“İsrail’in ABD’den daha iyi dostu yoktur”

KUDÜS (AA) – ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, ABD’nin İsrail’in en iyi dostu olduğunu söyledi.

Bölgesel tur kapsamında İsrail'e gelen ABD Dışişleri Bakan Pompeo, İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin ile Batı Kudüs'teki ofisinde bir araya geldi.

Pompeo, İsrail Cumhurbaşkanı Rivlin’e hitaben yaptığı konuşmada, “Sen de biliyorsun ki İsrail’in ABD’den daha iyi dostu yok. Bu sadece lafta kalmıyor, kendi menfaatlerimiz için günlük olarak yaptığımız şey budur.” dedi.

ABD’nin bölge ve İsrail’in istikrarına önem verdiğini belirten Pompeo, “İsrail’in ve bölgenin istikrarı için tehlike oluşturan Hamas ve Hizbullah örgütleri hakkında (İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile) konuştum. ABD’nin, düşman güçlerin bölgesel istikrarı aşındırmasını önlemek için ahlaki ve politik bir yükümlülüğü var. Biz de öyle yapacağız.” ifadelerini kullandı.

İsrail Cumhurbaşkanı Rivlin de Pompeo’ya hitaben, “Yarın Lübnan’ı ziyaret edeceğini biliyoruz. Ancak şuna işaret etmek isterim, Lübnan’dan bahsettiğimiz zaman o ülkeyi Hizbullah’tan ayrı düşünemeyiz. Dolayısıyla Lübnan’dan İsrail’e yönelik bir şey olduğu zaman, Lübnan’ı sorumlu tutarız.” dedi.

İsrail’in Hizbullah’ın faaliyetleri hakkında endişeli olduğuna dikkati çeken Pompeo, “Her ne kadar biz durumu kontrol altına alsak da olup bitenden dolayı çok endişeliyiz. Bizim İranlılarla problemimiz var. Eminim ki siz bu konuyu başbakanla (Netanyahu) ile konuşmuşsunuzdur. Aynı zamanda Suriye’de yaşananlarla ilgili de problemimiz var.” ifadelerini kullandı.

Rivlin, İran’ın bölgedeki gücünün İsrail’i endişelendirdiğini vurgulayarak, “İranlıların Suriye, Lübnan ve Irak'ta yaptıkları ve sahip oldukları füze gücü, Irak'tan bile füze atma kabiliyeti bizi endişelendiren bir şey.” şeklinde konuştu.

Abluka altındaki Gazze Şeridi’ndeki duruma da değinen Rivlin, “Bizim için önemli olan, Gazze’deki Filistinliler ve oradaki durumları. Gazze’de, terör örgütleri mensubu 50-60 bin kişinin kontrolünde çok zor şartlarda iki milyon insan yaşıyor. Bizim terörist örgütlerle görüşmemiz mümkün değil. Ancak bize düşen bir şekilde birileriyle görüşmek. Bu konuda sorunu çözmek için Mısırlı arabulucular şu anda çalışıyor.” dedi.

Mısır, Katar ve BM bir süredir Filistinli gruplarla İsrail arasında "Gazze'deki gösterilerin durdurulması karşılığında bölgeye uygulanan ablukanın hafifletilmesine dayanan bir ateşkes sağlanması" için görüşmeler yürütüyor.

Bölgesel tur kapsamında, önce Kuveyt’i ziyaret eden ve ardından dün akşam İsrail’e gelen ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun yarın da Lübnan’a geçmesi bekleniyor.

“ABD Golan Tepeleri'ni İsrail toprağı olarak tanıyabilir” iddiası

KUDÜS (AA) – ABD yönetiminin işgal altındaki Golan Tepeleri'ni "İsrail'in toprağı" olarak tanıyabileceği iddiası ortaya atıldı.

Times of Israel gazetesinde yer alan haberde, ABD yönetiminin gelecek hafta Golan Tepeleri'ni İsrail toprağı olarak tanıyabileceği öne sürüldü.

Gazeteye konuşan ve ismi açıklanmayan İsrailli yetkili, ABD'nin Golan Tepeleri'nde "İsrail'in egemenliğini" tanımaya ilişkin kararını Başbakan Binyamin Netanyahu'nun gelecek hafta Washington'a yapacağı ziyaret sırasında açıklayabileceğini ileri sürdü.

Haberde ayrıca, Trump yönetiminin Golan'ı "İsrail toprağı" olarak tanıması halinde 9 Nisan'da yapılacak erken seçimde Netanyah'nun elini güçlendirebileceği belirtildi.

Netanyahu, dün İsrail'e gelen ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile yaptığı ortak basın toplantısında uluslararası topluma Golan Tepeleri'ni "İsrail'in parçası" olarak tanımaları çağrısı yapmıştı.

Resmi ziyaret kapsamında Washington'a gidecek olan Netanyahu, 25 Mart’ta Beyaz Saray'da ABD Başkanı Donald Trump ile görüşecek. Trump ile Netanyahu 26 Mart'ta da yine Beyaz Saray'da akşam yemeğinde bir araya gelecek.

  • Golan Tepeleri hareketliliği

İsrail'de 9 Nisan'da yapılacak erken seçim öncesi Netanyahu yönetimi, Washington'u işgal altındaki Golan Tepeleri'ni "İsrail toprağı" olarak tanıması için ikna etmeye çalışıyor.

ABD'nin Güney Carolina Senatörü Cumhuriyetçi Lindsey Graham, Başbakan Netanyahu ile 11 Mart'ta Golan Tepeleri'ne gerçekleştirdiği ziyaret esnasında yaptığı açıklamada, "Golan Tepeleri'nin İsrail'in toprağı olarak tanıması için ABD Başkanı Donald Trump ile görüşebilirim. Buranın bugün ve sonsuza dek İsrail'in bir parçası olarak tanınması için çalışmalara başlayacağım." demişti.

ABD Dışişleri Bakanlığının 13 Mart'ta yayımladığı 2018 İnsan Hakları Raporunun İsrail bölümünde, daha önce "işgal altında" şeklinde tanımlanan Golan Tepeleri için ilk kez "İsrail kontrolündeki" ifadesinin kullanılması dikkat çekmişti.

ANALİZ – Bir terör ideolojisi olarak “beyaz ırkçılık”

            <p>WASHINGTON (AA) - HAKAN ÇOPUR - Dünya genelinde yükselişte olan ve son yıllarda terör eylemleriyle gündeme gelen “beyaz ırkçılık”, özellikle ABD’de bulduğu siyasi tolerans atmosferinde giderek yayılmaya devam ediyor.</p>  <p>Yeni Zelanda’da iki camiye beyaz ırkçı bir teröristin düzenlediği saldırılar, beyaz ırkçılığı bir kez daha dünya gündemine taşıdı.</p>  <p>Saldırının boyutu, acımasızlığı ve hayatını kaybeden 50 masum insanın yanı sıra saldırganın silahına yansıttığı simgeler ve yazdığı “manifesto”, katliamın bireysel bir işten ziyade, adı artık global hale gelen bir nefret söyleminin şiddete bürünmüş hali olduğunu ortaya koyuyor.</p>  <p>Her tarafından “beyaz ırkın üstünlüğü” tezi akan katliamın Yeni Zelanda gibi son derece barışçıl bir ülkede Cuma namazı kılan insanları hedef alması, beyaz ırkçıların terör eylemlerinin sadece ABD ile sınırlı olmadığı ispatlaması bakımından son derece manidar.</p>  <p>Her ne kadar “beyaz ırkçılık” bir terör örgütü adı olmasa da dünya genelinde kendisine düşman gördüğü tüm unsurlara savaş açmış bir tehdit olduğu açıktır.</p>  <p>Bu sebeple Yeni Zelanda’daki cami saldırısının ardından asıl tartışılması gereken konu, beyaz ırkçılığın başlı başına “terörü besleyen bir ideoloji” olarak ele alınmasının zorunluluğudur.</p>  <p>- Medyanın ve siyasilerin tavrı asıl tartışmayı gölgeliyor</p>  <p>Beyaz ırkçılıkla ilgili güncel tartışmalarda daha ziyade ABD Başkanı Donald Trump ve bazı Batılı liderlerin verdiği tepki, Amerikan medyasının saldırıyı hangi başlıklarla gördüğü ve kanaat önderlerinin ne dediği konuşuldu.</p>  <p>Kuşkusuz Trump’ın ya da Avrupalı liderlerin söylemleri de Batı medyasının ikircikli tavrı da son derece önemli ve tartışılması gereken hususlar.</p>  <p>Fakat bu tartışmalar arasında asıl önemli tartışmayı kaçırmamak gerekiyor: Beyaz ırkçılık bir “terör ideolojisi”, beyaz ırkçılar da potansiyel teröristlerdir. Buna göre söylemler ve gerekiyorsa yasal düzenlemeler yapılmadıkça beyaz ırkçılık temelli terör eylemleri “yalnız kurt” saldırıları olarak kodlanmaya ve önemsizleştirilmeye devam edecektir. </p>  <p>- ABD’de ortaya çıktı, zamanla küresel hale geldi</p>  <p>Ana vatanı ABD toprakları olan beyaz ırkçılık siyahilerin, göçmenlerin, Müslümanların, Yahudilerin, Hispaniklerin ve buna benzer “farklı/yabancı” unsurların hayat hakkı olduğunu kabul etmeyen ve beyaz ırkın üstünlüğü ideolojisine dayanan tehlikeli bir virüs.</p>  <p>Beyaz ırkın üstünlüğüne inanan ve bu ırkın dünya genelinde saldırı altında olduğuna inanan bazı gruplar ”Ku Klux Klan” adlı örgütü kurduğunda dünya bugünkünden farklı bir yerdi.</p>  <p>Ku Klux Klan’ın günümüzde en önemli isimlerinden David Duke, “Aryan Ulusu” örgütünün kurucusu Richard Butler ve aşırılıkçı yazar William Pierce gibi isimlerin söylem ve eylemlerinde yükselen beyaz ırkçılık, uzun bir zaman boyunca kendine ABD’de geniş bir hareket sahası bulamadı.</p>  <p>- Trump döneminde yükselişe geçti</p>  <p>2014-15’ten itibaren kafalarını kaldıran bu gruplar, ABD Başkanı Trump’ın 2016’daki seçim sürecinden itibaren kendilerini daha özgür hissetmeye ve sahnenin ön tarafına çıkmaya başladılar.</p>  <p>Ağustos 2017’de Virginia eyaletinde beyaz ırkçı bir militanın barışçıl gösteri düzenleyen kişilerin üzerine kasıtlı olarak araç sürmesi ve bir kişinin ölümüne, 28 kişinin de yaralanmasına neden olması, ABD’deki tartışmaları alevlendirdi.</p>  <p>Fakat tam da bu dönemde Trump’ın bu ırkçı grupları toplum gözünde “marjinalleştirme” fırsatını kullanmaması, hem Trump’ı baskı altına aldı hem de bu gruplara daha da cesaret verdi.</p>  <p>Trump’ın seçmen kitlesi içinde yer alan bu aşırı sağcı grupların yükselen tehdit olduğunu anlamak için sadece 2015’ten itibaren ABD’deki beyaz ırkçı saldırı rakamlarına bakmak fikir verecektir.</p>  <p>Güney Yoksulluk Hukuk Merkezinin düzenli olarak yaptığı araştırmalara göre ABD 2015’te 892, 2016’da 917 ve 2017’de 954 beyaz ırkçı saldırıya tanıklık etti.</p>  <p>Yine Yahudilerin “İftira ve Karalama ile Mücadele Birliğinin” araştırmasına göre 2015, 2016 ve 2018 yılları, 1970’lerden sonra “aşırılıkçı şiddetin” sebep olduğu ölüm oranları bakımından en ölümcül yıllar olarak kayıtlara geçti.</p>  <p>Bu ve benzeri çok sayıdaki istatistik net olarak şunu gösteriyor: ABD’de yükselen beyaz ırkçılık giderek şiddeti daha fazla araç olarak kullanmaya yöneliyor.</p>  <p>- Beyaz ırkçıların terör saldırıları</p>  <p>Saldırı tehdidi altında olduğunu iddia eden beyaz ırkçıların özellikle ABD’deki silahlı saldırıları, geriye bugün dahi acıları taze olan korkunç anılar bıraktı.</p>  <p>22 Temmuz 2011’de Norveç’te rastgele kalabalığa ateş açan Anders Breivik, 77 kişinin hayatını kaybetmesine neden olurken “beyaz ırkçılara” terörü bir araç olarak nasıl kullanabileceklerini gösterir gibiydi.</p>  <p>Breivik’in yazdığı “manifesto” muhtemelen dünyanın dört bir yanındaki beyaz ırkçılara ilham kaynağı olurken, Yeni Zelanda teröristi Brenton Tarrant’ın da içerik olarak benzer bir “manifesto” yazması önemli bir ipucuydu.</p>  <p>Beyaz ırkçılar 5 Ağustos 2012’de Wisconsin’daki Sihlerin tapınağında altı kişiyi, 17 Haziran 2015’te Güney Carolina’da siyahilerin gittiği bir kilisede dokuz kişiyi, Kanada’nın Quebec City şehrindeki bir camide altı kişiyi, 11 Ağustos 2017’de Virginia eyaletinin Charlottesville kentinde bir kişiyi, 27 Ekim 2018’de Pennsylvania eyaletinin Pittsburgh kentindeki bir sinagogda 11 Yahudiyi öldürdüler.</p>  <p>Daha da uzatılabilecek olan bu liste, beyaz ırkçıların sadece ideolojik bir taşkınlıkla yetinmeyip, giderek saldırgan bir terör tehdidine dönüştüğünü açık bir şekilde gösteriyor.</p>  <p>- “Radikal İslami terör” vs. “radikal beyaz ırkçı terör”</p>  <p>Batılı literatürden ödünç alarak ve tırnak içinde kullandığım “radikal İslami terör” mefhumu, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından Batı’daki Müslüman imajını neredeyse yeni baştan ve kötücül bir imgeyle çizmişti.</p>  <p>Son olarak DEAŞ’la yeniden canlandırılan bu bakış açısı, ondan ilham alan herkesi otomatik olarak “terörist” yaparken, beyaz ırkçı katillerin terörist yerine “yalnız kurt” olarak kodlanmaları açık bir çelişkiyi ortaya koyuyor.</p>  <p>Eğer Breivik ve Tarrant’ın “manifestoları” yan yana konulup okunursa oradaki faşist, ırkçı ve şiddeti açık bir araç olarak kabul eden zihniyet net bir şekilde görülür.</p>  <p>- Merkezsiz ve lidersiz bir terör örgütü</p>  <p>Bu zihniyetin ürünü olan hiç kimse, başvurduğu saldırı eyleminden “yalnız kurt” ya da “zihnen sakat” değerlendirmeleriyle kurtulamamalıdır. Zira burada adı konmamış, görünüşte merkezsiz ve lidersiz bir terör örgütü vardır.</p>  <p>Geleneksel olarak tanımlanan terör örgütlerinden farklı olması, onun eylemlerinin ve katliamlarının önemsizleştirilebileceği anlamına gelmemelidir. </p>  <p>Buradaki temel sorun, beyaz ırkçılığın hâlâ net bir şekilde “terörizm üreten bir ideoloji” olarak kabul edilmemesinde yatıyor. “Radikal İslami terör” kavramına katılan radikalliğin çok daha fazlası beyaz ırkçılarda da olmasına karşın başta ABD olmak üzere Batı dünyasında “radikal beyaz ırkçılık” ya da daha da ötesinde “radikal Hıristiyan terörü” gibi bir kavramsal düzlem mevcut değil.</p>  <p>Eğer Cuma vakti iki camiye yarı otomatik saldırı tüfekleriyle dalıp canlı yayında 50 insanı katleden, kullandığı semboller, arkasında bıraktığı “manifesto” ve tarihe gönderdiği referanslarıyla tüm dünyaya “beyaz ırkçı” olduğunu haykıran bir cani bu tartışmaya kapı açmayacaksa, hiçbir şey açamaz.</p>  Siyasilerin ve medyanın katliamı nasıl gördüğü tartışmasını kısa bir süreliğine kenara bırakıp asıl tartışmayı açma vakti çoktan geldi: Dünyadaki diğer terör örgütleri gibi beyaz ırkçılık da bir terör ideolojisi olarak görülmeli ve “beyaz terörü” durdurmak için uluslararası toplum harekete geçmelidir.

ABD, BM'nin Meksika sınırına ziyaret talebini yanıtsız bıraktı

NEW YORK (AA) – ABD, Birleşmiş Milletler'in (BM) ülkenin güneyinde göçmenlerin durumunu incelemek için Meksika sınırına ziyaret talebini yanıtsız bıraktı.

BM Göçmen Hakları Özel Raportörü Felipe Gonzalez Morales, Newsweek dergisine yaptığı açıklamada, ABD yönetiminden geçen sene mart ve aralık aylarında Meksika ile olan sınırına iki kez ziyaret talebinde bulunduğunu ancak talebine yanıt alamadığını söyledi.

Meksika sınırından ABD'ye giren göçmenlerin durumu hakkında rapor hazırlamak için ziyaret talebinde bulunduğunu belirten Morales, ilk talebi için ''çeşitli taraflarla istişareler yapıldığı'' yanıtını aldığını, ikincisine ise cevap verilmediğini söyledi.

Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği'ne (ACLU) göre ise Trump yönetimi BM raportörlerinin en az 22 talebini görmezden geldi.

Meksika sınırından ABD'ye geçen ve ailelerinden ayrı tutulan Guatemalalı iki göçmen çocuk, geçen sene gözaltında hayatını kaybetmişti.

Orta Amerika ülkeleri Guatemala, Honduras ve El Salvador'dan ''şiddet ve yoksulluk'' gibi nedenlerle yola çıkan göçmenler Meksika sınırından ABD'ye giriş yapmak istiyor.

Göçmen karşıtı politikaları nedeniyle eleştirilen ABD Başkanı Donald Trump ise "yasa dışı göç ve uyuşturucu trafiğiyle" mücadele için Meksika ile olan sınıra duvar örülmesi gerektiğini savunuyor.

“İran üzerindeki baskı işe yarıyor”

KUDÜS (AA) – İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin İran ile yapılan nükleer anlaşmadan çekilmesine işaret ederek, İran üzerindeki baskının işe yaradığını söyledi.

Netanyahu, bölgesel tur kapsamında İsrail'e gelen ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile Batı Kudüs'teki Başbakanlık Ofisi'nde görüştü.

Görüşmenin ardından Pompeo ile ortak basın toplantısı düzenleyen Netanyahu, ABD yönetiminin İran'a karşı attığı adımlardan övgüyle bahsederken, uluslararası toplumun İran ile mücadelede daha fazla adım atması gerektiğini dile getirdi.

İran ile yapılan nükleer anlaşmadan çekilmesi nedeniyle ABD Başkanı Donald Trump'a teşekkür eden Netanyahu, "Başkan Trump, İran ile nükleer anlaşmadan çekileceğini söyledi ve dediğini de yaptı. İran üzerindeki baskı işe yarıyor fakat bunu genişletmeliyiz, aramızdaki iş birliğiyle bu olacaktır." diye konuştu.

Netanyahu ayrıca uluslararası topluma işgal altındaki Golan Tepeleri'ni "İsrail toprağı olarak" tanımaları çağrısı yaptı.

  • "İsrail-Filistin barışı için samimi diyalog gerekli"

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ise Washington ile Tel Aviv arasındaki yakın ilişkiye değinerek, ülkesinin İsrail'in en iyi dostu olduğunu ifade etti.

Konuşmasında İran'ı hedef alan ve Tahran yönetiminin İsrail'i yok etme çağrısı yaptığını dile getiren Pompeo, bu tehditlere karşı ABD'nin İsrail'in yanında yer aldığını kaydetti.

Filistin ile İsrail arasındaki çatışmaya da değinen Pompeo, "Filistin ile İsrail arasında kalıcı barışın sağlanması için bölgede samimi bir diyalog ve karşılıklı fikir alış verişinin desteklenmesi gerekiyor." ifadelerini kullandı.

  • Pompeo Doğu Akdeniz gazı için düzenlenen üçlü zirveye de katıldı

Kuveyt ziyaretinin ardından bölge turu kapsamında bugün İsrail'e gelen Pompeo, Netanyahu’yla görüşmesinin arından Batı Kudüs'te yapılan, Doğu Akdeniz gazının Avrupa'ya ulaştırılmasını hedefleyen "East-Med" projesinin ele alınacağı, İsrail-Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi üçlü zirvesine katıldı.

Başbakan Netanyahu ev sahipliğinde yapılan üçlü zirveye Pompeo’nun yanı sıra Güney Kıbrıs Rum yönetimi lideri Nikos Anastasiadis ve Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras da katıldı.

“ABD ile Pakistan yetkilileri yakında bir araya gelecek”

WASHINGTON (AA) – ABD Başkanı Donald Trump, ABD'li yetkililerle Pakistanlı yetkililerin yakında bir araya geleceğini ifade ederek, "Pakistan ile ilişkilerimiz çok iyi durumda." ifadesini kullandı.

Beyaz Saray'ın bahçesinde basın mensuplarına kısa bir açıklama yapan Trump, Hindistan-Pakistan geriliminin gündemde olduğu bir atmosferde Pakistan'a ilişkin bir yorumda bulundu.

Trump, "ABD'li yetkililerle Pakistanlı yetkililer iki ülke arasındaki meseleleri konuşmak üzere yakın zamanda bir araya gelecek. Pakistan ile ilişkilerimiz çok iyi durumda." şeklinde konuştu.

Son dönemde iki ülke arasındaki ilişkilerde başta "terörle mücadele" konusu olmak üzere çeşitli alanlarda sorunlar yaşanırken, ABD yönetiminin son saldırısının ardından Hindistan'a destek vermesi dikkat çekmişti.

2018 yılında Pakistan'a yönelik 300 milyon dolarlık askeri yardımı kesen ABD yönetiminin, yeni süreçte Pakistanlı yetkililerle nasıl bir diplomasi yürüteceği merak ediliyor. Geçen eylülde Pakistan'ı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, burada Pakistanlı mevkidaşı Şah Mahmud Kureyşi ve seçimi yeni kazanan Başbakan İmran Han ile görüşmüştü.

  • Trump'tan DEAŞ haritası

Açıklamasında ABD'nin DEAŞ'a karşı verdiği mücadeleye de değinen Trump, göreve geldiğinde DEAŞ'ın Suriye ve Irak'ın birçok bölgesinde bulunduğunu gösteren bir haritayı basın mensuplarıyla paylaştı.

Son iki yılda aynı bölgelerde artık DEAŞ'ın neredeyse tamamen bitirildiğini ifade eden Trump, "Bu benim başarım ama yalan haberler üreten medya bundan bahsetmek istemiyor." değerlendirmesinde bulundu.

Trump, şubatta, kısa süre içinde "Suriye'de DEAŞ'ı yüzde yüz temizlediklerini" resmen açıklayacaklarını kaydetmiş, daha sonraki açıklamalarında ise "son kalan bir bölgenin DEAŞ'tan temizlenmekte olduğunu" dile getirmişti.

Trump, 25-26 Mart'ta Netanyahu'yu ağırlayacak

WASHINGTON (AA) – ABD Başkanı Donald Trump'ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu 25-26 Mart'ta Beyaz Saray'da ağırlayacağı bildirildi.

Beyaz Saray'dan, Netanyahu'nun ziyaretine ilişkin yazılı açıklama yapıldı.

Açıklamada, "Başkan Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netantahu'yu 25 ve 26 Mart tarihlerinde Beyaz Saray'da ağırlayacak." ifadesine yer verildi.

25 Mart’ta yapılacak görüşmede, iki ülke arasındaki ilişkilerin ve Orta Doğu'daki gelişmelerin ele alınacağı, 26 Mart'ta ise Trump'ın Netanyahu'yu Beyaz Saray'da akşam yemeğinde ağırlayacağı kaydedildi.

GRAFİKLİ – ABD'nin Irak'ı işgalinin 16. yılında ülkede savaş izleri sürüyor

BAĞDAT (AA) – HAYDAR KARAALP – ABD ve İngiltere öncülüğündeki koalisyon güçlerince Irak işgalinin üzerinden 16 yıl geçse de, ülkede savaşın izleri sürüyor. Saddam Hüseyin'in biyolojik silahlar ürettiği iddiasıyla başlatılan kanlı işgal, ülkeye sözü verilen "demokrasi" yerine iç savaş, terör ve kaos getirdi.

İşgalden önce ambargo uygulanan Irak'ta, ekonomik, kültürel ve toplumsal anlamda büyük tahribatlar yaşandı. Irak'ta 13 yıl boyunca uygulanan ağır ambargo nedeniyle ülke altyapısı büyük zarar gördü, vatandaşlara yönelik hizmetlerde ciddi aksamalar meydana geldi.

Ambargodan sonra ise yine ABD ve ona destek veren İngiltere, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) kararını beklemeden Irak'ı işgal etmek için düğmeye bastı.

  • Irak'ı gerileten sözde "Özgürlük Operasyonu"

Irak'a "istikrar ve demokrasi" getirileceği vadedilen operasyona "Irak'ı Özgürleştirme Operasyonu" adı verildi. Ancak bu askeri müdahale çıkartılan mezhepsel savaş ve terör eylemlerinden dolayı yüz binlerce sivilin hayatını kaybetmesi, milyarlarca doların harcanması ve son olarak terör örgütü DEAŞ'ın ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

  • BM Güvenlik Konseyi'nın kararı olmadan işgal hazırlığı

ABD ve İngiltere, Irak'ın işgali için diğer ülkelerin desteğini alabilmek için dönemi lideri Saddam Hüseyin'in toplu ölümlere sebebiyet verebilecek nükleer silahlar geliştirdiği iddialarını ortaya attı. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush, 2001-2003 yıllarında bu iddialar üzerinde bir dosya hazırlatarak Irak işgalini yasal bir statüye kavuşturma mücadelesine girdi. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, 5 Şubat 2003'te BM Güvenlik Konseyi'nde yaptığı konuşmada, "Saddam Hüseyin'in biyolojik silahlara sahip olduğundan hiç şüphe yok ve daha fazlasını üretebilecek kapasiteye sahip." iddiasında bulundu.

İddiaların aksine, BM Silah Denetleme Komisyonu Başkanı Hans Blix, 14 Şubat 2003'te hazırladığı raporda, Irak'ta incelemelerde bulunan ekibinin herhangi bir biyolojik silah bulamadığını açıkladı. ABD ve İngiltere, Irak'ın işgali için BMGK'ye yeterli deliller sunamadı. Bunun üzerine iki ülkenin öncülüğünde kurulan koalisyon gücü BMGK'den onay çıkmadan işgal kararı aldı.

Bu kararla, Irak'ın işgaline uydurma bahanelerle girişilmesinin yanı sıra BMGK'nin devre dışı bırakılması nedeniyle uluslararası hukuk da çiğnendi.

– Irak'a ağır bedeller ödetecek savaşın çanları çaldı

ABD Başkanı Bush, 17 Mart 2003'te Saddam Hüseyin ve ailesine 48 saat içinde ülkeyi terk etmeleri, aksi takdirde askeri müdahaleyle karşı karşıya kalacakları uyarısında bulundu. Bush, bu çağrıdan tam 2 gün sonra 19 Mart'ta ABD ve ona destek veren koalisyon güçlerinin Irak'a karşı askeri operasyon başlattığını duyurdu.

Irak'a giren güçler kısa süre içinde, 9 Nisan'da başkent Bağdat'ta kontrolü sağlayıp, Firdevs Meydanı'nda yer alan Saddam Hüseyin heykelini onlarca vatandaşın gözü önünde devirdi.

Bu sıralarda Saddam Hüseyin'in 35 yıl hüküm sürdüğü Bağdat'ı bırakıp başka yere geçtiği iddiaları gündeme geldi. 1 Mayıs'ta dönemin ABD Başkanı Bush, "Irak'ta savaşın büyük bölümünün bittiği" yönünde açıklama yaptı.

16 Mayıs'ta Irak'ta Geçici Koalisyon Yönetimi'nin başkanlığını yapan Paul Bremer, Baas Partisi mensuplarının kamuda görevlerini sürdürmelerine yasak getirdi ve orduyu lağvetme kararı aldı.

Operasyonlar henüz yer yer devam ederken, BM Güvenlik Konseyi, 22 Mayıs'ta ABD ve İngiltere'nin Irak'ı işgal etme hakkını tanıyan bir karar çıkardı.

Ülkenin tamamını ele geçiren koalisyon güçleri, 13 Aralık 2003'te Saddam'ı doğduğu Tikrit'te yer altında gizlenirken yakaladı. Saddam'ın ailesinden ve Baas rejiminden birçok üst düzey yetkili Ürdün'e kaçarak iltica etti.

Nisan 2004'te ABD güçlerinin Bağdat'taki Ebu Gureyb Hapishanesi'nde tutuklu bulunan Iraklılara uyguladığı çeşitli işkence fotoğrafları medyaya yansıdı. Irak ve dünya gündemini sarsan söz konusu durum, ülke kamuoyunu işgalin yol açacağı tahribat ve kaos ortamının acı gerçeğiyle karşı karşıya bıraktı.

28 Haziran 2004 tarihinde ABD, yönetimi Iraklılara teslim ederek, geçici yönetim lağvedildi ve Bremer, ülkeyi terk etti.

Irak'ta Sünni Arapların boykot ettiği ilk genel seçimler 30 Ocak 2005'te yapıldı. Bu seçimler, Şii Arapların iktidarı ele geçirmesine neden oldu. Ülke ayrıca tarihinde ilk defa Kürt Cumhurbaşkanıyla (Celal Talabani) tanıştı.

Ülkede 2005 yılında ise federal anayasa kabul edildi ve Kürtlere "Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi" adlı yönetim şekli tanındı.

Petrol zengini ülkede işgalle birlikte fitillenen mezhepçilik, kısa süre içerisinde iç savaşa dönüştü. 22 Ocak 2006'da, Bağdat'ın kuzeyindeki Sammara'da Şii imamlarının mezarının havaya uçurulmasıyla sivillere ağır bedeller ödetecek Şii-Sünni mezhep savaşının başlangıcını oluşturdu.

Daha sonra mezhepçi politikalarıyla anılacak Nuri el-Maliki 20 Mayıs 2006'ta hükümetini kurduğunu açıkladı.

Saddam Hüseyin, yaklaşık 3 yıl boyunca yargılandıktan sonra 30 Aralık 2006'da Kurban Bayramı sabahı idam edildi.

Dönemin ABD Başkanı, 10 Ocak 2007'de, şiddetin durmadığı Irak'a 20 bin ek asker gönderme kararı aldı. 27 Şubat 2009'da ise dönemin ABD Başkanı Barack Obama, askerlerinin 2011 sonunda Irak'tan çekileceğini açıkladı.

İngiliz askerleri 22 Mayıs 2011'de, ABD askerleri ise aynı yıl 18 Aralık'ta Irak'tan ayrıldı.

Maliki'nin 8 yıllık başbakanlığı döneminde, yaşanan mezhepsel savaş ve terör eylemleri, ülkeyi adeta kan gölüne çevirdi. Şiddet yorgunu binlerce Iraklı, yaşanan güvensiz ortamdan kaçarak, başka ülkelere sığınmak zorunda kaldı.

Irak Sağlık Bakanlığı'nın verileri üzerinde çalışma yapan bağımsız "Iraqcountybody" organizasyonuna göre, Irak'ta 2003-2011 yıllarında çatışmalardan kaynaklı 100 binin üzerinde sivil, 4 bin 500 ABD ve 179 İngiliz askeri hayatını kaybetti. Aynı organizasyonun verilerine göre, 2018'e kadar hayatını kaybeden sivillerin sayısı 200 bine ulaştı.

  • "Mezhep savaşı ABD işgaliyle geldi"

Mezhep savaşının 2006-2008 yıllarında şiddetli yaşandığı Bağdat'taki Hayfa Caddesi sakinlerinden taksi şoförü Abdulvahid İbrahim (67), AA muhabirine açıklamasında, "Mezhepçilik ve mezhep savaşı ABD işgaliyle geldi. Hayfa Caddesi ölüm caddesi olarak anılmaya başlandı. Burada sivillerin ölümü zirveye ulaştı. Oğlum Ömer'i de burada yaşanan mezhep savaşında kaybettim." dedi.

Bremer döneminde Irak'ın büyük tahribata uğradığını dile getiren İbrahim, "ABD'liler buradan gidince biraz nefes alabildik ancak istediğimiz düzeyde bir istikrar söz konusu değil. Bağdat'taki kamu binalarında, sokak ve caddelerde ABD'liler döneminde yerleştirilen bazı beton bariyerler kaldırılıyor ama eski günlerimize kavuşmamız zor. ABD'liler, gittikleri her yeri dağıtırlar. ABD'liler asla istenmez ve onlarla politika da yapılmaz, yapılmaması da lazım." değerlendirmesinde bulundu.

-"İşgal" ve "kurtuluş" ikilemi

Iraklılar, 20 Mart 2003'ün "işgal mi, yoksa Saddam rejiminden kurtuluş mu?" sorusu ve ikilemi arasında kalıyor. Söz konusu tarihin 35 yıllık Baas rejiminden kurtuluş olarak sayanların karşısında ezici çoğunluk ise bunun bir "işgal" olduğu kanaatini taşıyor.

Bağdatlı Mustafa Muhammed Haşim de, "20 Mart 2003 Irak'ı kurtarma değil, işgal ve ülkeyi tahrip etme tarihidir." diyerek, "ABD işgaliyle ülke ve halkımız büyük zarar ve tahribata uğradı. Amcamın oğlu ve birçok tanıdığımı mezhep savaşında kaybettim. Hayat standartlarımız ekonomik ve sosyal anlamda bozuldu. Eskiden nispeten daha iyi bir yaşam sürüyorduk. Yaşatılanlar bizi 'eski dönem daha iyiydi' demeye sevk ediyor. Gün geçtikçe hayat şartları daha da kötüleşiyor. 2003 öncesi ambargo vardı ama bugün mumla aradığımız güvenlik durumu daha iyiydi. İşgal bize mezhepçilik, savaş ve tahribattan başka bir şey getirmedi." ifadelerini kullandı.

  • "ABD, Irak'a sahte demokrasi getirdi"

Iraklı siyasi analist Ali Süheyl de, "ABD, Saddam rejimini yıkarak, Irak'a demokrasi ve hür bir yaşam getireceğini iddia etti. Ancak, bu hiçbir şekilde gerçekleşmedi. Irak'ta şuan özgürlük diye bir şey yok. ABD, Irak'a sahte demokrasi getirdi. Irak'taki hakim partiler (Şii) seçim sonuçlarını çok rahat şekilde maniple edebiliyor." dedi.

"Irak'ta ABD'nin vadettiği iyi bir yaşam yerine yoksulluk ve giderek kötüleşen durum söz konusu." diyen Süheyl, Irak'ın ekonomik ve diğer alanlarda dış ülkelere bağımlı hale getirildiğini anlattı. Süheyl, "Irak, kaosa örnek verilen ülke konumunda bulunuyor. Herhangi bir Arap ya da Avrupa ülkesinde halk ayaklanmaları yaşandığında, 'Irak gibi olmaktan korkuyoruz' şeklinde ifadeler duyuyoruz." diye konuştu.

  • DEAŞ terörü ve 5 milyon iç göçmen

Mayıs 2014'te yapılan ikinci genel seçimlerde, hiçbir grup hükümeti kurma çoğunluğunu elde etmese de, Irak halkı, ikinci Şii iktidarıyla karşılaştı. Irak'ta başbakanlığa Maliki'nin partisinden daha ılımlı politikacı olarak bilinen Haydar el-İbadi getirildi. "DEAŞ işgali" ve ardından gelen "ekonomik kriz", çiçeği burnunda başbakan ve ülke halkının karşılaştığı en zor imtihanlar arasında yer alıyordu.

Irak'ta işgalin neden olduğu çatışma, kaos, idarecilerin yolsuzluğu ve mezhepçi siyaseti nedeniyle terör örgütleri ülkede kolay bir şekilde yuvalanıp faaliyet göstermeye başladı. Irak'ta Sünnilerin çoğunlukta olduğu bölgelerde hızla yayılan terör örgütü DEAŞ, 10 Haziran 2014'te ülkenin en büyük ikinci kenti Musul'u hiçbir direnişle karşılaşmadan kolayca ele geçirdi.

ABD'nin 3 yıl öncesinde terk ettiği Irak'ta büyük yıkımlara yol açan DEAŞ, ülkenin üçte birine tekabül eden Musul, Enbar, Salahaddin vilayetleriyle Diyala ve Kerkük'ün bir kısmında hakimiyet sağladı.

Irak güçleri, girdiği amansız savaşta Salahaddin kent merkezi Tikrit'i 2015 yılında ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin hava saldırıları desteğiyle DEAŞ'tan geri aldı. Irak yönetimi, 2016'da da Enbar'a bağlı Felluce'de kontrolü yeniden sağladı.

Ülkenin en büyük ikinci kenti Musul ise 9 ay süren operasyonlar sonucu Temmuz 2017'de DEAŞ'ın elinden alınabildi. DEAŞ'la en yoğun savaşın yaşandığı Musul, "hayalet kent" olarak ele geçirildi.

Irak Başbakanı İbadi, 18 Aralık 2017'de bilançosu çok ağır olan askeri operasyonlar sonucu DEAŞ'ın ülkedeki varlığının ortadan kaldırıldığını duyurdu. Örgütün varlığından dolayı çoğunluğu Sünnilerden oluşan 5 milyonluk bir iç göçmen dalgası yaşandı. Musul, Enbar ve Salahaddin vilayetlerinde bedeli 80 milyar doları bulan büyük yıkımlar meydana geldi. Bunun yanında on binlerce sivil hayatını kaybetti.

  • Ülke bölünme eşiğine geldi

Irak'ta işgalin yol açtığı bunca olumsuzlukların içerisinde, ülke bir de Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) eski Başkanı Mesut Barzani'nin 25 Eylül 2017'de "bağımsızlık referandumu"yla ayrılmanın eşiğine geldi. Irak merkezi yönetimi bunun üzerine aynı yıl Ekim ayında Kerkük ve tartışmalı bölgelere askeri güç kaydırarak, oralarda 14 yıllık Kürt Peşmerge varlığına son verdi.

Yaşananlar üzerine siyasi olarak yalnızlaştırılan Mesut Barzani, 29 Ekim'de bölgesel yönetimin başkanlığını bıraktığını açıkladı.

  • ABD'nin hâlihazırda 5 bin askeri Irak'ta

Obama'nın 2011 sonunda açıkladığı geri çekilme kararına rağmen, DEAŞ'a karşı savunmasız ve etkisiz kalan Irak ordusu ve Peşmerge güçlerine destek amacıyla 2014 yılında ABD askerleri tekrar Irak'a döndü.

ABD Savunma Bakanlığı'ndan Aralık 2017'de yapılan açıklamaya göre, ülkenin çeşitli bölgelerinde askeri üsleri yer alan ABD'nin Irak'ta yaklaşık 5 bin 200 askeri bulunuyor. ABD askerleri doğrudan çatışmalara girmek yerine daha çok askeri danışman statüsünde görev yapıyor.

“ABD işgali, Irak'ta devlet müessesesini dağıttı”

BAĞDAT (AA) – Eski Irak Başbakanı ve Vatanniye Koalisyonu lideri İyad Allavi, 2003'te ülkenin ABD tarafından işgal edilmesine karşı çıktıklarını belirterek, o dönem kendisinin de içinde yer aldığı Iraklı muhaliflerin Saddam Hüseyin rejimini içeriden yıkmayı planladığını söyledi.

Allavi, Suudi Arabistan'da yayın yapan "Alyaum" gazetesine verdiği röportajda, ABD'nin 2003'teki işgaline ve savaşa karşı çıktıklarına işaret ederek, "ABD işgali, Irak'ta devlet müessesesini dağıttı, Baas'ı yok sayma ve hizipçilik yaklaşımını benimsedi." dedi.

  • "Saddam rejimini yıkmaya çalıştık"

Irak'ta 2003 öncesi Baas Partisi'nden ayrılarak yurt dışındaki Saddam rejimi karşıtı muhaliflerin safında yer aldığı bilinen Allavi, şunları kaydetti:

"Savaş ve işgale karşıydık. Saddam rejimini Irak silahlı kuvvetleri, Baas Partisi'nden kopanlar, bazı aşiretler ve içeride bulunan değişim yanlısı grupları da teşvik ederek yıkmaya çalıştık."

Allavi, işgal sonrası ABD'nin Irak'ta açık bir vizyon ve plan ortaya koyamadığını belirterek, yakın zamanda bir araya geldiği bazı Amerikalı yetkililere Irak konusunda açık strateji izleyenlerin İsrail, İran ve Rusya olduğunu anlattığını söyledi.

  • "Milisler, devlet inşa etmez"

Irak'ın mezhep ve etnik temelli devletten vatandaşlık esasına dayalı devlete geçmesi gerektiğinin altını çizen Allavi, ülkedeki siyasi hizipçiliğe ve ayrımcılığa son verilmesinin önemine dikkati çekerek, şu ifadeleri kullandı:

"Milisler, devlet inşa etmez. Bunlar, devletleri yıkarlar ve toplumu ayrıştırırlar."

  • "Basra, İran'ın varlık gösterdiği güçlü bir merkez"

Ülke yönetimine "Irak'ın egemenliğinin bulunmadığı ve bağımsız bir karar alamadıkları" eleştirisini yönelten Allavi, dışarıdan yönetilen yabancı milis güçlerin ülkede faaliyet gösterdiğini dile getirerek, "Irak'ın kararı İran'ın esaretinde. Basra vilayeti İran ve ona bağlı silahlı grupların varlık gösterdiği güçlü bir merkez." dedi.

Irak'ta 2004-2005 yıllarında geçici hükümetin başkanlığını yapan Allavi, 2014'te iktidara gelen Haydar el-İbadi hükümetinde de Cumhurbaşkanı Fuad Masum'un yardımcılığı görevini yürütmüştü.

Irak'ta Allavi liderliğindeki Vataniyye Koalisyonu, Mayıs 2018'deki genel seçimlerde 329 sandalyeli Irak Meclisine 21 milletvekili göndermişti.

Türkiye'ye 2 F-35 uçağı daha yolda

WASHINGTON (AA) – ABD Savunma Bakanlığına bağlı Müşterek Taarruz Uçağı (JSF) Program Ofisi Sözcüsü Joe DellaVedova, iki F-35 uçağının daha Türkiye'ye teslim edilerek Teksas'taki Luke Hava Kuvvetleri Üssü'ne eğitim için gönderilmek üzere son hazırlıklarının yapıldığını söyledi.

Sözcü DellaVedova, Türkiye'nin F-35 programına ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulundu.

Türkiye'nin şu anda Luke Hava Üssü'nde iki F-35A uçağının bulunduğunu belirten DellaVedova, "İki uçağın daha Luke'a gitmesi için son hazırlıkları yapılıyor. Şimdilik ilk teslim alınan iki uçağın ise Türkiye'ye kasımda gönderilmesi planlanıyor." dedi.

DellaVedova, "Luke Hava Kuvvetleri Üssü'ndeki Türk F-35 personelinin devam eden eğitimleri dahil Türkiye'nin F-35 programının ilerleyişi aksi söylenmedikçe aynen devam edecek." ifadesini kullandı.

Sözcü DellaVedova, son hazırlıkları yapılan iki uçağı Türkiye'nin ne zaman teslim alacağına dair spesifik bir tarih vermezken, AA muhabirinin edindiği bilgilere göre, iki uçak gelecek haftalarda Türkiye'ye teslim edilecek.

Kaynaklar, uçağın son hazırlıkları, teknik durumlar, hava koşuları ve uçuş programı gibi faktörlerden dolayı teslimat için kesin bir gün belirtilmediğine dikkati çekiyor.

Teslim edilen F-35 uçakları eğitim için Luke Hava Kuvvetleri Üssü'ndeki Türk Hava Kuvvetleri personelinin kontrolüne verilecek.

Program koşullarına göre, uçakların ABD'de 1 ila 2 yıl eğitim uçuşlarını tamamladıktan sonra Türkiye'ye gönderilmesi gerekiyor.

Türkiye şu anda Türk pilotlarının uçurduğu iki F-35 uçağını geçen yıl haziran ayında teslim almıştı.

  • ABD Kongresinin engelleme çabaları

ABD Kongresinde, Rusya'dan S-400 hava savunma sistemi almasından dolayı Türkiye'nin F-35 programından çıkarılması girişimleri devam ediyor.

2019 savunma bütçesine ilişkin Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası kapsamında Savunma Bakanlığından (Pentagon) Türkiye'nin F-35 programına katkısı ve S-400 alımına ilişkin rapor talep edilmişti.

Pentagon raporu kasım ayında Kongreye teslim etmiş ve raporda, S-400 füzelerini alması halinde Türkiye’nin F-35 programından çıkarılmasının düşünülmesinin söz konusu olabileceği kaydedilmişti.

ABD Kongresinin geçen ay geçirdiği ve ABD Başkanı Donald Trump'ın imzaladığı geçici bütçe yasasında da Pentagon'un Türkiye'ye ilişkin raporunu güncellemesi, raporun en geç kasım ayına kadar Kongreye iletilmesi ve o zamana kadar da Türkiye'ye herhangi bir F-35 uçağının gönderilmemesini talep edilmişti.

Uçağın yapımında önemli bir ortak olan Türkiye, 100 konvansiyonel iniş kalkış yapabilen F-35A tipi uçağı almayı hedefliyor.