumu Libya ve Suriye'nin bugünkü durumundan daha kötü olurdu." ifadelerini kullandı.

İran'daki olaylar, 28 Aralık'ta Meşhed'de bir grup göstericinin, ülkedeki hayat pahalılığı, işsizlik, yolsuzluk gibi sorunları protesto etmesiyle başlamıştı. Kısa sürede rejim karşıtı gösterilere dönüşen protesto eylemleri, Tahran, Kermanşah, Senendeç, Zencan, Şiraz, Kum, Şiraz, Ahvaz, Zahidan, Erak, Hurrem Abad gibi pek çok kente yayıldı. Ülke genelindeki olaylarda şimdiye kadar en az 23 kişinin hayatını kaybettiği, 500'den fazla göstericinin gözaltına alındığı bildirildi.

İran’daki protestolar

İSTANBUL (AA) – İran Lideri Ali Hamaney, "İran düşmanları para, silah, siyaset gibi araçları kullanıp güvenlik organlarıyla birlikte İran devletine sorun çıkarmak istiyorlar." dedi.

Başkent Tahran'da şehit aileleriyle bir araya gelen Hamaney, ülkede perşembe gününden bu yana devam eden olaylara ilişkin ilk kez konuştu.

"İran düşmanları para, silah, siyaset gibi araçları kullanıp güvenlik organlarıyla birlikte İran devletine sorun çıkarmak istiyorlar." değerlendirmesinde bulunan Hamaney, halkın cesareti, fedakârlığı ve imanıyla düşmanın üstesinden gelinebileceğini öne sürdü.

İran Lideri, bu konuda daha sonra halka hitaben bir konuşma yapacağını belirtti.

Hamaney ayrıca, "Batı Asya ve Kuzey Afrika olmak üzere bölgedeki bazı ülkelerin durumu içler acısıdır. Eğer Irak savaşında Baasçılar topraklarımıza girebilseydi, hiçbir şeye merhamet etmezlerdi, İran'ın durumu Libya ve Suriye'nin bugünkü durumundan daha kötü olurdu." ifadelerini kullandı.

İran'daki olaylar, 28 Aralık'ta Meşhed'de bir grup göstericinin, ülkedeki hayat pahalılığı, işsizlik, yolsuzluk gibi sorunları protesto etmesiyle başlamıştı. Kısa sürede rejim karşıtı gösterilere dönüşen protesto eylemleri, Tahran, Kermanşah, Senendeç, Zencan, Şiraz, Kum, Şiraz, Ahvaz, Zahidan, Erak, Hurrem Abad gibi pek çok kente yayıldı. Ülke genelindeki olaylarda şimdiye kadar en az 23 kişinin hayatını kaybettiği, 500'den fazla göstericinin gözaltına alındığı bildirildi.

GÖRÜŞ – Ahmedinejad'ın İran yargısına karşı neticesiz mücadelesi

İSTANBUL (AA) – SELİM CELAL – İran yargısı, daima aşırı politik olmakla eleştirilmiştir. Bu kurumun sicilinde, siyasi rakiplerine yönelik kitlesel ve yargısız infazlar, mağduriyetler ve işkenceler var. Fakat anayasal statüsü itibariyle doğrudan Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney'in kontrolünde olmasından dolayı, İran yargısına şimdiye kadar hiç kimse karşı duramadı.

Bununla birlikte, yargıya yönelik eleştiriler birkaç aydır yavaş yavaş yeni bir mecraya evriliyor. Daha öncekinden farklı olarak bu sefer, eleştiriler 2005-2013 yılları arasında iki dönem cumhurbaşkanlığı yapmış olan Mahmud Ahmedinejad'dan geliyor. Ahmedinejad'ın küresel adaletle ilgili, Birleşmiş Milletler Genel Kurul'u dâhil, uluslararası platformlarda yaptığı konuşmalar akla geliyor. Bu konuşmalara bakılacak olursa sanki İslam Cumhuriyeti kendi iç adaletini tesis etme görevini başarıyla yerine getirmiş de artık bu tecrübesini "Mehdici Küresel Adil Toplum" adı altında küresel toplumla paylaşmaya çalışıyordu. Ancak o günler çoktan geride kaldı ve Ahmedinejad artık İran yargısına karşı yükselen en gür ses oldu.

Nitekim, Ahmedinejad görevdeki ikinci döneminde de yargının karşısında durmuştu. Bununla birlikte, o zaman cumhurbaşkanı olduğu için yargının kendisine müsamaha göstereceğine, fakat görev süresi dolar dolmaz kesinlikle peşine düşeceğine ve en azından, selefleri Muhammed Hatemi ve Haşimi Rafsancani'nin de başına geldiği gibi, toplum içine çıkmasına yasak getirileceğine dair genel bir görüş vardı. Ahmedinejad'ın görevini bitirdikten sonra kullandığı lisana da artık dikkat edeceği düşünülüyordu.

Şu ana kadar bu iki tahminin her ikisinin de yanlış olduğu ortaya çıkmış durumda. Ahmedinejad'ın birtakım yandaşlarına karşı bazı adımlar atmış olmasına rağmen yargı, henüz kendisine doğrudan dokunmadı. Öte yandan, bütün bir yargıya kafa tutan bir ekibin destek verdiği Ahmedinejad artık çok daha çatışmacı bir tavır takınıyor.

Üç mühim Ahmedinejad müttefiki olan Hamid Bakai, Ekber Civanfikr ve Habibullah Horasani'nin, kendilerine teslim edilen celbe uyarak mahkemeye gitmek yerine, halk arasında best-nişînî olarak bilinen uygulamaya müracaat ederek, 15 Kasım'da Şah Abdülazîm türbesine sığınmasıyla olayların seyri değişti. Bundan birkaç saat sonra kendilerine Ahmedinejad, ve görevdeyken yardımcılarından biri olan İsfendiyar Rahim Meşai katıldı.

Best-nişînî umutsuzluğa kapılan bir kimse tarafından gerçekleştirilen sembolik bir eylemdir. Şianın sosyo-politik kültüründe herhangi bir Şii imamının veya onun soyundan gelen birinin türbesine sığınanların, sığındığı kişinin emanında olduğu kabul edilir. Bu nedenle, zamanın yöneticilerinden canlarına bir tehdit algılayan herkes, geleneksel olarak bu türbelere sığınmıştır.

Çağdaş İran tarihinde, Şah Abdülazim'in türbesi, ülkenin başkentine olan yakınlığından dolayı best-nişînî uygulaması açısından hususen öne çıkan bir yer; zira bu türbeye sığınan kimse, İran hükümdarlarının dikkatini çok kısa sürede çekebilirdi. İran kralları dahi genel olarak türbelere sığınma uygulamasına saygı göstermiştir.

Prensip olarak best-nişînî, ferdi emniyet için tatbik edilirken, modern İran tarihinde bazı yüksek profilli şahsiyetler de [eylemin ihsas ettirdiğinden] daha büyük siyasi hedeflerle bu yönteme müracaat etmiştir. Mesela, ünlü Müslüman reformist Cemaleddin Afgani de yedi ay boyunca Şah Abdülazim'in türbesinde oturmuş, despotizm karşıtı konuşmalarını oradan yapmıştır.

İran hükümdarları, türbeye duydukları saygının bir nişanesi olarak çoğu durumda protestocuların siyasi taleplerini karşılamışlardır. Hatta İran anayasal devrimi dahi bu uygulamaya çok şey borçludur. Siyaset bilimcisi ve edebiyat eleştirmeni olan Hüma Katuzyan'ın belirttiği gibi, İran Kralı Nasırüddin Şah (1831-1896) meşhur bir Şii alim olan Ayetullah Molla Ali Kâni'ye müracaat ederek best-nişînî'yi yasaklayacak bir fetva vermesini istemiş, Molla Ali Kâni de "Zât-ı alileri adalet kapısını açarlarsa diğer kapı [otomatik olarak] kapanacaktır" diyerek mukabelede bulunmuştur.

1979 devriminden sonra best-nişînî'nin modası geçti. Ahmedinejad'ın dostlarının yaptığı şeyin, İslam Cumhuriyeti'nin tarihindeki ilk ve en önemli best-nişînî uygulaması olduğu iddia edilebilir. Protestocular eylemlerine başlamadan önce yazdıkları mektupta, yargının sebep olduğu mağduriyet ve zulümlerden artık bıktıklarını ve bu yüzden önlerindeki tek seçenek olarak türbeye sığınmaya karar verdiklerini ifade ettiler.

İlginçtir; modern İran yargısı, Şah Abdülazim'in türbesinde bir ay boyunca oturan bazı üst düzey Şia alimlerinin taleplerine bir mukabele olarak Muzaffereddin Şah'ın (1853-1907) emriyle 1905 yılında kuruldu.

Ayrıca Şah Abdülazim'in sadece Şia'nın 12 imamından birinin torunu olduğunu, halbuki 12. imam İmam Mehdi'nin sırra kadem bastığı ve geri geleceğine inanıldığını not etmeli. Ahmedinejad, cumhurbaşkanlığı sırasında, İmam Mehdi ile doğrudan bağlantı halinde olduğunu ima ediyordu. Ahmedinejad, resmî yemeklerde yanına fazladan boş bir tabak koyar ve böylece İmam Mehdi'nin de orada onunla olduğunu ve yanında yemek yediğini ima ederdi. İşe bakın ki şimdi kendisi ve ekibi bu sefer yaşayan bir imama (Mehdi) niyaz etmek yerine bir Şii imamının vefat etmiş ve daha az tanınan bir torunundan (Şah Abdülazim) istimdâd talebini tercih ettiler.

Tarihsel olarak türbelere sığınanlara zarar verilmemiş olmasına rağmen İran'ın mevcut idarecileri, best-nişînî geleneğinin yeniden ortaya çıkmasına müsaade etmemeye kararlı. Buna paralel olarak 18 Kasım'da "sivil giyimli" (libâs-ı şahsî) olarak bilinen İran kolluk kuvvetleri, Ahmedinejad'ın arkadaşlarına saldırdı ve onları türbeden kovdu. Video görüntüleri her iki tarafın da birbirine karşı türbenin içinde çok ağır ifadeler kullandığını gösteriyor.

Bunlardan bahsettikten sonra birkaç soru sormamız gerekiyor: Ahmedinejad'ın hedefleri nedir? Ahmedinejad best-nişînî'ye neden müracaat etti? Ve yargıya karşı yürüttüğü kampanyada, halkın desteğini neden arkasına alamıyor? Bu soruların cevabı, Ahmedinejad'ın şahsi karakterinde ve siyasi davranışlarında gizli.

Ahmedinejad'ın bazı önemli gizli dosyalara erişimi var gibi görünüyor ve bir müddettir İran'ın yönetici elitine, bu belgeleri sızdırma tehdidiyle şantaj yapıyor. Belgelerin içeriğini kestirmek zor, fakat bunların devlet sırlarıyla ilgili olmadığı, daha çok, üst düzey İranlı yetkililerin iktidarlarını kötüye kullanmasıyla ilgili olduğu söylenebilir.

Fakat, Ahmedinejad'ın tehdidi kamu çıkarlarına yönelik değil. Yerleşik düzenle bir anlaşma sağlamak için bu belgeleri, bir pazarlık malzemesi olarak kullanıyor. Ahmedinejad'ın peşinde olduğu anlaşmanın basit bir dokunulmazlığın ötesinde bir şey olduğunu belirtmek gerekir. Ahmedinejad'a göre, yapılacak herhangi bir anlaşma, siyasette kalmasına imkân tanıyacak izni de içermeli. Ve elbette ki siyasette kalarak, Yardım Konseyi, Milli Güvenlik Kurulu vb. gibi konseylerde üyeliği bulunan marjinal bir role sahip merasimsel bir şahsiyet olmanın ötesine geçecektir. Ahmedinejad bu anlaşmayı elde etmek ve bu sene gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleriyle yürütme erkine yeniden dâhil olmak konusunda çok umutluydu, fakat diskalifiye oldu. Şimdi de gözlerini yaklaşık iki yıl sonra yapılacak olan par
lamento seçimlerine dikmiş durumda. Bu talebe ise İran yönetiminin zirvelerinden direnç geldiği görülüyor. Krizin tırmanması, Ahmedinejad'ın hayal kırıklığına uğradığına, bundan dolayı da yerleşik düzen üstündeki baskıyı artırmaya çalıştığına işaret ediyor.

Fakat bu gizli dosyaları sızdırarak şansını azaltmak istemiyor, zira sırlar bir kişi onları kullanabildiği sürece bir değere sahiptir; sızdırıldıkları anda değerleri ciddi şekilde azalır.

Bu arada; Ahmedinejad halk protestoları veya grevler gibi demokratik vasıtalara inanıyor falan değil. Bu yüzden halk kitlelerinden uzakta durmaya ve teokratik sistemi best-nişînî'ye müracaat ederek, teokratik kurallarla yenmeye karar verdi. Bununla birlikte, çok mühim bir ayrıntıyı yanlış hesapladı. Best-nişînî uygulamasının, Şii din adamları tarafından, idarecilere baskı yapabilmek için icat edilmiş olduğunu gözden kaçırdı. Fakat artık iktidarda bu din adamları var ve bu konumlarıyla, Ahmedinejad ve müttefiklerinin dâhil olmak istedikleri oyunun sahibi onlar. Ahmedinejad'ın unuttuğu diğer bir şey ise Humeyni'nin fetvası; "[Teokratik siyasi] sistemi kurtarmak, diğer bütün dini vazifelerin üstündedir". Bu demektir ki, bu fetvaya göre, yerleşik düzenin, teokratik sistemi kurtarmaya yönelik yüce dava için bir türbeye hürmetsizlik yapmasına dahi izin verilmektedir.

Best-nişînî hamlesi akim kalınca Ahmedinejad ve ekibi, İran yargısı ve onun başında bulunan Ayetullah Laricânî'nin aleyhinde ifşaatlarda bulunan bir dizi video yayınlayıp, açık mektuplar yazdılar. Bu eleştirinin çok daha hafif bir versiyonu diğer herhangi bir siyasetçi tarafından -mesela Muhammed Hâtemî, Mir Hüseyin Musevî veya Mehdi Kerrubî gibi- yapılmış olsaydı, dev bir halk hareketine ve hatta ayaklanmalara yol açabilirdi. Fakat Ahmedinejad, ciddi bir halk desteği sağlayamadı. Bu durum, yargıdaki yolsuzluğun halk nezdinde bir endişe kaynağı olmadığı anlamına kesinlikle gelmiyor. Ahmedinejad yolsuzluk hakkında her ne söylüyorsa halk nezdinde bir karşılığı var ve İran vatandaşlarının çoğu bu görüşleri paylaşıyor; fakat mesele şu ki, Ahmedinejad'a inanmıyorlar. Ahmedinejad'ın konuşmalarına ve mektuplarına bakan bir kimse, oradaki gerçekleri nispeten kolaylıkla bulabilir; ancak bulması imkânsız olan şey, samimiyettir. Tam ifadesiyle: kesinlikle doğru olan sözler, yanlış bir ağızdan ifade edilmekte.

Mütercim: Ömer Çolakoğlu

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

[Türkiye merkezli yazar, İran'ın dış ve iç politikası konularında uzmandır.]

GÖRÜŞ – Ahmedinejad’ın İran yargısına karşı neticesiz mücadelesi

İSTANBUL (AA) – SELİM CELAL – İran yargısı, daima aşırı politik olmakla eleştirilmiştir. Bu kurumun sicilinde, siyasi rakiplerine yönelik kitlesel ve yargısız infazlar, mağduriyetler ve işkenceler var. Fakat anayasal statüsü itibariyle doğrudan Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney'in kontrolünde olmasından dolayı, İran yargısına şimdiye kadar hiç kimse karşı duramadı.

Bununla birlikte, yargıya yönelik eleştiriler birkaç aydır yavaş yavaş yeni bir mecraya evriliyor. Daha öncekinden farklı olarak bu sefer, eleştiriler 2005-2013 yılları arasında iki dönem cumhurbaşkanlığı yapmış olan Mahmud Ahmedinejad'dan geliyor. Ahmedinejad'ın küresel adaletle ilgili, Birleşmiş Milletler Genel Kurul'u dâhil, uluslararası platformlarda yaptığı konuşmalar akla geliyor. Bu konuşmalara bakılacak olursa sanki İslam Cumhuriyeti kendi iç adaletini tesis etme görevini başarıyla yerine getirmiş de artık bu tecrübesini "Mehdici Küresel Adil Toplum" adı altında küresel toplumla paylaşmaya çalışıyordu. Ancak o günler çoktan geride kaldı ve Ahmedinejad artık İran yargısına karşı yükselen en gür ses oldu.

Nitekim, Ahmedinejad görevdeki ikinci döneminde de yargının karşısında durmuştu. Bununla birlikte, o zaman cumhurbaşkanı olduğu için yargının kendisine müsamaha göstereceğine, fakat görev süresi dolar dolmaz kesinlikle peşine düşeceğine ve en azından, selefleri Muhammed Hatemi ve Haşimi Rafsancani'nin de başına geldiği gibi, toplum içine çıkmasına yasak getirileceğine dair genel bir görüş vardı. Ahmedinejad'ın görevini bitirdikten sonra kullandığı lisana da artık dikkat edeceği düşünülüyordu.

Şu ana kadar bu iki tahminin her ikisinin de yanlış olduğu ortaya çıkmış durumda. Ahmedinejad'ın birtakım yandaşlarına karşı bazı adımlar atmış olmasına rağmen yargı, henüz kendisine doğrudan dokunmadı. Öte yandan, bütün bir yargıya kafa tutan bir ekibin destek verdiği Ahmedinejad artık çok daha çatışmacı bir tavır takınıyor.

Üç mühim Ahmedinejad müttefiki olan Hamid Bakai, Ekber Civanfikr ve Habibullah Horasani'nin, kendilerine teslim edilen celbe uyarak mahkemeye gitmek yerine, halk arasında best-nişînî olarak bilinen uygulamaya müracaat ederek, 15 Kasım'da Şah Abdülazîm türbesine sığınmasıyla olayların seyri değişti. Bundan birkaç saat sonra kendilerine Ahmedinejad, ve görevdeyken yardımcılarından biri olan İsfendiyar Rahim Meşai katıldı.

Best-nişînî umutsuzluğa kapılan bir kimse tarafından gerçekleştirilen sembolik bir eylemdir. Şianın sosyo-politik kültüründe herhangi bir Şii imamının veya onun soyundan gelen birinin türbesine sığınanların, sığındığı kişinin emanında olduğu kabul edilir. Bu nedenle, zamanın yöneticilerinden canlarına bir tehdit algılayan herkes, geleneksel olarak bu türbelere sığınmıştır.

Çağdaş İran tarihinde, Şah Abdülazim'in türbesi, ülkenin başkentine olan yakınlığından dolayı best-nişînî uygulaması açısından hususen öne çıkan bir yer; zira bu türbeye sığınan kimse, İran hükümdarlarının dikkatini çok kısa sürede çekebilirdi. İran kralları dahi genel olarak türbelere sığınma uygulamasına saygı göstermiştir.

Prensip olarak best-nişînî, ferdi emniyet için tatbik edilirken, modern İran tarihinde bazı yüksek profilli şahsiyetler de [eylemin ihsas ettirdiğinden] daha büyük siyasi hedeflerle bu yönteme müracaat etmiştir. Mesela, ünlü Müslüman reformist Cemaleddin Afgani de yedi ay boyunca Şah Abdülazim'in türbesinde oturmuş, despotizm karşıtı konuşmalarını oradan yapmıştır.

İran hükümdarları, türbeye duydukları saygının bir nişanesi olarak çoğu durumda protestocuların siyasi taleplerini karşılamışlardır. Hatta İran anayasal devrimi dahi bu uygulamaya çok şey borçludur. Siyaset bilimcisi ve edebiyat eleştirmeni olan Hüma Katuzyan'ın belirttiği gibi, İran Kralı Nasırüddin Şah (1831-1896) meşhur bir Şii alim olan Ayetullah Molla Ali Kâni'ye müracaat ederek best-nişînî'yi yasaklayacak bir fetva vermesini istemiş, Molla Ali Kâni de "Zât-ı alileri adalet kapısını açarlarsa diğer kapı [otomatik olarak] kapanacaktır" diyerek mukabelede bulunmuştur.

1979 devriminden sonra best-nişînî'nin modası geçti. Ahmedinejad'ın dostlarının yaptığı şeyin, İslam Cumhuriyeti'nin tarihindeki ilk ve en önemli best-nişînî uygulaması olduğu iddia edilebilir. Protestocular eylemlerine başlamadan önce yazdıkları mektupta, yargının sebep olduğu mağduriyet ve zulümlerden artık bıktıklarını ve bu yüzden önlerindeki tek seçenek olarak türbeye sığınmaya karar verdiklerini ifade ettiler.

İlginçtir; modern İran yargısı, Şah Abdülazim'in türbesinde bir ay boyunca oturan bazı üst düzey Şia alimlerinin taleplerine bir mukabele olarak Muzaffereddin Şah'ın (1853-1907) emriyle 1905 yılında kuruldu.

Ayrıca Şah Abdülazim'in sadece Şia'nın 12 imamından birinin torunu olduğunu, halbuki 12. imam İmam Mehdi'nin sırra kadem bastığı ve geri geleceğine inanıldığını not etmeli. Ahmedinejad, cumhurbaşkanlığı sırasında, İmam Mehdi ile doğrudan bağlantı halinde olduğunu ima ediyordu. Ahmedinejad, resmî yemeklerde yanına fazladan boş bir tabak koyar ve böylece İmam Mehdi'nin de orada onunla olduğunu ve yanında yemek yediğini ima ederdi. İşe bakın ki şimdi kendisi ve ekibi bu sefer yaşayan bir imama (Mehdi) niyaz etmek yerine bir Şii imamının vefat etmiş ve daha az tanınan bir torunundan (Şah Abdülazim) istimdâd talebini tercih ettiler.

Tarihsel olarak türbelere sığınanlara zarar verilmemiş olmasına rağmen İran'ın mevcut idarecileri, best-nişînî geleneğinin yeniden ortaya çıkmasına müsaade etmemeye kararlı. Buna paralel olarak 18 Kasım'da "sivil giyimli" (libâs-ı şahsî) olarak bilinen İran kolluk kuvvetleri, Ahmedinejad'ın arkadaşlarına saldırdı ve onları türbeden kovdu. Video görüntüleri her iki tarafın da birbirine karşı türbenin içinde çok ağır ifadeler kullandığını gösteriyor.

Bunlardan bahsettikten sonra birkaç soru sormamız gerekiyor: Ahmedinejad'ın hedefleri nedir? Ahmedinejad best-nişînî'ye neden müracaat etti? Ve yargıya karşı yürüttüğü kampanyada, halkın desteğini neden arkasına alamıyor? Bu soruların cevabı, Ahmedinejad'ın şahsi karakterinde ve siyasi davranışlarında gizli.

Ahmedinejad'ın bazı önemli gizli dosyalara erişimi var gibi görünüyor ve bir müddettir İran'ın yönetici elitine, bu belgeleri sızdırma tehdidiyle şantaj yapıyor. Belgelerin içeriğini kestirmek zor, fakat bunların devlet sırlarıyla ilgili olmadığı, daha çok, üst düzey İranlı yetkililerin iktidarlarını kötüye kullanmasıyla ilgili olduğu söylenebilir.

Fakat, Ahmedinejad'ın tehdidi kamu çıkarlarına yönelik değil. Yerleşik düzenle bir anlaşma sağlamak için bu belgeleri, bir pazarlık malzemesi olarak kullanıyor. Ahmedinejad'ın peşinde olduğu anlaşmanın basit bir dokunulmazlığın ötesinde bir şey olduğunu belirtmek gerekir. Ahmedinejad'a göre, yapılacak herhangi bir anlaşma, siyasette kalmasına imkân tanıyacak izni de içermeli. Ve elbette ki siyasette kalarak, Yardım Konseyi, Milli Güvenlik Kurulu vb. gibi konseylerde üyeliği bulunan marjinal bir role sahip merasimsel bir şahsiyet olmanın ötesine geçecektir. Ahmedinejad bu anlaşmayı elde etmek ve bu sene gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleriyle yürütme erkine yeniden dâhil olmak konusunda çok umutluydu, fakat diskalifiye oldu. Şimdi de gözlerini yaklaşık iki yıl sonra yapılacak olan parlamento seçimlerine dikmiş durumda. Bu talebe ise İran yönetiminin zirvelerinden direnç geldiği görülüyor. Krizin tırmanması, Ahmedinejad'ın hayal kırıklığına uğradığına, bundan dolayı da yerleşik düzen üstündeki baskıyı artırmaya çalıştığına işaret ediyor.

Fakat bu gizli dosyaları sızdırarak şansını azaltmak istemiyor, zira sırlar bir kişi onları kullanabildiği sürece bir değere sahiptir; sızdırıldıkları anda değerleri ciddi şekilde azalır.

Bu arada; Ahmedinejad halk protestoları veya grevler gibi demokratik vasıtalara inanıyor falan değil. Bu yüzden halk kitlelerinden uzakta durmaya ve teokratik sistemi best-nişînî'ye müracaat ederek, teokratik kurallarla yenmeye karar verdi. Bununla birlikte, çok mühim bir ayrıntıyı yanlış hesapladı. Best-nişînî uygulamasının, Şii din adamları tarafından, idarecilere baskı yapabilmek için icat edilmiş olduğunu gözden kaçırdı. Fakat artık iktidarda bu din adamları var ve bu konumlarıyla, Ahmedinejad ve müttefiklerinin dâhil olmak istedikleri oyunun sahibi onlar. Ahmedinejad'ın unuttuğu diğer bir şey ise Humeyni'nin fetvası; "[Teokratik siyasi] sistemi kurtarmak, diğer bütün dini vazifelerin üstündedir". Bu demektir ki, bu fetvaya göre, yerleşik düzenin, teokratik sistemi kurtarmaya yönelik yüce dava için bir türbeye hürmetsizlik yapmasına dahi izin verilmektedir.

Best-nişînî hamlesi akim kalınca Ahmedinejad ve ekibi, İran yargısı ve onun başında bulunan Ayetullah Laricânî'nin aleyhinde ifşaatlarda bulunan bir dizi video yayınlayıp, açık mektuplar yazdılar. Bu eleştirinin çok daha hafif bir versiyonu diğer herhangi bir siyasetçi tarafından -mesela Muhammed Hâtemî, Mir Hüseyin Musevî veya Mehdi Kerrubî gibi- yapılmış olsaydı, dev bir halk hareketine ve hatta ayaklanmalara yol açabilirdi. Fakat Ahmedinejad, ciddi bir halk desteği sağlayamadı. Bu durum, yargıdaki yolsuzluğun halk nezdinde bir endişe kaynağı olmadığı anlamına kesinlikle gelmiyor. Ahmedinejad yolsuzluk hakkında her ne söylüyorsa halk nezdinde bir karşılığı var ve İran vatandaşlarının çoğu bu görüşleri paylaşıyor; fakat mesele şu ki, Ahmedinejad'a inanmıyorlar. Ahmedinejad'ın konuşmalarına ve mektuplarına bakan bir kimse, oradaki gerçekleri nispeten kolaylıkla bulabilir; ancak bulması imkânsız olan şey, samimiyettir. Tam ifadesiyle: kesinlikle doğru olan sözler, yanlış bir ağızdan ifade edilmekte.

Mütercim: Ömer Çolakoğlu

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

[Türkiye merkezli yazar, İran'ın dış ve iç politikası konularında uzmandır.]

GÖRÜŞ – Tahran-Riyad geriliminde ‘vekalet’ dönemi bitiyor mu?

İSTANBUL (AA) -SELİM CELAL- 4 Kasım 2017'de ateşlenen bir balistik füze Suudi başkentinin üzerinden geçti. Suudi makamları ivedilikle saldırıyı “İran'ın Suudi Arabistan'a savaş ilanı” olarak yorumladı. Burada sormamız gereken soru şu: Suudiler saldırıyı neden bu şekilde yorumladı? Birçok analist, Suudi Arabistan'ın bu açıklamasını genç, savaş yanlısı ve deneyimsiz veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın vaktinden erken yaptığı bir "konumunu tayin" çalışması olarak okudu. Halbuki yaşananlar, bu tür açıklamalarla ifade edilenin çok daha ötesinde bir şeyler olmalı.

Bu meseleyi ele almadan evvel, Şia'nın siyaset teorisine (imamiyye) yeniden bakmak icap ediyor. Bu teoriye göre “yetki” 12. Şia imamı olan İmam Mehdî'ye ve tabiatıyla onun gerçek temsilcisi olan Şii dinî otoritesine aittir. Bu fikre dayanarak denilebilir ki, demokratik olsun ya da olmasın tüm Müslüman idareciler, İmam Mehdi'nin temsilcileri olmadıkları için ancak “yetki” üzerinde hak iddia eden birer “müddei” olabilirler.

– "Tüm Müslümanların lideri"

İmamiyye itikadı üzere faaliyet göstermekte olan İran, 1979'daki kuruluşunun en başından itibaren, Şiiliği İslamî standartların kaynağı ve "Saf Muhammedî İslâm" (İslâm-ı Nâb-ı Muhammedî) olarak ifade ettikleri halin bir sembolü, İran'ın dini lideri olan zatı da “İslam ümmetinin lideri” olarak lanse etme gayretinde. Dini liderin İslam ümmetinin bütün dünyadaki önderi olduğu iddiası, kendisi için kullanılan resmî unvanda gayet açık bir şekilde görülmekte: "Dünya Müslümanlarının Lideri" (veliyy-i emr-i müslimîn-i cihân). Bu iddia İran anayasasında da yer alır. Anayasa'nın 109. maddesi, "dini liderlik için gereken vasıflar" başlığı altında, "İslam ümmetine önder olabilmek için gerektiği gibi", dini lider namzedinin âdil ve takvalı olması gerektiğinden bahseder.

– Devrim ihracı

Bu temel dayanak doğrultusunda, İslam Cumhuriyeti'nin kurucusu Ayetullah Humeyni "devrim ihracı" doktriniyle göreve geldi. Yıllar içinde bu doktrin farklı yorumlara tabi tutulsa da, İslam Cumhuriyeti'nin ilk on yılında “fiziksel bir devrim ihracı” olarak ele alınmıştır. Buna göre, devrim mesajını hoş karşılayanlar İran'a davet edildiler ve hepsine kalacakları güvenlikli mekanlar sağlandı. Dışişleri Bakanlığı ve Devrim Muhafızları'nda 'Özgürlük Hareketleri Birimi' olarak bilinen özel bürolar kuruldu. Filipinler'den Filistin'e, Lübnan'dan Irak'a, maske takan kişilerin katıldığı bir dizi konferans düzenlendi. Bir yandan da 1981'de Bahreyn'de yaşanan askeri darbe örneğindeki gibi, bazı askeri maceraların startı verildi.

– Musevi'nin Hamaney'e mektubu

İran’ın dünyanın dört bir yanında giriştiği maceralar o kadar sıklaştı ki, hükümetin icra kanadı için bir sıkıntıya dönüşerek en sonunda 1989'da zamanın başbakanı Mir Hüseyin Musevi'nin istifasına yol açtı. Bu bağlamda, Musevi'nin şimdiki dini lider olan, zamanın cumhurbaşkanı Ali Hamaney'e hitaben yazdığı istifa mektubunu yeniden okumak gerekiyor. Mektup 2009'daki tartışmalı cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından Musevi'nin Yeşil Hareket'in simgesi olarak ortaya çıktığı 2010 senesinde halkla paylaşıldı. Şöyle diyor mektup: "İslam ve ülke düşmanlarının meseleyi kötüye kullanmasına izin vermemek için, medyaya gönderilen istifamda, sebeplerden bahsetmedim."

Daha sonra, "hükümetin dış politikadaki etkisizliğini" istifasının temel sebebi olarak belirterek şöyle devam ediyor: "Bugün Afganistan, İran ve Lübnan'ın durumları sizin elinizde… Yurtdışı operasyonları hükümetin bilgisi ve talimatları olmaksızın yürütülmekte. Bu operasyonların ülkemize ne denli vahim ve yıkıcı etkide bulunduğunu siz daha iyi bilirsiniz. Bundan sonra, bir uçak kaçırılıyor, biz [yürütme erki] sonradan duyuyoruz; bir Lübnan sokağında bir silah ateşleniyor, sesi her yerde yankılanıyor, biz ancak sonradan duyuyoruz. Cidde'de bizim hacılarımızın yanında patlayıcı maddeler bulunduktan sonra bu meseleden haberdar edildim. Ne yazık ki bu tür operasyonlar, ülkede sebep oldukları tüm olumsuz etkilere rağmen yine de herhangi bir an ve zamanda hükümet adına yapılabilmekte… Kabine üyelerine ve milletvekillerine, hükümetin bilgisi olmaksızın ama hükümet adına yürütülen bu operasyonlar konusunda bir cevap veremiyorum."

Bu sözler, bundan otuz sene öncesine, İran'ın Irak'la uzun süredir devam eden savaşı bitirmesinin hemen sonrasına ve elbette İslam Devrimi Muhafızları'nın bugünkü kadar güçlü olmadığı bir zamana uzanıyor.

– İran'ın zor yılları

Bunları not ettikten sonra şunu da ifade etmeliyiz ki, dini liderin sözde "Müslüman dünyanın liderliği", “iki Harem”, “iki mübarek belde” olan Mekke ve Medine üzerinde etkin bir kontrole sahip olunmadıkça eksik görüneceğinden, Suudi Arabistan bu "devrim ihracı" doktrininde her zaman özel bir yer işgal etmiştir. Musevi'nin mektubunda da bahsedildiği gibi, İran daha 1986 yılında haddinden erken bir teşebbüse kalkışarak İranlı hacıların bavullarında Suudi Arabistan'a silah sokmaya çalışmıştı. Takip eden yıllarda İran stratejik dezavantajlar yaşamaya başladı. Afganistan Taliban'ın eline düştü ve Irak'ta da iktidarda Saddam vardı. İran “şer ekseni”nin bir parçası ilan edilip de hareket kabiliyetini son derece sınırlandıran yaptırımlara maruz kalınca, Suudi Arabistan'ın istikrarını bozma planlarını ertelemek zorunda kaldı.

– İran'ın ilerleme hamleleri

Fakat son on yılda çok şey değişti. İran bölge çapında Şii milisler üreterek stratejik konumunu güçlendirmek için çok uğraş verdi. Şu anda da Ortadoğu'da nispeten üstün bir konumda. Devrim Muhafızları’nın morali oldukça yüksek. Çok büyük kayıplara rağmen Suriye'de başarılı oldular. İran'ın Suriye ve Yemen'de verdiği vekalet savaşları Suudileri tüketmiş bulunuyor. İran şu anda dört Arap başkentini kontrol ediyor: Beyrut, Sana, Şam ve Bağdat. Daha net ifade edecek olursak, Suudi müesses nizamı kuzeyde Irak üzerinden, güneyde de Yemen üzerinden İran tehdidi altında. Ayrıca Umman İran'a daha yakın durduğu gibi, Katar da İran'ın tarafını tuttu. Suudi kraliyet ailesinin içinde yaşanan güç mücadelesini de listeye eklemeliyiz. Kendi teokratik rejiminin popülerliğini azaltmak pahasına da olsa, Arap karşıtı milliyetçilik İran'da yükselişte. Hepsinden önemlisi, Hasan Ruhani hükümetiyle Devrim Muhafızları arasındaki ilişkiler, ABD'nin en son Devrim Muhafızları’nı terörist ilan etme hamlesinden beri gelişme kaydediyor.

Sonuç olarak, şu anda içinden geçilen konjonktür İran için çok cazip. İran Suudi karşıtı söyleminin ötesine geçerek, Suudi Arabistan'ın istikrarını bozma hedefini hayata geçirebilmek için çok uzun zamandır hasretini çektiği fırsata 40 yıl sonra kavuşmuş oldu. Bununla birlikte, bu sorumluluğu doğrudan omuzlamaya ve Suudilerle konvansiyonel bir çatışmaya girmeye istekli değil; bunu, vekilleri vasıtasıyla yapmayı hedefliyor.

Bu nedenle, Suriye'de olduğu gibi, böyle bir savaşın insan kaynakları da Afganistan, Yemen, Irak, Lübnan, Pakistan vb. yerlerdeki İranlı olmayan Şii sempatizanlarından karşılayacaktır. İran bu işin sadece finans kısmını halledecek ve bundan dolayı pek bir şey kaybetmeyecektir. Zira Suudi Arabistan'la yaşanacak herhangi bir çatışma, petrol fiyatlarının muhakkak yükselmesine sebep olacak ve İran da böylece masraflarını telafi edebilecektir. En kötü ihtimalle İran da biraz suçlanmaya maruz kalacaktır. Fakat bu, İran'ın zaten ödemeye hazır olduğu bir maliyet. Ne de olsa İran dışişleri bakanı sosyal medyada aktif ve sağlam İngilizcesiyle bu suçlamalara karşı koyabilir.

– Vekâlet savaşlarının zamanı geçti

Görünüşe göre Suudiler İran'ın bu stratejisini okudular ve bu yüzden doğrudan İran'ı suçluyorlar. Suudi makamları İran makamlarına, herhangi bir istikrarsızlık durumunda İran'ın basmakalıp argümanlarına kanmayacakları mesajını net bir şekilde vermiş oluyorlar: "Saldırılar Yemen'deki Ensarullah tarafından gerçekleştiriliyor, İran tarafından değil", "İran Husilere sadece danışmanlık hizmeti veriyor", "İranlı olmayan Şii savaşçılar kendileri gönüllü geliyor, İran tarafından gönderilmiyorlar" veya "Onlar sadece Mekke ve Medine'yi korumak için oradalar"… Suudiler ise şimdiden "terör dengesinden" ve "karşılıklı yıkımdan" bahsediyor. İran şayet Suudi Arabistan'ı istikrarsızlaştırmaya teşebbüs ederse, savaşı İran'ın içine taşıyacakları mesajını veriyorlar. Suudilerin İran'a esas söylediği, vekâlet savaşları zamanının artık geçtiği ve İran'ın artık “konvansiyonel savaş” ile “hiç savaşmama” arasında bir tercih yapmak zorunda olduğu. Bir Farsça atasözü şöyle der: "merg yek bâr, şivân hem yek bâr" (Bir ölüm, bir yas [her gün ağlamaktan iyidir]). Bununla birlikte, önemli bir savaş tecrübesine sahip olmayan Suudi Arabistan'ın ne derece başarılı olabileceğini kestirebilmek güç. Savaş, çok paraya ve modern silahlara sahip olmaktan çok daha fazlasıdır.

[Selim Celal İstanbul’da yerleşik bir araştırmacıdır ve İran dış politikası ve iç siyaseti hakkında çalışmaktadır]

Mütercim: Ömer Çolakoğlu

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.