“Göz tembelliği olan kişilerin iş ve ev kazalarına yatkınlığı artıyor”

ANTALYA (AA) – LEYLA ATAMAN KOYUNCUOĞLU – Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüban Atilla, Türkiye'de yaklaşık 2,5 milyon kişide göz tembelliği bulunduğunu belirterek, "Göz tembelliği olan kişilerin iş kazalarına, ev kazalarına yatkınlığı artıyor." dedi.

Atilla, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yeni doğan bir bebeğin görme düzeyinin yüzde 5-10 olduğunu, 3 yaşında bu oranın yaklaşık yüzde 60'a çıktığını, okula başlarken ise görme düzeyinin yüzde 100'e ulaşmasını beklediklerini söyledi.

İki gözün bir arada kullanılmasının ve net görmenin, görmenin temelini teşkil ettiğini ve bunun da çocukluk çağında öğrenildiğini anlatan Atilla, tam olarak görmenin öğrenilmesi için bunu engelleyen sorunların ortadan kaldırılması gerektiğini kaydetti.

Gözün net görmeyi öğrenmesi açısından çocukluk döneminin önemli olduğunu, çocuğun fiziksel gelişimi ile iletişim kurması, el becerilerini geliştirmesi açısından da iyi görmesi gerektiğini vurgulayan Atilla, "Ailesinde şaşılık hikayesi olan, yüksek numaralı gözlük ihtiyacı olan çocuklarda, yine nörolojik ve sistemik hastalıklar, otizm, sereblal palsi, hafif gelişim geriliği gibi rahatsızlıklar da gözdeki problemleri artırıyor. Eğer ailede bu hikayeler varsa veya ailenin şüphesi varsa en kısa sürede göz doktorunun görmesi gerekiyor." dedi.

Çocukluk döneminde gözde tarama programlarının çok önemli olduğunu, Türkiye'de de göz taramasının yaklaşık 2,5-3 yıldan bu yana yapıldığını kaydeden Atilla, şöyle konuştu:

"Sağlıklı çocuk izlem programının bir parçası olarak aile hekimleri tarafından bebeklerde 3 aya kadar yapılması gereken kırmızı refle testi var. Kırmızı refle testinde doğuştan olan katarakt, göz kapağı düşüklüğü ve diğer yapısal problemlerin tanı alması önem taşıyor. Daha sonra 3 yaşında kırmızı refle testinin yanı sıra görme keskinliğinin ölçümü önemli. Çocuk artık 3 yaşında iletişim kurabiliyor, bize cevap verebiliyor, şekilleri ifade edebiliyor, eline verdiğimiz bir kartı gösterebiliyor. Yani görme düzeyini rahatlıkla ölçebiliyoruz. 3 yaşındaki bir çocuğun kabaca yüzde 50 görmesi lazım. Eğer bu düzeyde göremiyorsa ya da iki gözü arasında fark varsa bu, göz tembelliği olabilir ve mutlaka göz doktoruna gidilmesi gerekiyor. Anne, baba veya kardeşte şaşılık öyküsü varsa risk 4-8 kat artıyor, teyze, hala, dayı, kuzen gibi akrabalarda varsa 2-4 kat artıyor. Yakın çevresinde göz tembelliği veya kayma problemi varsa da mutlaka göz doktoruna başvurması gerekiyor. 7 yaşında yani okul hayatına başladığında çocuk ne kadar iyi görürse bu eğitimine, öğrenmesine de yansıyor."

  • "Türkiye'de yaklaşık 2,5 milyon kişide göz tembelliği var"

Göz tembelliğinin tanı ne kadar erken konulursa o kadar iyi tedavi edilebildiğini söyleyen Atilla, bu nedenle ailelerin çocuklarını dikkatle izlemeleri, sorun gördüğü anda doktora başvurmalarının önemli olduğunu dile getirdi.

Atilla, "Türkiye'de yaklaşık 2,5 milyon kişide göz tembelliği var. Erken tanı konulsaydı bunlar tedavi edilebilirdi. Çalışmalar gösteriyor ki göz tembelliği ilk 40 yılda en sık görme kaybı sebebi ayrıca göz tembelliği olan kişilerin iş kazalarına, ev kazalarına yatkınlığı artıyor. Çocuk görmeyi bulanık öğrenirse, görme o düzeyde kalıyor. Beyin gelişimi tamamlayınca maalesef biz o görmeyi yeniden öğretemiyoruz. Görmeyi ne kadar erken yaşta öğretirsek o kadar iyi pekişiyor." diye konuştu.

Kayma, şaşılık veya göz tembelliği gibi çocukta iyi görmeyi engelleyen ne varsa okul öncesi dönemde tedavi edilmesi gerektiğini ifade eden Atilla, iyi göremeyen çocuğun eğitimde zorlanacağını vurguladı.

Çocukların yaklaşık yüzde 1'inde şaşılık, yüzde 10'unda iki göz arasında fark bulunduğunu kaydeden Atilla, kaymaların yarıya yakınının gözlükle düzeltilebildiğini, kalanının da ameliyat gerektirdiğini sözlerine ekledi.

“Tiroit göz çıkıklığına yol açabilir”

ANTALYA (AA) – LEYLA ATAMAN KOYUNCUOĞLU – Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Onur Konuk, tiroit hastalığının gözleri etkilediğini söyledi.

Türk Oftalmoloji Derneği (TOD) 52. Ulusal Kongresi dolayısıyla Antalya'da bulunan Konuk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, gözde bir miktar çıkıklığın güzel göz belirtisi olmakla beraber, bazen sistemik hastalıkların bir bulgusu olarak da ortaya çıktığını söyledi.

Konuk, özellikle Karadeniz Bölgesi'nde daha fazla olmakla birlikte Türkiye'de iyot eksikliği nedeniyle tiroit hormonunun fazla çalışması nedeniyle hipertiroidin çok sık görüldüğünü ve bu hastaların ortalama yüzde 30'unda 6 ay ile 1 yıl arasında göz belirginleşmesi ortaya çıktığını aktardı.

Hastanın kendisinin veya yakınındaki kişilerin genelde göz belirginleşmesini fark edemediğini, uzun dönem hastayı görmeyen kişilerin bu durumu anladığını söyleyen Konuk, şu bilgileri verdi:

"Hastalar gözlerindeki çıkıklığı fark edemedikleri için doktora da başvurmamakta. Erken dönemde tiroide bağlı göz bulguları, gözde kızarıklık ve şişlikle karşımıza gelmekte ve genellikle konjonktivit, yani göz yüzeyinin enfeksiyonu zannedilerek tedavi edilmekte ve bu nedenle çok kıymetli bir zaman atlanabilmektedir. Eğer bir tiroit rahatsızlığı bulgusu varsa bu hastalarda tiroide bağlı göz çıkıklığı olabileceği öngörülerek mutlaka tetkiklerin yapılması ve önlemlerin alınması gerekmektedir çünkü gözde çıkıklık başladıktan sonra onu tekrar göz çukuruna, yani orbitaya oturtmak çok zahmet gerektiren bir işlemdir. Tiroit hastalarındaki gözde kızarıklık, şişkinlik, aşırı sulanma varsa tiroide bağlı göz bozukluğunun ön bulgusu olarak düşünülmesi gerekmektedir."

– Sigara kullanımı tedaviyi olumsuz etkiliyor

Tiroit dışında da gözde belirginleşme olabileceğine işaret eden Konuk, "Gözümüz 4 sağlam duvarı bulunan bir oda içinde bulunur. Burada gözümüz dışında farklı eşyalar da bulunur. Gözümüzü hareket ettiren kaslar, gözümüzün etrafındaki yağ dokuları da bu çukurun içinde yer tutarlar. Buradaki her dokunun kendine ait iyi veya kötü huylu tümörleri, göz çukurunun enfeksiyonları da bu odana yeni eşya oluşumuna sebep olabilir. Bu yeni eşya oluşumları da gözü kapıdan dışarı iter ve çıkıklık meydana gelebilir." diye konuştu.

Göz çıkıklığına sebebiyet veren tablonun iyi irdelenmesi ve bir tedavi planının uygulanması gerektiğini kaydeden Konuk, çeşitli ilaç veya cerrahi uygulamalarla öne doğru çıkmış olan gözlerin tekrar yerine yerleştirilebildiğini bildirdi.

– 100 tiroit hastasından 30'unda göz çıkıklığı görülüyor

Her 100 tiroit hastasından ortalama 30'unda göz çıkıklığı görüldüğünü vurgulayan Prof. Dr. Onur Konuk, "Tiroit hastalarının öncelikle başvurmaları gereken doktorlar endokrinoloji hekimleri. Biz bu tür hastalarda endokrinoloji hekimleri ile birlikte çalışıyoruz. Tiroit hastalarının düzenli olarak 6 ayda bir veya yılda bir kere radyolojik bulgularla takip ediyoruz. Eğer gözde bir belirginleşme olursa hemen müdahale ediyoruz." dedi.

Sigara kullanımının da bu tür hastalarda çok riskli olduğunu ifade eden Konuk, şunları belirtti:

"20 yıllık tecrübeme dayanarak şunu söyleyebilirim ki hastanın tiroidi varsa ve çıkık göz bulgusu ortaya çıktıysa sigara içen hastalarda çok daha fazla ilaç kullanmamız hatta bu hastalara çok daha fazla cerrahi müdahale yapmamız gerekiyor. Bu yüzden hastaların sigaradan uzak durmaları gerekiyor çünkü sigara ilaç ve cerrahi tedavilerimizi olumsuz yönde etkiliyor."

Konuk, normal kişilerin de eski fotoğraflarına bakarak gözlerindeki değişimleri takip etmelerinin, bulguları karşılaştırmalarının ön tanı alma anlamında kendi kendilerini muayene etmelerinin önemli olduğunu sözlerine ekledi.

“Şeker hastaları göz muayenelerini ihmal etmemeli”

İSTANBUL (AA) – Biruni Üniversite Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Acar, şeker hastalığının körlüğe yol açabileceğini belirterek, "Diyabetin kontrol altına alınması diyabetik retinopati (görme merkezinde oluşabilecek kanama, ödem, yeni damar oluşumu) önler ya da ilerleme hızını yavaşlatır. Bu sebeple diyabet hastalarının 6 ayda bir düzenli olarak göz kontrolü yaptırması çok önemlidir." ifadelerini kullandı.

Acar, Dünya Görme Günü dolayısıyla yaptığı yazılı açıklamada, Dünya Görme Günü'nün önlenebilir körlük ve görme kusurları konusunda küresel dikkati çekmek için her yıl ekim ayının ikinci perşembe günü kutlandığını hatırlattı.

Acar, "Dünya Görme Günü WSD16 için küresel bir tema 'Birlikte daha güçlü' olarak seçilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2020 vizyonu 'Görme hakkı' girişimi ile önlenebilir körlüklerin ortadan kaldırılması amaçlanıyor." ifadelerini kullandı.

Dünya Sağlık Örgütü‘nün tahminlerini paylaşan Acar, dünyada 284 milyon görme engelli bulunduğunu, bunların 39 milyonunun kör ve 245 milyonunun da orta veya ileri derecede görme kusuru olduğunu belirterek, görme kusurluların yüzde 90’ının gelişmekte olan ülkelerde ve yaklaşık yüzde 65’inin 50 yaş üzerinde bulunduğunu, 19 milyon çocuğun da görme kusurlu olduğunu bildirdi.

– "3 yaş altındaki çocukların göz taramasının zamanında yapılması gereklidir"

Prof. Dr. Banu Acar, çocuklarda görme engeli sorunlarının küçük yaşlarda başlayabileceğini, erken tanı ve uygun bir tedavi yöntemi ile çocuklarda oluşabilecek görme engelinin önlenebileceğini vurgulayarak, şunları kaydetti:

"Çocuklarımızın bu sorunları genellikle 3 yaşına kadar düzeltilmelidir. Yoksa bu sorunlar kalıcı görme kaybına neden olabilmektedir. 3 yaş altındaki çocukların göz taramasının zamanında yapılması gereklidir. Bu konuda aileler eğitilmeli ve bilinçlendirilmelidir. Tıpkı aşılarda olduğu gibi çocuklarda 3 yaş göz muayenesinin zorunlu hale getirilmesi çok doğru bir adım olur diye düşünüyorum."

– "Göz muayenemizi ihmal etmeyelim"

Biruni Üniversite Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Acar, yetişkinde körlüğe yol açabilecek sebeplerden birisinin şeker hastalığı olduğuna dikkati çekerek, "Diyabetin kontrol altına alınması diyabetik retinopati (görme merkezinde oluşabilecek kanama, ödem, yeni damar oluşumu) önler ya da ilerleme hızını yavaşlatır. Bu sebeple diyabet hastalarının 6 ayda bir düzenli olarak göz kontrolü yaptırması çok önemlidir." ifadelerini kullandı.

Acar, glokomun (göz tansiyonu), sinsi başlayan ve yavaş gelişen bir hastalık olduğunu, genellikle belirti vermediğini ve hastanın kendisi tarafından hissedilmediğini, tedavi uygulanmadığı durumlarda görme sinirinin bozulmaya ve sonuç olarak görme alanının daralmaya başladığını belirterek, "Görme siniri tamamen harap olduğunda ise körlük oluşur ve geriye dönüşü yoktur. Bu nedenle şikayet olmasa da yılda bir rutin göz kontrolü gerekir." ifadesini kullandı.

Kataraktın "göz merceğinin keşifleşmesi" olduğunu aktaran Acar, şunları kaydetti:

"Önlenebilir körlüklerin en başında gelir. Tedavisi cerrahidir. Kataraktı da ameliyat sürecinin rahat ve çok uzun olmaması adına yıllarca bekletip geciktirmemek gerekir. Sarı nokta hastalığı ise (yaşa bağlı makula dejenerasyonu) 50 yaş ve üzeri insanlarda geri dönüşümsüz görme kaybının en önemli nedenleri arasında yer almaktadır. İlerleyen yaşla birlikte görme noktasında olan hücre kaybı nedeniyle gerçekleşir. Erken dönemde belirlenebilir ve tedavi edilirse mevcut görme düzeyleri korunabilir ve görme kayıplarının ilerlemesi durdurulabilir. Katarakt ve sarı nokta hastalığı gelişimi açısından sigara içilmemesi ve UV ışınlarına maruz kalınmaması önemlidir."

Acar, düzenli olarak yapılan kontrollerle birçok göz hastalığının tedavi edilebildiğini, önlenebildiğini veya durdurulabildiğini belirterek, "Göz muayenemizi ihmal etmeyelim." ifadesini kullandı.

Görmeyen gözleriyle hastaların “gözü-kulağı” oluyor

İSTANBUL (AA) – KAAN BOZDOĞAN – Doğduğunda halk arasında "göz tansiyonu" olarak bilinen glokom teşhisi konulan ve 20 yaşında görme yetisini tamamen kaybeden 49 yaşındaki Mehmet Usta, aldığı eğitim sonucu çalışmaya başladığı İstanbul Üniversitesi (İÜ) İstanbul Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda, 28 yıldır hastaların "gözü-kulağı" oluyor.

Kayseri'de hayata gözlerini açan ve 40 günlükken gözündeki rahatsızlık fark edilen Usta, ailesi tarafından Ankara'ya götürülerek ameliyat edildi.

Usta, 7 yaşında bir ameliyat daha geçirdi ancak şifa bulamayınca ilk olarak sol gözünde, 13 yıllık süreçte de sağ gözünde görme yetisini kaybetti.

Öğrencilik yıllarında sağ gözü hafif gören ancak rahatsızlığı nedeniyle tahtadaki yazıları okuyamayan Usta, lisede okuldan ayrılarak, 1989'da Emirgan Altı Nokta Görme Engelliler Rehabilitasyon Merkezi'nde 5,5 ay süren "baston kullanımı", "kabartma yazı ve okuma" ve "santral operatörlüğü" gibi alanlarda eğitim aldı.

Gözlerinin görmemesinin hayata atılmak ve çalışmak için engel olmadığını düşünen Usta, aldığı kişisel eğitimlerin ardından 1990'da İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nın rapor servisinde çalışmaya başladı.

Daha sonra evlenen Usta, şu anda biri üniversitede, diğer ise lise son sınıfta okuyan iki kız çocuğu sahibi oldu.

Hadımköy'de oturan ve her gün işe gelebilmek için servisle yaklaşık 40 kilometre yol kateden Usta, hastane binası içinde işleri kendi başına beyaz bastonunun desteğiyle hallediyor.

– "Olumsuz yorumlar işime daha çok sarılmama vesile oldu"

Usta, AA muhabirine yaptığı açıklamada, o yıllarda sağlık sektöründe çalışmaya başladığı için şanslı olduğunu, bu vesileyle tedavisinin de çalıştığı hastanede yapıldığını söyledi.

İşe ilk olarak santral operatörü olarak başladığını anlatan Usta, "O zamanlar cep telefonları yoktu. Her şey merkezi durumdaydı, dolayısıyla bayağı yoğunluk oluyordu. Teknoloji geliştikçe evrak ve rapor işleri gibi diğer işleri de yapmaya başladım. O işleri yaparken ilk olarak çalıştığım çevremde yadırgandım. Bana 'Yapamaz.' dediler ama daha sonra başardığımı gördüler." diye konuştu.

Mesleğinin ilk yıllarında olumsuz yorumlara maruz kaldığını ancak bu durumun kendisini işine daha sıkı sarılmasına vesile olduğunu dile getiren Usta, "Bana 'Yapamaz-edemez.' dediklerinde ben işime daha çok sarılıyordum. Yapamam diye bırakmıyordum o işi. O yüzden görenlerin yaptığı tüm işleri yapar oldum." ifadelerini kullandı.

Usta, kendisi ile ilk kez karşılaşan bazı vatandaşların işlemler ya da evrak teslimi sırasında "Görmüyor musun kardeşim, evrak burada" diyerek tepki gösterdiğini ancak zamanla hastaneye sık gelenler tarafından tanınmaya başlandığını ve bu durumun ortadan kalktığını anlattı.

– "Hastaları teselli ediyorum"

Olumsuz yorumlar karşısında üzülmemeye çalıştığını belirten Usta, şöyle devam etti:

"Gelen gidenlerle koridorda karşılaşıyorum. Bazen ağlayanlara rastlıyorum. Rahatsızlığının ağır olduğundan bahsediyor. Ben de onlara teselli vermek için görmediğimi, yine de böyle işler yaptığımı anlatıyorum. Hayat devam ediyor. Bu sebeple hayata hazırlanmaları gerekir. Gerçekten isteyen başarıya ulaşacaktır."

Görmeyen gözleriyle hastaların "gözü-kulağı" oluyor

İSTANBUL (AA) – KAAN BOZDOĞAN – Doğduğunda halk arasında "göz tansiyonu" olarak bilinen glokom teşhisi konulan ve 20 yaşında görme yetisini tamamen kaybeden 49 yaşındaki Mehmet Usta, aldığı eğitim sonucu çalışmaya başladığı İstanbul Üniversitesi (İÜ) İstanbul Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda, 28 yıldır hastaların "gözü-kulağı" oluyor.

Kayseri'de hayata gözlerini açan ve 40 günlükken gözündeki rahatsızlık fark edilen Usta, ailesi tarafından Ankara'ya götürülerek ameliyat edildi.

Usta, 7 yaşında bir ameliyat daha geçirdi ancak şifa bulamayınca ilk olarak sol gözünde, 13 yıllık süreçte de sağ gözünde görme yetisini kaybetti.

Öğrencilik yıllarında sağ gözü hafif gören ancak rahatsızlığı nedeniyle tahtadaki yazıları okuyamayan Usta, lisede okuldan ayrılarak, 1989'da Emirgan Altı Nokta Görme Engelliler Rehabilitasyon Merkezi'nde 5,5 ay süren "baston kullanımı", "kabartma yazı ve okuma" ve "santral operatörlüğü" gibi alanlarda eğitim aldı.

Gözlerinin görmemesinin hayata atılmak ve çalışmak için engel olmadığını düşünen Usta, aldığı kişisel eğitimlerin ardından 1990'da İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nın rapor servisinde çalışmaya başladı.

Daha sonra evlenen Usta, şu anda biri üniversitede, diğer ise lise son sınıfta okuyan iki kız çocuğu sahibi oldu.

Hadımköy'de oturan ve her gün işe gelebilmek için servisle yaklaşık 40 kilometre yol kateden Usta, hastane binası içinde işleri kendi başına beyaz bastonunun desteğiyle hallediyor.

– "Olumsuz yorumlar işime daha çok sarılmama vesile oldu"

Usta, AA muhabirine yaptığı açıklamada, o yıllarda sağlık sektöründe çalışmaya başladığı için şanslı olduğunu, bu vesileyle tedavisinin de çalıştığı hastanede yapıldığını söyledi.

İşe ilk olarak santral operatörü olarak başladığını anlatan Usta, "O zamanlar cep telefonları yoktu. Her şey merkezi durumdaydı, dolayısıyla bayağı yoğunluk oluyordu. Teknoloji geliştikçe evrak ve rapor işleri gibi diğer işleri de yapmaya başladım. O işleri yaparken ilk olarak çalıştığım çevremde yadırgandım. Bana 'Yapamaz.' dediler ama daha sonra başardığımı gördüler." diye konuştu.

Mesleğinin ilk yıllarında olumsuz yorumlara maruz kaldığını ancak bu durumun kendisini işine daha sıkı sarılmasına vesile olduğunu dile getiren Usta, "Bana 'Yapamaz-edemez.' dediklerinde ben işime daha çok sarılıyordum. Yapamam diye bırakmıyordum o işi. O yüzden görenlerin yaptığı tüm işleri yapar oldum." ifadelerini kullandı.

Usta, kendisi ile ilk kez karşılaşan bazı vatandaşların işlemler ya da evrak teslimi sırasında "Görmüyor musun kardeşim, evrak burada" diyerek tepki gösterdiğini ancak zamanla hastaneye sık gelenler tarafından tanınmaya başlandığını ve bu durumun ortadan kalktığını anlattı.

– "Hastaları teselli ediyorum"

Olumsuz yorumlar karşısında üzülmemeye çalıştığını belirten Usta, şöyle devam etti:

"Gelen gidenlerle koridorda karşılaşıyorum. Bazen ağlayanlara rastlıyorum. Rahatsızlığının ağır olduğundan bahsediyor. Ben de onlara teselli vermek için görmediğimi, yine de böyle işler yaptığımı anlatıyorum. Hayat devam ediyor. Bu sebeple hayata hazırlanmaları gerekir. Gerçekten isteyen başarıya ulaşacaktır."

“Göz önünde sinek uçuşmasına dikkat”

İSTANBUL (AA) – Kudret Göz İstanbul Başhekimi Op. Dr. Nail Sönmez, göz önünde “sinek uçuşması” olarak tabir edilen uçuşan cisimlerin görülmesine ilişkin, “Uçuşmalar gözün yapısal değişikliklerine bağlı olabileceği gibi, görme kaybına neden olabilecek göz hastalıklarının da habercisi olabilir.” uyarısında bulundu.

Sönmez yaptığı yazılı açıklamayla göz önünde “sinek uçuşması” olarak bilinen göz rahatsızlığına ilişkin bilgiler verdi.

Sönmez, “Göz önünde uçuşan cisimler görülmesi retina yırtılması, üveit yani göz iltihabı, şeker hastalığı, yüksek tansiyon gibi hastalıklar ya da göz merceği ile retina arasını dolduran vitröz adı verilen sıvının yaşla birlikte yapısındaki doğal değişiklikler nedeniyle ortaya çıkabilir. Diyabet ve yüksek tansiyon, retina yırtıkları ve göz iltihabı gibi görme kayıplarına yol açabilen aynı zamanda genel vücut sağlığımızı tehdit eden hastalıklardır.” bilgilerini verdi.

Şikayetin nedeninin saptanması için uzman bir göz doktoruna başvurmak gerektiğini aktaran Sönmez, “Retina yırtıklarının ve deliklerinin söz konusu olduğu durumlarda oluşan yırtık ve deliklerden vitröz adı verilen sıvı girerek retina tabakasının yapışık olduğu göz duvarından tamamen ayrılmasına yani retina dekolmanına neden olur. Retina dekolmanında göz duvarından ayrılan tabakanın beslenmesi bozulur. Bu da hücrelerin ölmesine, tam ve kalıcı görme kayıplarına yol açabilir. Hastalar cisim uçuşması, ışık çakması, göze gri ya da siyah perde inmesi gibi belirtiler ortaya çıktığında vakit kaybetmeden uzman bir hekime başvurmalıdır. Retina ayrılması olmadığı sadece yırtık bulunduğu durumlarda lazer tedavisi uygulanır. Lazer tedavisindeki amaç yırtığın dekolmana dönüşmesinin önüne geçmektir. Dekolman olarak adlandırdığımız retina ayrılması durumunda ameliyat gerekmektedir.” diye devam etti.

– “Anne adayları detaylı göz muayenesi yaptırabilir”

Retina dekolmanının ortaya çıkmasındaki en büyük etkenin retina yırtıkları ve delikleri olduğunu ifade eden Sönmez, yaşın ilerlemesinin risk faktörünü artırdığını kaydetti. Sönmez şunları aktyardı:

“Orta yaş ve üzerinde daha çok görülmekle birlikte her yaş grubunda görülebilir. Yüksek miyopi hastaları, ailesinde benzer hastalık öyküsü bulunanlar ve diyabet hastaları risk grubuna girerler. Bir gözde retina dekolmanının görülmesi diğer gözde de görülme olasılığının yüksek olduğuna işaret eder. Başa ani alınan darbeler de özellikle çocuk ve genç yaşta görülen retina dekolmanının nedenidir. Nadir de olsa hamilelikte de görülür.

Gebelik sürecinde görülen yüksek tansiyon retinal dekolmana neden olabilir. Doğum esnasındaki ıkınmalar da risk faktörü taşıyan annelerde retina ayrılmasına neden olabilir. Anne adaylarının hamilelik sürecinin başında ve anne olmaya karar veren adayların hamilelik sürecinden önce detaylı göz muayenesi yaptırmaları retinal dekolman gibi çeşitli göz hastalıkları risklerine karşı önemlidir.”

Sönmez, yaşlanmaya ve gözün yapısal değişikliklerine bağlı olarak uçuşan cisim görülebileceğini, bu durumun görmeye engel olmadığı takdirde zararsız olarak adlandırıldığını belirterek uyarılarını şöyle tamamladı:

“Uçuşan cisimler görülmesinin bir nedeni de yaşın ilerlemesiyle ortaya çıkan yapısal değişikliklerdir. Özellikle 50 yaş üzerindeki hastalarımızda rastladığımız bir şikayettir. Yaşın ilerlemesiyle birlikte göz merceği ile retina arasını dolduran vitröz adı verilen sıvının yapısında değişiklikler olur. Vitröz sıvısının içerisindeki doku, kan hücresi ve proteinlerden oluşan yapılar öbekleşerek retinada yani görme tabakasında gölgeler oluşturur. Bu gölgeler de gözün önünde bazı cisimlerin uçuştuğu hissini yaratır.

Özellikle düz açık renk bir zemine doğru bakınca görülürler. Yaşlanmaya bağlı olarak bu durumu genellikle zararsız olarak adlandırırız. Fakat gözün önünde cisim uçuşması bazı hastalarda o kadar sık ve yoğun yaşanır ki hastanın görmede zorluk çekmesine neden olur. Çok nadir olarak rastlanan bu durumda hekim uygun görürse lazer veya ameliyat tedavisi uygulanarak göz parçacıklardan temizlenir. Göz önünde uçuşan cisimler yapısal değişiklikler gibi kısmen zararsız nedenlerle ortaya çıkabileceği gibi görme kayıplarına varabilen ciddi sebeplerle de ortaya çıkabilir. Şikayetler ortaya çıkar çıkmaz uzman bir göz hekimine başvurularak detaylı bir retina muayenesi yaptırılmalıdır.”

“Yaşın ilerlemesiyle göz hastalıkları riski artıyor”

İSTANBUL (AA) – Kudret Göz İstanbul Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Deniz Oygar Baylançiçek, zamanın istenmeyen izlerinin ortaya çıktığı organların başında gözlerin geldiğini belirterek, yaşın ilerlemesiyle, katarakt, göz tansiyonu, sarı nokta hastalığı, göz altı torbaları gibi sorunların daha sık görüldüğünü bildirdi.

Baylançiçek, yaptığı yazılı açıklamada, yaşın ilerlemesiyle göz hastalıkları riskinin de arttığına işaret ederek, yaşla birlikte görülme sıklığı artan göz hastalıkları ve tedavileri konusunda bilgi verdi.

Yaşlanmaya bağlı olarak gözlerde de bazı hastalıkların ortaya çıkabileceğini ifade eden Baylançiçek, “Zamanın istenmeyen izlerinin ortaya çıktığı organlarımızın başında gözlerimiz geliyor. Göz altı torbalarına, katarakta, göz tansiyonuna, sarı nokta hastalığına, çeşitli nedenlerle farklı yaş gruplarında rastlamakla birlikte, yaşın ilerlemesi bu hastalıkların görülme sıklığını artırıyor. Ayrıca göz kuruluğu, presbiyopi yani yakını görme zorluğu ise yaşa bağlı olarak ortaya çıkan diğer hastalıklardır.” ifadelerini kullandı.

Baylançiçek, göz içindeki doğal merceğin matlaşması sonucu görme netliğine engel olan katarakla, presbiyopinin tedavisinde göz içi lenslerinin kullanabileceğini dile getirerek, şöyle devam etti:

“Kataraktın, doğumsal olarak bebeklerde dahi görülebilmekle beraber, yaşın ilerlemesiyle görülme sıklığı da artar. Vakaların yüzde 90’ı 60 yaş üzerinde yaşlılığa bağlı oluşur. Tedavi edilmezse zaman içerisinde ilerleyerek görmeye tamamen engel olabilir. Tek tedavi metodu ameliyattır. Operasyonla işlevini yitiren gözün doğal merceği göz yapısıyla tamamen uyumlu göz içi lensle değiştirilerek hastalara net görüş sağlanır. Göz merceğinin zamanla doğal esnekliğini kaybederek yakına odaklanamamasına yol açan presbiyopi de 45 yaş üzerinde görülmeye başlar. Bu hastalar yakını net görebilmek için gözlük kullanma ihtiyacı duyar. Günümüzde göz içi lens operasyonlarında kullanılan akıllı lenslerle yakın, orta, uzak mesafede net görmek mümkün.”

– “Göz tansiyonu kalıcı görme kayıplarına neden olabilir”

Baylançiçek, göz tansiyonu olarak bilinen glokomun da göz sinirlerine hasar vererek kalıcı görme kayıplarına yol açabilen tehlikeli bir hastalık olduğunu, her yaş grubunda görülebileceği gibi, 40 yaş üzerindeki herkesin risk grubunda yer aldığını anlatarak, sorunun herhangi bir şikayete sebep vermeden sinsice ilerleyebileceği için beklenmedik görme kayıplarına yol açabildiğini vurguladı.

Düzenli göz muayenesinin hastalığın teşhisi ve tedavisi için önem taşıdığına dikkati çeken Baylançiçek, şu bilgileri verdi:

“40 yaş üzerinde olanların yanı sıra, ailesinde göz tansiyonu bulunanlar, şeker hastaları, uzun süre kortizon tedavisi görenler, göz basıncı yüksek olanlar, yüksek hipermetropi, yüksek miyopi hastaları ve gözüne darbe alan kişiler de risk grubuna girer. Glokom tipine göre ilaç, lazer ve cerrahi metotlarla tedavi gerçekleştirilir. Yaşın risk faktörü oluşturduğu bir diğer sorun da halk arasında sarı nokta hastalığı olarak bilinen makula dejenerasyonudur. En sık yaşa bağlı olarak 55-60 yaş üzerinde görülür. Yaşlanma, hipertansiyon, genetik faktörler, sigara kullanımı, uzun süre güneş altında kalmak, lipid kolesterol yüksekliği, ideal kilonun üzerinde olmak hastalığının nedenleri olarak sayılabilir.”

Baylançiçek, sarı nokta hastalarına güneşli havalarda mutlaka ultraviyole korumalı güneş gözlükleri kullanmaları, yeşil sebzeleri tüketmeleri ve düzenli olarak göz muayenelerini yaptırmaları önerilerinde bulundu.

Ayrıca, menopozun da göz kuruluğuna yol açtığını, bununla birlikte bu dönemde görülen hormonal değişikliklerin kadınlarda gözyaşı üretiminin azalmasına ve buharlaşmasının artmasına neden olacağını dile getiren Baylançiçek, tedavi edilmeyen göz kuruluğunun korneada kalıcı hasarlara yol açabileceğini aktardı.

“Tatilde gözünüzü koruyun”

İSTANBUL (AA) – Medipol Üniversitesi Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Fevzi Şentürk, tatilde alınması gereken önlemler konusunda dikkatli olunmaması halinde havuz ve denizlerin ciddi göz problemlerini tetikleyebildiğini belirtti.

Şentürk, yaptığı yazılı açıklamada, tatilde hijyen şartlarının önemine dikkati çekti.

Alınması gereken önlemler konusunda dikkatli olunmazsa havuz ve denizlerin ciddi göz problemlerini tetikleyebildiğinin altını çizen Şentürk, havuza girenlerde en sık görülen problemin kızarıklık olduğunu kaydetti.

Şentürk, havuzda oluşan kırmızı gözün enfeksiyon, alerji ve klor gibi kimyasal maddelere karşı duyarlılıktan kaynaklanabildiğini aktardı.

Havuzun klorlanması ve PH düzeyinin yüzücülerin mikroplara karşı korunmasında çok önlemli olduğunu vurgulayan Şentürk, “Kırmızı gözünüz varsa ve bunun sebebi enfeksiyon ise havuza girmemelisiniz. Çünkü göz enfeksiyonu havuz yoluyla diğer insanlara bulaşabilir. Ayrıca yeni göz ameliyatı geçirmiş olanların da havuza girmesi enfeksiyon riski açısından sakıncalıdır.” uyarısında bulundu.

Şentürk, kontakt lens kullananların lensleri ile havuza girmemesi gerektiğine işaret ederek, özellikle “akantomoeba” adı verilen parazitin, havuza kontakt lensle girenlerin gözünde ciddi kornea iltihabına (keratit) yol açabildiğini, keratitin bu hastalarda çok hızlı ilerleyebildiğini ve göz kaybına kadar giden sonuçlara neden olabildiğini dile getirdi.

– “Yüzücü gözlüğü kullanın”

Alerjik konjonktivitin özellikle mevsimsel alerjisi olan hassas kişilerde görüldüğünü aktaran Şentürk, bazı kişilerin havuz suyundaki kimyasal maddelere karşı duyarlı olabildiğini, yüzücü gözlüğü kullanmanın bu gibi problemleri önlediğini kaydetti.

Şentürk, “Klorun sebep olduğu gözlerde kızarıklık, iritasyon, batma, hareli görme ve görme bulanıklığı gibi semptomlarda, yüzücü gözlüğü takarak bu gibi şikayetler önlenebilir.” bilgisini de verdi.

Havuzda serinlemek isterken gözünüzden olmayın

ANKARA (AA) – DUYGU YENER – Yüzme havuzu, sağlık havuzu ve hamam gibi toplu kullanıma açık alanlarda gerekli önlemlerin alınmaması halinde konjonktivit ve keratit gibi ciddi sonuçlar doğuran göz hastalıklarının ortaya çıkabileceği bildirildi.

Ulucanlar Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof.Dr. Pelin Yılmazbaş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, yaz aylarında serinlemek amacıyla havuza giren bir çok kişinin bazı göz hastalıkları ile karşı karşıya kalabildiğini ifade etti.

Özellikle çok sayıda kişinin kullanımına açık olan havuzların vücutta su ile direkt temasının sindirim sisteminde, deride, kulakta ve gözde birçok hastalığa sebep olduğuna dikkati çeken Yılmazbaş, “Gerekli önlem alınmazsa gözlerde konjonktivit ve keratit gibi ciddi sonuçlar doğuran hastalıklar ortaya çıkabilir. Ayrıca hastalık etkenleri su ile çok kolay yayılabildiğinden, çok sayıda kişinin etkilendiği yaygın bir bulaşma meydana gelebilir.” dedi.

– “Konjonktivit bulaşıcıdır”

Yılmazbaş, konjonktivit ve keratit oluştuğunda gözde kızarıklık, kaşıntı, çapaklanma, batma hissi, göz kapaklarında şişlik, kirpiklerde yapışma, ışığa karşı hassasiyet gibi şikayetlerin ortaya çıkabileceğini anlattı. Yılmazbaş, havuz ya da benzeri yerlerin kullanımı sonrasında bu şikayetlerin oluşması durumunda zaman kaybetmeden bir göz hastalıkları hekimine başvurulması gerektiğini söyledi.

Konjonktivitin bulaşıcı bir göz hastalığı olduğunu ifade eden Yılmazbaş, tek bir kişide görülse bile hastalığın tüm aile bireylerini etkileyebileceğini dile getirdi.

Bazı konjonktivit tiplerinin iyileşmelerinin çok uzun zaman alabildiğini aktaran Yılmazbaş, korneanın iltihaplanması olan ve daha ağır seyreden keratitin ise özellikle kontakt lens kullanıcılarında görülme olasılığının daha yüksek olduğunu belirtti.

Kontakt lenslerini çıkartmadan bu ortamlarda bulunan kişilerde hastalığın daha kolay geliştiğine, tedaviye daha dirençli etkenlerin bulaştığına dikkati çeken Yılmazbaş, havuz temizliğinde kullanılan klor ve türevi kimyasalların gözde alerjik reaksiyona sebep olabileceğini anlattı.

Alerjik etkene uzun süre maruz kalınmasının göz yapısında kalıcı değişikliklere yol açabildiğini dile getiren Yılmazbaş, zamanında ve uygun tedavi ile iyileşebilen bu hastalıkların önemsenmemesi, hekime geç başvurulması ya da tedavinin uygulanmaması durumunda kalıcı görme azalması da ya da görme kaybı yaşanabileceğini ifade etti.

Yılmazbaş, yaz aylarında, olası göz hastalıklarının yayılmasını önlemek için yüzme havuzu ve hamam gibi toplu kullanılan yerlerde hem kullanıcıların hem de işletmecilerin belirli önlemler almak zorunda olduğunu vurguladı. Yılmazbaş, kullanılacak suyun fiziksel ve kimyasal dezenfeksiyonunun, düzenli olarak yapılması gerektiğini söyledi.

– “Havuza girmeden önce duş alın”

Prof. Dr. Yılmazbaş, suya girmeden önce duş alınarak vücudun iyice temizlenmesi gerektiğini belirterek, havuz kenarında yemek yenmemesi, çocuk ve yetişkin havuzlarının ayrılması, dezenfektan solüsyon ile ayakların yıkanması, çocuklara havuz kullanımı öncesinde tuvalet eğitiminin verilmesi uyarısında bulundu.

Gözlerin su ile direkt temasını kesen su altı gözlüklerinin, göz hastalıklarından korunmada en etkili yollardan biri olduğunu söyleyen Yılmazbaş, şöyle dedi:

“Su altında gözlerin açılması, su içerisindeyken gözlerin kaşınması hastalık gelişimini kolaylaştırmaktadır. Kontakt lens kesinlikle kullanılmamalıdır. Klor ve türevi maddelere alerjisi olanların bu ortamları kullanmamaları ve denizi tercih etmeleri önerilir. Deniz suyundaki yüksek tuz miktarı, mikropların yaşaması için uygun bir ortam değildir. Fakat yüzeyi kirli, köpüklü, değişik renkte ve kokuda olan denizde yüzülmesi uygun değildir. Alınacak basit kişisel önlemler ve düzenli bilgilendirme ile hastalıkların erken tanı ve tedavisi, hastalıkların ortaya çıkmadan engellenmesi, hastalık sonucu ortaya çıkacak istenmeyen sağlık sorunları, iş gücü ve kaynak kaybı etkili bir şekilde önlenebilir.”

“Her göz tümörü kanser değildir”

İSTANBUL (AA) – İstanbul Üniversitesi (İÜ) İstanbul Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Samuray Tuncer, her göz tümörünün kanser olmadığını belirterek, “Tümör olarak adlandırılan kitlelerin yüzde doksanı iyi huylu oluyor. Bunun topluma iyi bir şekilde anlatılması gerekli.” bilgisini verdi.

Doç. Dr. Tuncer, yaptığı yazılı açıklamada, göz ve çevresindeki dokuları ilgilendiren bütün kitleleri “göz tümörleri” olarak adlandırdıklarını anlatarak, vücuttaki şişliklerin, benlerin veya herhangi bir sivilcenin tümör alanına girdiğini kaydetti.

Göz çevresinde, kapaklarında, gözün içerisindeki yapılarda, iriste, retinada ve retinanın altındaki bağ dokusunda ve koroid adı verilen damarsal tabakada, göz kemikleriyle ve gözün arasındaki orbita denilen bölgede farklı birtakım tümörlere rastlanılabileceğini anlatan Tuncer, “Tümör denildiğinde hastalar korkuyor. Her tümör kanser demek değildir. Tümör olarak adlandırılan kitlelerin yüzde doksanı iyi huylu oluyor. Bunun topluma iyi bir şekilde anlatılması gerekli.” değerlendirmesinde bulundu.

Kötü huylu tümörlerin kanser olduğunu belirten Tuncer, bunların yumuşak dokular olduklarını ve sarkom olarak adlandırıldıklarını, bunların tüm tümörler içinde sadece yüzde onluk bölümü oluşturduğuna dikkati çekti.

Tümörlerin oluştukları bölgeye göre farklı belirtiler gösterebileceklerini aktaran Tuncer, şunları kaydetti:

“Bu belirtiler göz içerisinde kızarıklık, göz kapaklarından oluşan şişlikler, gözün etrafında iltihaplanma, kaşıntı şeklinde ortaya çıkabilir. Tümörler bazen göz bebeğinin yuvarlak yapısını da bozabilir ve gözün içinde iris tabakadaki tümörlerdeyse bazen kahverengi bazense açık renkte kitleler görülebilir. Gözün arkasında ortaya çıkan tümörler ise bazen hiçbir şikayete sebep olmaz ve bunlar rutin muayene sırasında ortaya çıkabilir.”

– “Göz kanseri sinsice ilerleyebilir”

Doç. Dr. Samuray Tuncer, göz muayenesinin önemiyle ilgili insanların bilinçlenmesi gerektiğini vurguladı.

Göz doktoruna gelindiğinde göz kapağından, gözün arkasına kadar bütün yapıların dikkatlice incelenmesi gerektiğini aktaran Tuncer, “Kapaklara bakmak lazım, kapakların iç kısmına, göz tansiyonuna bakmak lazım ve mutlaka her hastayı çok iyi bilinçlendirmek lazım. Teşhiste detaylı muayene önemlidir. Bazen göz kanserleri hiçbir şikayete neden olmadan gözde yavaş yavaş büyüyebilir. Bundan dolayı çocukların belli aralıklarla göz dibi muayenelerinin yapılması, göz tümörlerinin erken teşhisi için çok önemlidir.” bilgisini verdi.

Samuray Tuncer, enjeksiyonla tedavi, radyoaktif plak tedavisi ve göz arteri yoluyla kemoterapinin Türkiye’de yaygın olarak kullanıldığını, erken teşhisin tedavinin başarı şansını arttırdığını belirterek, göz tümörlerinin genetik geçişli olduğunu kaydetti.

Kanseri taklit eden lezyonların varlığına da dikkat çeken Tuncer, retinada görülen bir kanamanın veya yaşlı kişilerde sıklıkla görülen sarı nokta hastalığının kötü huylu tümörü taklit edebildiğini, bu nedenle doğru teşhisin yapılmasının önemli olduğunu aktardı.