Sığınmacılar gitarla moral buluyor

BİLECİK (AA) – MUHSİN ARSLAN – Bilecik’in Bozüyük ilçesinde Somali, Afganistan, Etiyopya, Irak ve İran uyruklu kadın sığınmacılara, yaşadıkları sıkıntıları unutturmak, savaş psikolojisinden uzaklaştırmak ve topluma entegrasyonlarını sağlamak için Halk Eğitim Merkezinde gitar kursu veriliyor.

Gitar kursuna katılan 8 kadın, kursta seslendirdikleri eserlerle Türkçe konuşmayı da öğreniyor. Bozüyük Halk Eğitim Merkezi Müdürü Rıdvan Güner, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sığınmacıların Türkiye’ye uyumlarını sağlamak amacıyla her türlü faaliyetlerde bulunduklarını söyledi.

Sosyal hayatta aktivite yapabilmeleri için istekleri doğrultusunda bazı kurslar düzenlediklerini belirten Güner, “Ülkelerindeki savaşlardan dolayı ülkemize sığınanların sosyal hayatın içinde yer almaları için farklı kurslar açıyoruz. El birliğiyle her türlü hizmetler kurumumuz tarafından sağlanmaktadır. Onları topluma kazandırabilmek, ülkemizin değerlerini anlatabilmek amacıyla müzik, sosyal ve kültürel anlamda her türlü faaliyetlerde bulunuyoruz.” diye konuştu.

– “Yapmak istediğimiz, onları müzikle besleyebilmek”

Kursta gitar dersi veren Fatih Emircan da katılımcıların dillerinin farklı olması sebebiyle ilk başta zorluk çektiklerini ancak zamanla bunun da üstesinden geldiklerini söyledi.

Emircan, şunları kaydetti:

“Burada istediğimizi anlatmak isterken dilde biraz sıkıntı olabiliyor. Birbirlerine yakın dilleri bilmelerine rağmen farklı konuşmalar olduğundan kendi aralarında da anlaşamadıkları kelimeler, sözler olabiliyor. Şu anda yapmak istediğimiz, müziği daha çok aşılayabilmek, onları müzikle besleyebilmek. Ülkelerinde problemlerinin olduğunu zaten biliyoruz. Onları müzikle bu psikolojiden biraz da olsa uzaklaştırmaya gayret ediyoruz. Orada yaşadıklarını unutturmaya, burada tekrardan yeni bir hayatın onları beklediğine, düzenli bir şekilde yaşamaları gerektiğini ifade etmeye çalışıyoruz.”

Advertisements

Mısır Gazeteciler Sendikası’ndan 18 karar

KAHİRE (AA) – Mısır Gazeteciler Sendikası, olağanüstü toplantı sonrasında İçişleri Bakanı Mecdi Abdulgaffar’ın istifası ve gazetecilerden özür dilenmesi gibi talepleri içeren bir dizi karar aldı.

Mısır Gazeteciler Sendikası, sivil polislerin pazar günü sendika binasına girip iki gazeteciyi gözaltına almasının ardından Başkan Yahya Kallaş’ın çağrısı üzerine dün olağanüstü toplandı. Toplantı gece geç saatlere kadar sürerken, alınan 18 karar yazılı açıklamayla duyuruldu.

Sendikadan yapılan açıklamada, öncelikle İçişleri Bakanı Mecdi Abdulgaffar’ın istifası talep edildi. Abdulgaffar hakkında suç duyurusunda bulunulması da kararlaştırıldı.

Ayrıca iki gazetecinin tutuklanması ve sendika binası etrafındaki polis ablukasından dolayı Cumhurbaşkanlığı’nın gazetecilerden açık bir şekilde özür dilemesi ve tüm tutuklu gazetecilerin serbest bırakılması istendi.

Gazetecilere yönelik bu tür tutumlara karşı daha caydırıcı kanunların çıkarılması ve gazetecilerin yazdıkları yazılardan dolayı tutuklanmasının yasal düzenlemelerle önüne geçilmesi için meclise çağrıda bulunuldu.

– İçişleri Bakanı hakkındaki kararlar

İçişleri Bakanı Abdulgaffar hakkında haber yapılmaması, bakanın fotoğrafının medyada yayımlanmaması, yayımlansa bile sadece negatifin kullanılması dikkati çeken kararlar arasında yer aldı.

Toplantıda ayrıca bütün özel gazete, televizyon ve haber sitelerinde, “basının yasaklanmasına hayır”, “basın özgürlüğünün kısıtlanmasına hayır” gibi sloganların kullanılmasına karar verildi.

Başbakan hakkında gensoru verilmesi için milletvekili olan gazetecilerin hareket geçmesi ve yabancı ülkelerin Mısırlı gazetecilerle ilgili konulara karışma girişimlerinin reddedilmesi kararları dikkati çekti.

– Genel kongre kararı

Olağanüstü toplantıda ayrıca gelecek salı günü genel kongre düzenlenmesi ve kongreye kadar sendika binasında oturma eylemine devam edilmesi kararlaştırıldı.

Köşe yazarlarından basın özgürlüğünü destekleyen yazılar yazmaları ve “basın özgürlüğü düşmanları” ile ilgili kara liste hazırlanması da alınan kararlar arasında yer aldı.

Mısır’da tutuklu gazeteciler için Gazeteciler Sendikası içinde oturma eylemi yapan Amr Bedr ve Mahmud es-Sakka, sendika binasına giren sivil polisler tarafından 1 Mayıs’ta gözaltına alınmıştı. Olaya tepki gösteren Gazeteciler Sendika Başkanı Kallaş pazartesi günü, İçişleri Bakanı Abdulgaffar’ın istifasını talep ederek olağanüstü genel kurul çağrısı yapmıştı.

Mısır’da resmi kurum kabul edilen Gazeteciler Sendikası’na üye olmanın şartları oldukça zor. Sendikaya üye olabilen gazeteciler devletin resmi gazetecisi statüsü kazanıyor. Mısır Gazeteciler Sendikası diğer sendikalarda olduğu gibi üyelerinden aidat almıyor, tam tersine üye gazetecilere çalıştığı kurumu dikkate almaksızın asgari ücret üzerinden maaş veriyor. Sendikaya 10 bin civarında gazetecinin üye olduğu biliniyor.

Mahkeme “ülke çıkarları” ve “masumiyet karinesi”ni hatırlattı

ANKARA (AA) – BARIŞ KILIÇ – Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) Genel Başkanı Nurullah Ankut’un Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu, İçişleri Bakanı Efkan Ala ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında, MİT tırlarının durdurulması sonrasında “savaş suçu” isnadıyla Uluslararası Ceza Mahkemesine (UCM) gönderdiği şikayet dilekçesine ilişkin, “kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret” suçundan 1 yıl 2 ay 22 gün hapse çarptırılmasının gerekçesi açıklandı.

Ankara 5. Asliye Ceza Mahkemesinden emekli olan Hakim Yusuf Öztürk’ün gerekçeli kararında, TCK’nın “İddia ve savunma dokunulmazlığı” başlıklı 128. ve “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddelerinde, şahısların, yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde, serbestçe ve hiçbir endişe altında kalmaksızın haklarını özgürce iddia edebilmeleri veya kendilerini savunabilmelerinin ifade edildiği belirtildi.

Bu hakkın olmaması durumunda iddia ve savunmanın serbestçe yapılamayacağı ve yargılamada gerçeğe ulaşılamayacağı ifade edilen kararda, “İddia ve savunma hakkının kullanılması bağlamında, kişiler açısından somut isnat ifade eder nitelikte maddi vakıaların ortaya konulması ya da kişilerle ilgili olumsuz değerlendirmelerde bulunulması mümkündür. Bu somut isnatlar veya olumsuz değerlendirmeler, iddia ve savunma hakkının kullanılmasıyla ilişkilendirilememesi durumunda, hakaret ve hatta iftira suçunu oluşturur” değerlendirmesine yer verildi.

Yerleşmiş yüksek mahkeme içtihatlarına göre bu hakkın kullanımının, “şekil”, “yer” ve “hak kullanırken sınırın aşılmamasını” gerektiren “ölçülülük” şartına bağlı olduğu kaydedilen kararda, şöyle denildi:

“Demokratik süreçte sanığın UCM savcısına başvuru yapması, demokrasinin olmazsa olmazlarından anlatım özgürlüğünün, hukuk devleti olmanın gereğidir. Ancak bu, milli güvenlik veya toprak bütünlüğü gibi devletin çıkarlarının korunmasını sağlayıcı, asgari sınırları aşmamak kaydıyla yapılmalıdır. Söz konusu ülke çıkarlarının olduğu bir durumda, henüz hukuken savaş suçunu işledikleri ispat edilemeyen ve bu hususta karar verilmeyen ve devlet nezdinde saygınlıkları olan kişileri uluslararası arenada savaş suçlusu olarak göstermek ne ülke çıkarları ile ne de masumiyet karinesi ile bağdaşır. Bu kişilerin uluslararası arenada şikayet edilmesi, tarih önünde yalnız o kişileri değil, temsil ettikleri devleti, yani somut olayda Türkiye Cumhuriyeti devletini mahkum ettirme gayretinden öteye gidemez.

Kaldı ki dilekçenin, UCM savcısına veriliş konusu olan MİT tırları adıyla basına yansıyan olayda, tırların insani yardım malzemesi veya silah yüklü olması ülkenin iç güvenliğini ilgilendirir. Ülke çıkarlarının her şeyin üstünde tutulması gerekir. Ancak bazı sol görüşlü partiler, uluslararası hukuk değerlerini benimsemekte, ulusal değerler gözardı edilmektedir.”

Kararda, Ankut’un, 19 Ocak 2014 itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İçişleri Bakanı Efkan Ala ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan hakkında, UCM savcısına şikayette bulunarak ve şikayet dilekçesini partinin internet sitesinde yayınlatarak, “şikayetçilerin saygınlıklarını rencide etme kastıyla” hareket ettiği belirtildi.

Partinin internet sitesinde şikayet dilekçesinin yayınlanmasıyla eyleme aleniyet kazandırıldığı bildirilen kararda, “Ankut’un, tek fiil ile dört ayrı kamu görevlisine, masumiyet karinesini hiçe sayarak tahkirde bulunduğu” ifade edildi ve bu sebeplerle, “kamu görevlilerine görevlerinden dolayı alenen hakaret” suçundan 1 yıl 2 ay 22 gün hapse çarptırıldığı ve cezanın takdiren ertelendiği bildirildi.

– Ankut hakkındaki iddianame

İddianamede, Ankut’un, Erdoğan ve diğer müdahiller hakkında, MİT’e ait tırların durdurulması sonrasında “savaş suçu” isnadıyla UCM’ye şikayet dilekçesi gönderdiği belirtiliyordu. Türkiye’nin, UCM’ye yargılama yetkisi veren Roma Statüsü’ne taraf olmadığı, bu sebeple başvurunun “yok hükmünde” olduğu kaydedilen iddianamede, “tahminle kabul edilmiş verilerle, savaş suçu gibi ağır ithamla devlet yöneticilerini uluslararası mahkemede suçlamanın, yalnız o kişileri değil, temsil ettikleri devleti mahkum ettirme gayreti olduğu” kaydediliyordu.

Söz konusu savda, Ankut’un, şikayetle, müdahiller hakkında “savaş suçlusu” algısı oluşturmaya çalışarak, “kamu görevlisine, görevinden dolayı hakaret” suçunu işlediği bildiriliyordu.

Ekmekte KDV düzenlemesi

ANKARA (AA) – Ekmeğin tesliminde uygulanan Katma Değer Vergisi (KDV) oranlarına, kullanılan katkı maddeleri itibarıyla açıklık getirildi. KDV, katkı maddesi yüzde 5’i geçmeyen ekmeklerde yüzde 1, bu oranı geçen ekmeklerde ise yüzde 8 olarak uygulanacak.

Bakanlar Kurulu’nun “Mal ve Hizmetlere Uygulanacak Katma Değer Vergisi Oranlarının Tespitine İlişkin Kararda Değişiklik Yapılmasına Dair Karar”ı, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Buna göre, ekmekte kullanılan “çeşni maddeleri, diğer tahıllar, soya unu, baklagil unları, yağ, süt, süt ürünleri, bitkisel lif ve benzeri maddeler” gibi katkı maddelerinin yüzde 5’i geçmemesi durumunda KDV oranı yüzde 1 olacak.

Kullanılan katkı maddelerinin yüzde 5’i aşması durumunda ise ekmek, “katkılı ekmek” olarak değerlendirilerek, tesliminde KDV yüzde 8 olarak uygulanacak.

AK Parti Genel Başkan Danışmanı Yazıcı:

ANKARA (AA) – AK Parti Genel Başkan Danışmanı ve İstanbul Milletvekili Hayati Yazıcı, “Bunlar olağan dışı gibi görünen olağan şeyler. Biz kimliği olan, kurumsal yapısı güçlü, bir siyasi partiyiz. Oluşan sorunları konuşarak partimizin de ilkelerini dikkate almak suretiyle çözümleriz.” dedi.

Yazıcı, AK Parti Genel Merkezi önünde gazetecilere yaptığı açıklamada, alınan kararın hayırlı olmasını diledi.

“Bunlar olağan dışı gibi görünen olağan şeyler. Biz kimliği olan, kurumsal yapısı güçlü bir siyasi partiyiz. Oluşan sorunları konuşarak partimizin de ilkelerini dikkate almak suretiyle çözümleriz.” ifadesini kullanan Yazıcı, partilerde bu tür sorunların yaşanmasını tasfiye edecek en önemli karar organının büyük kongre olduğunu belirtti.

Yazıcı, “Büyük kongrede sadece genel başkan seçimi mi yoksa MYK ve MKYK üye seçimi de olacak mı?” sorusu üzerine, “Onlar konuşulacak şimdi MYK’da. Sonra belki de MKYK’ya gelir. Partinin yetkili organları bunları tartışacak. Tüzüğümüz neyi öngörüyorsa parti çıkarları neyi gerektiriyorsa partinin yetkili karar organları da o doğrultuda karar alacaktır.” yanıtını verdi.

Yazıcı, “Kongre tarihi için nasıl bir planlama olabilir” sorusu üzerine, bu konuda bilgisinin olmadığını, gerekli çalışmaların yapıldığını, bunun ötesinde yapılacak yorumların spekülasyon olacağını kaydetti.

43 kişinin öldüğü bina “kalitesiz” çıktı

VAN (AA) – CEMAL AŞAN – Van’ın Erciş ilçesinde 2011 yılında meydana gelen depremde yıkılması sonucu 43 kişinin hayatını kaybettiği Dağ Apartmanının iki müteahhidi ve mühendisine 60 bin 800’er lira, kalıp ustasına 18 bin 200 lira adli para cezası verilen davanın gerekçeli kararı açıklandı.

Erciş Ağır Ceza Mahkemesince hazırlanan kararda, sanık ve müşteki ifadelerinin yanı sıra depreme ilişkin bilgilere yer verildi.

Yıkılan binayla ilgili Karadeniz Teknik Üniversitesince hazırlanan bilirkişi raporuna göre, yapı ruhsatı ve yapı kullanma izin belgelerinde belirtilen bodrum, zemin ve normal kat yüksekliklerinin mimari ve statik projeyle uyumlu olmadığının belirtildiği gerekçeli kararda, şunlar kaydedildi:

“Dağ Apartmanına ait statik projede malzeme sınıfı C20, donatı sınıfı ise S420 olarak belirtilmiştir. Karot numuneler üzerinde gerçekleştirilen merkezi basınç deneyleri sonucunda elde edilen ortalama basınç dayanımı, 1997 Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelikte belirtilen minimum beton sınıfı olan C16’yı sağlamamaktadır. Apartmanın statik projeleri, ön inceleme ve bilirkişi raporları ile dosya üzerinden yapılan incelemelerden, etriye çapı açısından yeterli gözükürken, etriye aralığı açısından yetersiz gözükmektedir. Yıkılan binanın mevcut taşıyıcı elemanlarının donatı detaylandırılmasında yetersizlikler olduğu görülmektedir. Bilirkişi raporu ve proje verilerine göre kolon boyutları, donatı çap ve adetlerinde farklılıklar vardır. Sonuç olarak, soruşturma dosyası üzerinden yapılan inceleme, değerlendirme ve elde edilen bulgular neticesinde, söz konusu binada projelendirme, yapım ve iş bitimi aşamalarında Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkındaki Yönetmelik ve İmar Kanunu esaslarına yeterince uyulmadığı görülmüştür.”

Kararda, söz konusu binada projelendirme, yapım ve iş bitimi aşamalarında “Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkındaki Yönetmelik” ve “İmar Kanunu” esaslarına yeterince uyulmadığı bildirildi.

Dosya kapsamında bulunan bilirkişi kurulu raporuna göre, sanıkların meydana gelen olayda taksirli sorumluluklarının bulunduğu kaydedilen kararda, “Sanıklar, bu şekildeki davranışlarıyla, taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla suçun kanunda kanuni tanımında belirtilen neticeyi öngörmeyerek gerçekleştirdikleri, bu haliyle eylemlerinin ‘taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma’ suçunu oluşturmaktadır. Bu suçun da sübuta erdiği tam sonuç ve vicdani kanaati mahkememizde hasıl olmakla sanıkların cezalandırılmasına karar verilmiştir.” denildi.

– Sanıklara verilen ceza

Sanıkların neticeyi öngörmekle birlikte, gerçekleşmeyeceği beklentisi ve ümidi içinde olduklarına yer verilen kararda, şu ifadeler kullanıldı:

“Sanıklar hakkında taksirli suçtan dolayı hükmolunan hapis cezası TCK’nın 49. maddesi bağlamında kısa süreli değil ise de olayda sanıklar açısından bilinçli taksir hali bulunmamaktadır. Bina sahibi olan Sanık İrfan Dağ ve ailesinin davaya konu binada oturmaları ve sanık İrfan Dağ’ın yakınlarını kaybettiği, bina sahibi olan Mehmet Coşkunüzer’in davaya konu binada vefat ettiği anlaşılmıştır. Sanıklar hakkında verilen bu hapis cezası TCK’nın 50/4. maddesi bağlamında 50/1-a maddesi uyarınca adli para cezasına çevrilmiş ve sanıklara verilen adli para cezasının TCK’nın 52/4 maddesi uyarınca ve takdiren birer ay ara ile taksitler halinde 24 eşit taksitle sanıktan tahsiline karar verilmiştir. Ayrıca, taksitlerden birinin zamanında ödenmemesi halinde geri kalan kısmın tamamının tahsil edileceği ve ödenmeyen adli para cezasının hapse çevrileceği de kararda belirtilerek ihtar edilmiştir.”

Van’da 23 Ekim 2011’de yaşanan 7.2 büyüklüğündeki depremde yıkılan Dağ Apartmanı davasında yargılanan sanıklardan İrfan Dağ, Celal Yıldız ve Murat Kazancı 15 Aralık 2015’te görülen karar duruşmasında, “taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olmak” suçundan 8 yıl 4’er ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Sanıkların kişilikleri, sosyal ve ekonomik durumları ve suçun işlenmesindeki özellikleri dikkate alan mahkeme heyeti, cezayı her sanık için 60 bin 800 lira adli para cezasına dönüştürmüştü.

Mahkeme heyeti, binada inşaat işçisi olarak çalıştığı iddia edilen sanıklardan Cahit Aslanbay’ı da 18 bin 200 lira para cezasına çarptırmıştı.

GRAFİKLİ – Suriye’nin kuzeyindeki “güvenli bölge” sorunu

WASHİNGTON/ANKARA (AA) – Türkiye’nin, Suriye sınırında terör örgütü DAEŞ’in kontrolündeki bölgeyi teröristlerden arındırma ve siviller için güvenli bölge haline getirme önerisinin hayata geçirilememesi bir dizi fırsatın önüne geçiyor. Uzmanlar, terörle daha etkin mücadele ve Suriye’den göç etmek zorunda kalan sivillerin insani krizinin hafifletilmesinde söz konusu önerinin etkili olacağı düşüncesinde.

ABD’deki Shawnee Devlet Üniversitesi Ortadoğu Tarihi ve Antropolojisi Bölümü’nde Profesör Amr el Azm, AA’ya yaptığı açıklamada, güvenli bölgelerin oluşturulmasının Suriye krizinin başında yapılması gereken en önemli işlerden biri olduğunu belirtti.

Türkiye’nin 2 milyon 700 binden fazla Suriyeli sığınmacıya evsahipliği yaptığını hatırlatan El Azm, “Uluslararası toplum ve özellikle ABD, Suriyeli mülteciler için güvenli bölge inşa edilmesinde mutabık kalsalardı, Türkiye ve Avrupa’nın sığınmacı krizi nedeniyle yaşadığı sıkıntılar, can kayıpları önlenebilirdi. Suriyeliler kesinlikle diğer ülkelere gitme mecburiyetinde kalmazdı.” dedi.

El Azm, halihazırda mülteci akınını tetikleyen en büyük sorunun hava saldırıları olduğunu belirterek, “Sığınmacıların Lübnan’dan, Suriye’den, Türkiye’den başka yerlere gitmeyeceklerini beklemek Avrupalıların uzağı görememesidir. Nihayetinde tekrar hareketlenmeye başladıklarında mantıklı ve doğal istikametleri Avrupa olacak. Avrupa bu yaz başka büyük bir göçmen akınına hazırlıklı olmalı. Eğer güvenli bölgeler iç savaşın ilk 4 yılında yapılmış olsaydı, tüm bunlar önlenebilirdi” diye konuştu.

Güvenli bölgelerin oluşturulmamasının Obama yönetiminin ihmali olduğunu vurgulayan El Azm, “Obama yönetimi asgari olanı yapmak dışında Ortadoğu’ya gerçekten müdahil olmak istemedi. Onların önceliği DAEŞ. DAEŞ Irak’ta ciddi bir tehdit halini aldığında harekete geçtiler. Ama DAEŞ Suriye içinde güçlendiğinde bir şey yapmadılar.”

El Azm, “Mülteci krizinden en çok etkilenen Avrupa neden birşey yapmıyor?” ifadesini kullandı.

– “Yabancı savaşçı geçişinin önlenmesinde yol alınırdı”

ORSAM Araştırmacısı Oytun Orhan da güvenli bölge önerisinin ilk aşamada daha çok yerinden edilen Suriyelilere güvenli alan sağlanması ve Esed rejimiyle mücadele etme aracı olarak görüldüğüne dikkati çekti.

Şimdi ise Esed rejimiyle mücadele için ılımlı muhalifler ve Halep’le coğrafi bağlantının korunması faktörünün ön plana çıktığını belirten Orhan, şöyle devam etti:

“Eğer Türkiye’nin güvenli bölge talebine uluslararası bir destek olsaydı, muhtemelen şu anda DAEŞ ile mücadelede çok daha önemli bir mesafe kat edilmiş olurdu. Çünkü DAEŞ’e katılım bütün önlemlere rağmen engellenemiyor ve hala örgüte katılım bu bölge üzerinden gerçekleşiyor. Örgütün dünyaya açılan kapısı ve yabancı savaşçıların geçişinin önlenmesi konusunda yol alınabilirdi.”

Orhan, güvenli bölgenin PYD’nin Türkiye sınırında Halep ilinin batıdaki Afrin ile Fırat nehrinin doğusundaki Kobani ilçeleri arasındaki coğrafi bağlantıyı sağlayarak “Kürt devleti” oluşturma hedefinin önüne geçilmesi açısından da önemli rolü olacağını söyledi.

– “Uluslararası toplum mahrum kalmış oldu”

SETA Genel Koordinator Yardımcısı Muhittin Ataman da “Güvenli bölge oluşturulsaydı hem güvenlik hem de insani kriz noktasında çok önemli bir etkisi olacaktı. Sınırda şu anda Kilis’te olduğu gibi Türkiye’ye yönelik saldırılar olmayacaktı.” dedi.

Ataman, “Özellikle Halep, Türkmendağı, olaylar sonrasında yüzlerce, binlerce insan bir mağduriyet yaşadı. Tüm bunlar olmayacaktı. Bütün bunlardan hem uluslararası toplum hem de Türkiye maalesef mahrum kalmış oldu.” ifadelerini kullandı.

– “Terör örgütleri zemin bulamayacaktı”

Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Uysal, göç akınının insan kaçakçılarına zemin oluşturduğunu vurgulayarak, “Bu kaçakçılıktan yararlanan bir sürü terör örgütü var. DAEŞ dahil, PKK dahil. (Güvenli bölge olsaydı) Bunlar zemin, finansman ve insan kaynağı bulmamış olurdu.” diye konuştu.

Uysal, ayrıca mülteci akınının tetiklediği İslamofobi yükselişinin söz konusu olmayacağının altını çizerek, “Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Avrupa ülkelerinin ekonomik yükü de azalmış olurdu” dedi.

– Güvenli bölge ihtiyacı

Türkiye’nin gündeme getirdiği güvenli bölge, Suriye’deki çatışmalardan kaçan sivil nüfusun can güvenliğinin sağlandığı barınma alanı oluşturulmasını öngörüyor.

Gaziantep’in Karkamış ilçesinin karşı tarafında bulunan Halep’e bağlı Cerablus ilçesinden, Kilis’in karşısındaki Azez ilçesine uzanan hat, 98 kilometrelik bir alana yayılıyor. İnsani ihtiyaçların rahatlıkla karşılanabilmesi için de Suriye toprakları içine doğru 45 kilometrelik bir derinlik oluşturulması hedefleniyor.

Türkiye, bölgeyi Halep başta olmak üzere tüm Suriye’den yeni göç eden sivillerin toplanabileceği ya da Türkiye’ye geçmiş Suriyelilerin arzu etmeleri halinde yerleşebileceği bir bölge olarak tasarlıyor. Halihazırda Türkiye, 2 milyon 700 binden fazla Suriyeli sığınmacıyı konuk ediyor.

Suriye’de iç savaşın durması halinde dahi, Suriye halkının barınma, iş ve sosyal hizmetlerden mahrum kalmasından ötürü başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dış göçe devam etmesine kesin gözüyle bakılıyor. Bu durum en fazla, Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerini endişelendiriyor.

– Uçuş yasağı şart

Güvenli bölgenin oluşturulması öncelikle uçuş yasağına bağlı. Rusya’nın 30 Eylül 2015’te savaşa katılmasına kadar ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin DAEŞ’le mücadele amacıyla Halep’in kuzeyinde yaptığı uçuşlar, rejim uçaklarının da bölgeden uzak kalmasını sağlamıştı. Rejim uçaklarının Halep merkezinin kuzeyine çıkmaktan vazgeçmesiyle güvenli bölge fiilen oluşmaya başlamıştı.

Azez tarafı muhaliflerin elinde olan bölgenin Cerablus kısmında ise terör örgütü DAEŞ’in hakimiyeti sürüyor. Türkiye, bu bölgenin müttefiklerle ortak bir strateji çerçevesinde kara ve hava operasyonuyla örgütten arındırılmasını öneriyor.

Ukraynalılardan “Türk Şehri”ne yoğun ilgi

İSTANBUL (AA) – UĞUR ASLANHAN – Yurt dışındaki ilk projesini 80 milyon dolarlık yatırımla Ukrayna’da hayata geçiren Demir İnşaat’ın “Türk Şehri” projesine Ukraynalılar yoğun ilgi gösteriyor. Projenin 200 konutluk ilk etabı için toplanılan ön talep 1,5 ayda tamamlandı.

Demir İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Hamit Demir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ukrayna’nın Vinnitsya şehrinde 23 dönümlük arazi üzerinde inşa etmekte oldukları “Türk Şehri” projesine ilişkin bilgiler verdi.

Yurt dışındaki ilk projeleri olan Türk Şehri’nin, 23 dönüm arazi üzerine 4 etap inşa edileceğini dile getiren Demir, 200 konutluk ilk etabın kaba inşaatının yarıya geldiğini, 200 konutluk ikinci etapta ise inşaatın yeni başladığını söyledi.

Demir, ekim ayında inşaatına başladıkları, toplamda 650 daire ve oteli içeren projelerinin ilk etabı için talep topladıklarını ifade ederek, “Şu an satışı yapmadık. 13 Mayıs’ta satışları başlatacağız. Ancak talep toplamak için çıkardığımız 200 daireye talep geldi ve biz talep alımını durdurduk.” dedi.

Ukrayna’da ev maliyetlerinin ve satış fiyatlarının düşük olduğunu aktaran Demir, “Ukrayna’da anahtar teslim biraz farklı. Binayı bitirdikten sonra boya ve mutfakla ilgili kısım alıcıya kalıyor. Konutun metrekaresini 250 dolara bitirebiliyorsunuz, en güzelini 300 dolara yapabiliyorsunuz. 650-700 dolara da satabiliyorsunuz. Arsa payı ile kar marjı Türkiye’ye oranla Ukrayna’da daha yüksek.” diye konuştu.

Demir, bu ülkede Türkiye’deki gibi büyük daire tercih edilmediğini, dairelerin 45-85 metrekare arasında değiştiğini, büyük daire almak isteyenlerin villada yaşadığını anlattı.

– “Konutta kullanılan malzemenin yüzde 75’i yerli”

Demir, projelerinde kullandıkları malzemelerin yüzde 75’inin Türk ürünü olduğunu, asansöre kadar her şeyi Türkiye’den götürdüklerini, ihalede bunların yazılı olduğunu belirtti.

Projede şu anda 20’si Türk olmak üzere toplamda 80 kişi istihdam ettiklerini dile getiren Demir, bu sayının 300’e kadar çıkacağını vurguladı.

– Projenin ismi Ukraynalılardan

Demir, buradaki arsayı aldıklarında Ukrayna’da Türkiye’ye ve Türklere karşı bakış açısının olumsuz olduğunu söyleyerek, “Ancak Ukrayna’da yaşanan karışıklıklar ve Kırım’ın Rusya tarafından geçici olarak işgal edilmesi sonrası, başta Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere hükumetimiz tepki gösterdi. Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilme çabalarına karşı Ukrayna’nın yanında olunduğu şeklindeki açıklamalar ve ekonomik destek çok olumlu yansıdı. Şu anda Ukraynalılar Türkiye’yi ve Türkleri çok seviyor.” ifadelerini kullandı.

Projeye başladıklarında 800 bin nüfuslu şehirde anket düzenlediklerine dikkati çeken Demir, bu ankette 5 farklı isim teklifinde bulunduklarını aktardı.

Demir, “Projeye Vinnitsya City, Ukrayna City gibi beş farklı isim önerisinde bulunduk. Türk ismini önerilerde hiç kullanmamamıza rağmen yüzde 96 ‘Türk City’ çıktı. ‘Burayı Türk şehri yapın’ dediler.” dedi.

– 80 milyon dolarlık yatırım

Demir, otel ve 650 konuttan oluşan 4 etaplık proje ile arsa için toplam yatırım bedelinin 80 milyon dolar olacağı bilgisini verdi.

İnşaat süresinin bürokratik işlemlerin de kolaylığıyla hızlı ilerlediğini ifade eden Demir, “İlk 200 konutu 2017’nin sonunda teslim edeceğiz. Birinci etabın satışlarından sonra ikinci etabın satışlarına başlayacağız. 650 konut, otel ve sosyal donatı alanları ile bu projemiz tamamen 2018’de bitecek. Ancak 2017’nin sonunda burada yaşam başlayacak.” şeklinde konuştu.

– “Kiev’in üst düzey yöneticileri için konut yapacağız”

Demir, Ukraynalıların “Türkler yaparsa sağlam yapar.” dediğini, bu yüzden projelerine yoğun ilgi gösterildiğini söyledi.

Bu durumdan çok memnun olduklarını dile getiren Demir, şöyle devam etti

“Bu yüzden şu anda Ukrayna’nın en büyük şehri ve başkenti Kiev’de 2 tane arsa ayarladık. Onların görüşmesini yapacağız. Birisini belediyeden, diğerini şahıstan alacağız. Kiev’in merkezinde iki şantiye kuracağız. Şu anda ne kadar büyüklükte olacak arsa, belli değil. Devlet kurumunun arazisi 150 dönüm. Etap etap da alabiliriz. Belediyenin ve başkentin üst düzey yöneticileri için ev yapacağız. Öte yandan bizim daha önce Kiev’de aldığımız çok büyük boyutlu arsalar da var. Bunlara şimdilik dokunmayacağız.”

Demir, şu anda kendilerine yoğun bir teveccüh olduğunu, hiçbir bürokratik engelle karşılaşmadıklarını, işlerinin kolayca halledildiğini vurguladı.

– “Almanya’ya da açılacağız”

Yurt dışında Ukrayna’nın yanı sıra Almanya’da da proje geliştirmeye hazırlandıklarını dile getiren Demir, geçen yıldan beri Berlin’de, Potsam şehrinde, üzerinde çalıştıkları bir proje olduğunu anımsattı.

Demir, “Adamların derdi şu; ‘Siz gelin, iş yapın, 150-200 kişiye iş verin. Biz sizi ceketlerimizi düğmeleyip karşılarız.’ Burada karma bir proje yapacağız.” değerlendirmesinde de bulundu.

Maden suyu, ihtiyaç sahiplerine “can suyu” oluyor

ERZİNCAN (AA) – BARIŞ YALÇINKAYA – Türk Kızılayı tarafından Erzincan’da üretilen maden suyu, ülkedeki ihtiyaç sahiplerine adeta “can suyu” oluyor.

Türkiye’deki dar gelirli ailelerin yanı sıra Suriyeli ve Afgan mültecilerle Ahıska Türkü ailelerin de ihtiyaçlarının bir bölümü, Türk Kızılayı maden suyundan elde edilen gelirle karşılanıyor.

Akyazı beldesinde bulunan Türk Kızılayı Erzincan Mineralli Su İşletmesi, iki yıl önce ‘Sen İçince Başkasına Yarayan Tek Su’ sloganıyla üretime başladı. Tesis, yaz aylarının gelmesi nedeniyle tam kapasite çalışıyor.

Türk Kızılayı Erzincan Şube Başkanı Halim Ferit Bayata, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2014 yılının ikinci yarısında üretime başlayan tesisin 2015 yılında belirli bir ivme kazandığını ve 2016 yılının ilk çeyreğinde de büyük bir performans gösterdiğini söyledi.

Tesiste üç vardiyada üretim yapıldığını anlatan Bayata, 9 meyveli, 1 sade olmak üzere, 10 çeşit maden suyunun üretiminin yapıldığını ifade etti.

Bayata, bugün itibarıyla tesiste üretilen maden su miktarının 124 milyon şişe düzeyinde olduğunu belirterek, şöyle dedi:

“Çok güzel bir sloganımız var. ‘Sen İçince Başkasına Yarayan Tek Su’ sloganıyla hareket ediyoruz. Buradan kazanmış olduğumuz milyonlarca lira tüm yardıma ihtiyacı olanlara, iyilik hareketine kazandırılmış bulunmaktadır. Bundan fevkalade mutluyuz. İlimizde Ahıska Türkleri, Afgan mülteciler, ülkemizde de Suriyeli mülteciler olmak üzere birçok yardımda burada kazanmış olduğumuz gelirleri harcamaktayız. Son günlerde Bayırbucak Türkmenlerine buradan yardım konvoyları gönderdik. Türkiye Kızılayı Genel Merkezince bu yardım organizasyonlarının finansmanı maden sularından kazanmış olduğumuz gelirle sağlanmaktadır.”

Ekmek israfının azaltılmasıyla ekonomiye 9 milyar liralık katkı

ANTALYA (AA) – LEYLA ATAMAN KOYUNCUOĞLU – Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) Genel Müdür Yardımcısı Refik Kayhan Ünal, yaklaşık 3 yıldır sürdürülen ekmek israfının önlenmesi kampanyası ile ekmek israfında ve tüketiminde ciddi bir azalma kaydedildiğini, böylelikle ekonomiye yaklaşık 9 milyar lira katkı sağlandığını bildirdi.

Ünal, AA muhabirine yaptığı açıklamada, TMO’nun ekmek israfının önlenmesi kampanyasıyla ilgili bilgi verdi.

Ekmek israfı konusunda 2012 yılında yaptırdıkları araştırmaya göre, Türkiye’de günlük 2,1 milyon adet ekmeğin israf edildiği, bunun da yıllık parasal karşılığının 1,6 milyar lira olduğunun tespit edildiğini belirten Ünal, bunun üzerine 2013 yılında sosyal sorumluluk projesi olarak ekmek israfını önleme kampanyasının başlatıldığını kaydetti.

Kampanya süresince 500’den fazla etkinlik yapıldığını, kamu spotları hazırlandığını anlatan Ünal, “Bir yıl sonra tekrar bir ölçümleme yaptırdık. Gördük ki günlük ekmek israfında yüzde 18 oranında tasarruf sağlamışız.” diye konuştu.

Bu süre zarfında halkın ekmek tüketiminin de yüzde 10 daraldığını ifade eden Ünal, “Ekmek israfından yıllık 300 milyon lira, ekmek tüketiminin azalmasından da 2,5 milyar lira tasarruf edildi. Bir yılın sonunda bunun milli ekonomiye katkısı toplam 2,8 milyar lira oldu.” dedi.

– Üç yılda 9 milyar liralık katkı

10. Kalkınma Planı’nda ekmek israfının önlenmesi kampanyasının 2018 yılı sonuna kadar devam etmesinin programlandığını belirten Ünal, “Şu ana kadar yaklaşık 3 yıldır sürdüğümüz bu kampanya ile milli ekonomiye katkımızın yaklaşık 9 milyar lira civarında olduğunu düşünüyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.

Ekmek israfının azaltılması için bütün kamu kurum ve kuruluşları, belediyeler, valilikler, üniversiteler, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarla yüzlerce etkinlik gerçekleştirildiğini anlatan Ünal, söz konusu kampanyanın Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından da en etkili ve örnek uygulama olarak gösterildiğini söyledi.

İsrafın tarlada başladığını, ekinlerin biçilmesinde, toplanmasında, taşınmasında, depolanmasında, buğdayın değirmenlere götürülmesinde, un yapılmasında, unların çuvallanmasında, fırınlara götürülmesinde ciddi israf oluştuğunu ifade eden Ünal, hane halkları, kamu kurum ve kuruluşları ile öğrenci yurtlarında israf konusunda çok büyük başarı sağladıklarını, ancak ticari amaç güdülen toplu tüketim yerlerinde israfın ciddi düzeyde bulunduğunu bildirdi.

İsrafın önlenmesi için öncelikle ekmeğin planlı üretilmesi gerektiğini ifade eden Ünal, Türkiye’de günde 85 milyon adet, yılda da yaklaşık 31 milyar adet ekmek üretildiğini, bunun yüzde 10 azaltılmasının mümkün olduğunu belirtti.

Fırınlarda üretilen ekmeklerin satılamayanlarının tamamının ya çöpe ya da hayvan barınaklarına gittiğini anlatan Ünal, hayvanlara da küflü ekmek yedirilmemesi gerektiğini kaydetti. Ünal, “Tüketeceğimiz kadar ekmek almalıyız, onları dilimleyerek masalara koymalıyız. Gününde tüketeceksek poşette, uzun sürede tüketeceksek buzdolabında veya derin dondurucuda muhafaza etmeliyiz. Bayat ekmekleri yemeklerde değerlendirmeli, asla ve asla çöpe atmamalı ve hayvanlara vermemeliyiz.” dedi.

İsrafın önlenmesi açısından ekmek boyutlarının küçültülmesinin de önemli olduğunu dile getiren Ünal, “roll” ekmeğe geçmek, yani ekmeğin somun şeklinde üretilmesi konusunda çalışmalar yaptıklarını söyledi.

Tam buğday ekmeğe geçilmesi konusunda da çalışma yaptıklarını belirten Ünal, tam buğday ekmek tüketiminde son yıllarda ciddi bir artış sağlandığını da vurguladı.
Türk halkının taze ekmek sevdiğini, ekmeği doğrudan fırından almayı, elle yoklamayı tercih ettiğini de ifade eden Ünal, bu alışkanlığın kolay kolay atılmasının mümkün olmadığını, ancak son yıllarda yapılan kampanyalarla ciddi bir başarı elde edildiğini kaydetti.

– Yılda 10 milyon kişi açlıktan ölüyor

Yaklaşık 7,5 milyar kişi olan dünya nüfusunun 2050 yılında 9 milyarı geçmesinin beklendiğini belirten Ünal, 9 milyar kişiyi besleyebilmek için dünyada üretilen gıdanın bugünkünden yüzde 60 daha fazla üretilmesi gerektiğine dikkati çekti.

Yapılan araştırmalara göre, bugün dünyada her 4 kişiden birinin yeterli vitaminleri alamadığını, dünyada 795 milyon insanın açlık ve sefaletle karşı karşıya olduğunu ifade eden Ünal, şöyle konuştu:

“Bu kadar insanın yanında her yıl çoğu çocuk olmak üzere 10 milyon kişi açlıktan ölüyor. Bu arada FAO ve OECD raporlarına göre 1,4 milyar insan aşırı kilolu, bunun 500 milyonu da obez. Kanada ve ABD’de üretilen gıdanın yüzde 40’ı, AB’de üretilen gıdanın yüzde 30’u israf ediliyor. Bugün dünyada yaklaşık 4 milyar ton gıda üretiliyor. Bunun 1,3 milyar tonu, yani 3’te 1’i israf ediliyor. İsraf edilen gıdanın parasal karşılığı 1 trilyon dolar. İsraf edilen 1,3 tonluk gıdanın sadece 4’te 1’inin tasarruf edilmesi sağlanırsa açlığın tamamen giderilebileceği yönünde plan yapılıyor.”

Bu yönden de gıda israfını önlemeye yönelik kampanyaların çok büyük önem taşıdığını dile getiren Ünal, “Bizim hedefimiz özelde ekmek, ama genelde bütün gıda israflarına dikkat çekmek. Herkesi uyarmak. Bütün dünya ülkelerini uyarmak.” ifadelerini kullandı.