Categories
Politika

GÖRÜŞ – Şark usulü “Game of Thrones”ta üçüncü sezon

İSTANBUL (AA) -CENGİZ TOMAR- Daha önce Anadolu Ajansı Analiz sayfalarında yayımlanan “Şark usulü Game of Thrones” [1] ve “Şark usulü Game of Thrones’ta ikinci perde” [2] adlı iki yazımızda, özellikle 2017’den bu yana Ortadoğu’nun Türkiye, Mısır ve İran ile birlikte dört pivot ülkesinden biri olan Suudi Arabistan’ın hanedan yapısında meydana gelen değişimin bütün bölgeyi etkileyecek tebeddülât ve tahavvülâta gebe olduğunu ifade edeli çok olmadı. Nitekim kısa zaman içinde bu değişimler bir bir ortaya çıkarken, 2 Ekim’de Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda hunharca katledilmesi ve Türkiye’nin olayı ısrarla takip etmesiyle birlikte, şark usulü “Game of Thrones”ta yeni sezon başlamış görünüyor.

Öncelikle bölgenin nev’i şahsına münhasır yapısıyla en kapalı ülkelerinden olan, finansal açıdan tüm Arap dünyasının, mezhebi açıdan ise Körfez ve selefi akımların lideri olan Suudi Arabistan, bu zaviyeden bakıldığında Ortadoğu ve İslam dünyasında ağırlığı yadsınamaz bir ülke. Kral Abdullah’ın ardından 2015 yılında 79 yaşında tahta çıkan ve krallığın kurucusu Abdülaziz’in oğullarından olan mevcut kral Selman, bilim-kurgu filmlerinden çıkmış gibi beyaz küre etrafındaki fotoğrafla hepimizin hafızasına nakşedilmiş Trump’ın meşhur Ortadoğu seferinin ardından, o zamana kadar yatay seyreden ve kurucu kral Abdülaziz’in oldukça yaşlı oğulları arasından kral seçilme geleneğini değiştirip, yakın dönem Suud hanedan tarihinde görmediğimiz bir şekilde, otuzlu yaşlardaki oğlu Muhammed bin Selman’ı veliaht tayin ederek kendi hanedanını kurdu. Bu değişiklik yapılırken ise ABD’nin hanedan içindeki en iyi müttefiklerinden, çok tecrübeli eski içişleri bakanı Muhammed bin Nayif elimine edildi.

– Muhammed bin Selman’ın sicili

2030 vizyonunun planlayıcısı, reformcu bir lider olarak piyasaya sunulan Muhammed bin Selman’ın müdahil olduğu dış politik konularda pek başarılı olamadığı efkâr-ı umumide kabul görmüş durumda. Yemen’de milyarlarca dolar harcayan Suudi Arabistan, Husîlere karşı başarılı olamadığı gibi, ülkede binlerce insanın açlık ve kolerayla karşı karşıya bırakan bir insani felakete sebep olmakla suçlanıyor. Çok gürültü koparılan ve Türkiye’nin destek çıktığı Katar sorununda da Suudi Arabistan herhangi bir sonuç elde edebilmiş değil. Dahilde de kadınların araba kullanabilmesi, ahlak polisinin rolünün azaltılması, kadınların sinema ve maçlara gidebilmesi ve benzeri birkaç kozmetik reform(!)dan başka bir ilerleme sağlanabilmiş değil henüz. Geçen yıl bu günlerde Ritz Carlton hadisesi olarak bilinen olayda, Ulusal Muhafızlar bakanı Mut’ib bin Abdullah ile hanedanın kasası konumundaki Suudi “tycoon”u Velid bin Talal gibi pek çok iş adamını yolsuzluk suçlamasıyla gözaltına aldırmıştı. Ortadoğu’dan başka hiçbir yerde benzerine rastlanmayan eksantrik diğer bir olayda da Lübnan başbakanı Saad el-Hariri, Riyad’da bir müddet rehin alınıp istifa ettirilmiş, ardından Mısır, Fransa ve Kıbrıs yoluyla havadan Lübnan’a tekrar başbakan olarak dönmüştü. Bu hadise de genç prensin kısa sürede oluşturduğu kabarık sabıka dosyasına ilave edilmişti. İsrail ile iyi ilişkiler ve ABD destekli “Yüzyılın Anlaşması” projesiyle, İslam dünyasının Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal (harem) kenti olan Kudüs’ten Filistinlilerin tamamen sökülerek İsrail’e başkent yapılması planında, müstakbel hâdimü’l-Haremeyn’in rolü de prensin İslam dünyasındaki prestijini sarsıyor. Fakat Cemal Kaşıkçı’nın filmlerdekine benzer bir barbarlıkla katledilmesine uluslararası kamuoyundan gelen tepkiler, bütün bu hadislere tüy dikmiş görünüyor.

Nitekim bu hadisenin üzerinden çok geçmeden, uzun süredir Londra’da tıpkı merhum Cemal Kaşıkçı gibi (nasıl oluyorsa) “gönüllü sürgünde” yaşayan ve geçtiğimiz günlerde evininin önünde Suudi Arabistan’ın Yemen savaşındaki tutumunu protesto eden göstericilere bundan mevcut yönetimin sorumlu olduğunu kameralar önünde ilan eden, prensin amcası Ahmed bin Abdülaziz, İngiltere veya ABD’nin baskısıyla, başına bir şey gelmeyeceği hususunda Suud yönetiminden garanti almış olmalı ki memleketine döndü. Şüphesiz bu memlekete dönüş, daha ziyade Muhammed bin Selman tarafından siyaset minderinin dışına itilen, tabir caizse ağır sıklet, deve dişi gibi prensleri çok mutlu etmiş görünüyor. Haberlere bakılırsa, hanedanın ağır topları Ahmed bin Abdülaziz’i çok sıcak bir şekilde karşılamışlar. Bu arada Velid bin Talal’ın kardeşi Halid de sessiz sedasız hapisten çıkarılmış.

– Peki bundan sonra ne olur?

Bu noktada prensin kaderi ABD’nin elinde. Zira İran’a karşı güneyde Suudi Arabistan liderliğinde bazı Körfez ülkeleri ve Mısır ile İsrail’den oluşan bir cephe kuran ABD’nin nasıl bir tavır alacağı, Suudi hanedanında nasıl bir değişiklik olacağı hususunda bir ipucu verebilir. “Yüzyılın Anlaşması” ve “Güney Cephesi”nin mimarlarından Trump’ın damadı Jared Kushner, ülkenin stabil kalması açısından veliaht prensin varlığının önemli olduğunu düşünüyor. İsrail başbakanı Binyamin Netanyahu da Suudi Arabistan’ın istikrarının bölgenin stabilizasyonu açısından ne kadar mühim olduğunu ifade etti. Bundan birkaç yıl önce, gün gelecek Suudi Arabistan’ın istikrarı İsrail için çok önemli olacak denseydi, herhalde buna kargalar dahil, hepimiz gülerdik. Ama burası Ortadoğu ve her şey mümkün. Ancak bu noktada son kararı Trump’ın tutumu belirleyecek. Zira bölgedeki en önemli müttefiki olan Türkiye’yi kaybetmiş durumdaki ABD, şayet İsrail ile birlikte İran’a karşı bir tutum takınacaksa, mutlaka Suudi Arabistan’a ihtiyacı olacak. Nitekim Trump da son günlerde attığı sosyal medya mesajında “Game of Thrones” dizisinin meşhur repliği “kış geliyor”a atıfla, İran için “yaptırımlar geliyor” diyerek, böyle bir ortamda Suudi Arabistan’da bir yönetim değişikliğine gidilmeyeceğinin ilk ipuçlarını vermiş görünüyor. Gelecek günlerin ne getireceğini bekleyip göreceğiz. Yazımızı her zaman olduğu gibi bir son sözle bitirelim: “Şarkta oyun bitmez”.

[Prof. Dr. Cengiz Tomar Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi Rektör Vekili olarak görev yapmaktadır]

[1] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/sark-us%C3%BBlu-game-of-thrones/850892

[2] https://www.aa.com.tr/tr/analiz-haber/sark-us%C3%BBlu-game-of-thronesda-ikinci-perde/958974

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı'nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Advertisements
Categories
Alaturka

“Kaşıkçı'yı takip etmek için İsrailli firmanın casus yazılımı kullanıldı” iddiası

KUDÜS (AA) – ABD Ulusal Güvenlik Ajansının (NSA) eski sistem analisti Edward Snowden, İsrailli yazılım firması NSO Group'a ait bir casus programının, geçen ay İstanbul'daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda öldürülen Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı'yı takip etmek için kullanıldığını iddia etti.

Rusya'da “bilinmeyen bir yerden ” İsrail'in başkenti Tel Aviv'de düzenlenen konferansa video konferans yoluyla katılan Snowden, dünyadaki casus yazılımlara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Snowden, İsrailli NSO Group gibi bazı yazılım firmalarının hükümetlere sattıkları casusluk programlarının muhalifleri takip etmek için kullanıldığını belirtti.

Kaşıkçı cinayetine de değinen Snowden, “Suudiler, Kaşıkçı'nın randevu alması nedeniyle konsolosluğa gideceğini elbette biliyordu ama nasıl onun niyetini ve planları bilebiliyorlardı? ” diye sordu.

Cinayete ilişkin daha önce de dile getirilen bir iddiayı tekrarlayan Snowden, Kaşıkçı'nın Kanada'da sürgünde olan bir arkadaşının telefonuna NGO'ya ait Pegasus isimli casus programının yüklendiğini ileri sürdü.

Arkadaşının telefonuna yüklenen program sayesinde Suudilerin Kaşıkçı hakkında bilgi topladığı iddiasında bulunan Snowden, “Gerçek şu ki onlar (Suudiler), İsrailli şirket tarafından yazılan bir program sayesinde onun (Kaşıkçı) birkaç arkadaşını takibe aldı. ” ifadesini kullandı.

Kanada'daki The Citizen Lab isimli araştırma grubunun Kaşıkçı cinayetinden bir gün önce yayımladığı rapora göre, Cemal Kaşıkçı'nın arkadaşı olan ve Kanada'da yaşayan Suudi Arabistan yönetimine muhalif aktivist Ömer Abdulaziz'in telefonuna geçen yaz Pegasus casusluk programının yüklendiği tespit edilmişti.

Cep telefonlarının neredeyse sınırsız gözetimine izin veren Pegasus programı “dünyanın en güçlü mobil casus yazılım uygulaması ” olarak gösteriliyor.

NSA'nın gizli bilgilerini 2013'te basına sızdıran Edward Snowden, siber casusluk skandalına yol açmıştı. Snowden, ABD istihbaratının tüm dünyada milyonlarca kişinin internet ve telefon kayıtlarını izlediğini ortaya çıkarmış, ülkesinde adil yargılanmayacağı inancıyla ABD'yi terk etmişti. Rusya'ya sığınan Snowden'a 2020'ye kadar bu ülkede oturum izni verilmişti.

Categories
Alaturka

Trump'tan “Kaşıkçı cinayeti” açıklaması

WASHINGTON (AA) – ABD Başkanı Donald Trump, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti konusunda gelecek hafta Kongre ile görüşeceğini, konuya ilişkin Türkiye ve Suudi Arabistan’la yakın çalıştığını belirterek, “Bu konuda güçlü bir fikir oluşturuyorum. ” dedi.

ABD Başkanı Trump, ABD’de yapılan Kongre seçimleri sonrası Beyaz Saray'da düzenlediği ilk basın toplantısında, gazeteci Cemal Kaşıkçı konusunda kendisine yöneltilen soruyu yanıtladı.

Trump, “Bu konu üzerine gelecek hafta çalışacağız, Kongre’yle yakın bir çalışma içerisindeyiz. Birlikte çalışıyoruz, hepsi yetenekli insanlar. Türkiye ve Suudi Arabistan’la birlikte çalışıyoruz. Bu konuda güçlü bir fikir oluşturuyorum. ” diye konuştu.

– İran yaptırımlarında Türkiye muafiyeti

Trump ayrıca, Türkiye'nin de dahil olduğu 8 ülkeye, İran'a yönelik yaptırım paketinde petrol ithalatı konusunda muafiyet tanınmasına ilişkin de açıklamalar yaptı.

Bir soru üzerine Trump, “ABD tarihindeki en büyük yaptırımları uyguladık.” değerlendirmesinde bulunarak, şu ifadeleri kullandı:

“Fakat bazı ülkelere süre verdim, çünkü talepte bulundular. Bunu yaptım, çünkü petrol fiyatlarının varil başına 100 veya 150 dolara çıkmasını istemiyorum. Çünkü fiyatları aşağı çekiyorum. Eğer bakarsanız, petrol fiyatlarının aşağı düştüğünü görürsünüz. ”

Trump petrol fiyatlarının son aylarda düşüşte olduğunu vurgulayarak, “Yaptırım konusunda çok sert olmak yerine, petrolün bazı ülkelere gitmesinde sorun görmedik. Petrol fiyatlarının yükselmesini istemiyorum. Çok hassas bir pazar. Zaman içerisinde belki daha sert bir pozisyon alacaklar. Fakat dünya genelinde petrol fiyatlarının yükselmesini istemiyorum.” diye konuştu.

Categories
Alaturka

“Türkiye Kaşıkçı olayını profesyonelce ve siyasileştirmeden ele aldı”

DOHA (AA) – Katarlı yayın kuruluşu Dar el-Arab’ın İcra Kurulu Başkanı Cabir el-Haremi, Türkiye'nin, gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğunda öldürülmesi olayını “profesyonelce ve siyasileştirmeden ” ele aldığını belirtti.

AA muhabirine Kaşıkçı'nın öldürülmesi ve sonrasında yaşanan gelişmelere ilişkin açıklamalarda bulunan Haremi, “Ankara, olayı Türk topraklarında meydana gelen suç olarak profesyonelce ele aldı ve siyasileştirmedi. ” ifadelerini kullandı.

Haremi, Türkiye'nin krizi çok yüksek profesyonellikle yönettiğine dikkati çekerek, “Türkiye'nin bu krizle başa çıkma yöntemi hem medya hem de güvenlik eğitimlerinde ders olarak okutulmalı. ” diye konuştu.

Türkiye'nin, olayın gerçekleştiği ilk günden bugüne Suudi Arabistan ile iyi ilişkilerini sürdürmeye çalıştığını belirten Haremi, Suudi Arabistan'ın ise tam aksine Türkiye'ye olumlu yaklaşmayı reddettiğini söyledi.

Haremi, 2 Ekim'in basın ve yayın tarihinin acı bir günü olarak kalacağını vurgulayarak, Kaşıkçı'nın şahsının değil onun taşıdığı düşüncesi, arzuları ve özlemlerinin yanı sıra gerek Suudi Arabistan'da gerek dünyanın farklı yerlerinde tutuklu gazeteci arkadaşlarını ve konuşma özgürlüğünü savunmasından dolayı hedef alındığını aktardı.

Haremi ayrıca Kaşıkçı'nın öldürülmeden önce halkı ve ifade özgürlüğünü savunan özgür medya kurumları ve platformlarını kurmaya çalıştığını sözlerine ekledi.

Categories
Alaturka

ANALİZ – Kaşıkçı cinayeti ve Körfez ittifakının geleceği

İSTANBUL(AA) -GÖKHAN ÇINKARA- Cemal Kaşıkçı 2 Ekim günü birtakım resmi belgelerin temini amacıyla Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’na girdi. O günden bu yana uluslararası üne sahip Suudi Arabistanlı yazar, fikir adamı ve deneyimli gazeteci Kaşıkçı’dan haber alınamıyor veya kendisinden geriye kalanlara ulaşılamıyor. Suudi Arabistan tarafından dolaşıma sokulan haberlerde, sorgulama süreçlerinin ters gitmesiyle kontrolden çıkan güvenlik görevlilerin Kaşıkçı’yı öldürdükleri hikayesine odaklanıldığı görülüyor.

Kaşıkçı’nın öldürülmesi üzerine epeyce bilgi ve doküman, kamuoyunun bilgisine sunulsa da, Kaşıkçı’nın ölümünden sonra artık nelerin eskisi gibi olmayacağı da merak konusu olmaya devam ediyor. Kaşıkçı’nın ne şekilde vahşice katledildiği, kriminoloji uzmanlarının asıl faillileri bulmaları için önemli. İpuçları ortaya çıkarken, konuya jeopolitika ve küresel siyaset sınırlılığında bakanlar için girdiler, değişkenler ve parametreler farklılık göstereceğe benziyor.

Bu kısa analiz denemesinde, Kaşıkçı ve onun profilini oluşturan unsurların cinayetin kurgusunda ne gibi anlamlar ifade ettiğine odaklanmaktan ziyade, Kaşıkçı olayının bölgesel jeopolitik ve siyasal liderlik üzerinde nasıl bir etki oluşturacağı konusuna odaklanmak temel kaygımız olacak. Kaşıkçı olayının küresel kamuoyunun ilgisini çektiği ilk günlerde, geleneksel ve sosyal medya kullanıcılarının ilk odaklandıkları aktör Veliaht Prens Muhammed Bin Selman (MBS) oldu. MBS veliaht prens koltuğuna oturduğu günden bu yana, geleneksel bir bürokrasisi olan Suudi Arabistan’da keskin toplumsal değişiklikler yapacağının ve dışarıda ise geleneksel Suudi jeopolitik kurgusundan ayrılacağının işaretlerini veriyordu. Fakat MBS bir yandan ülke içindeki, bir yandan da iç içe geçen bölgesel jeopolitiğin kompleks ve girift yapısıyla yüz yüze gelmek zorunda kaldı. Mesele sadece bir politik liderin dramatik toplumsal ve jeopolitik ters yüz olma durumlarında inatçı olmasını aşan tarihsel ve toplumsal yapıların belirleyiciliğinin önemini kavrayıp kavrayamamasıydı. Kısacası liderlik formasyonu ve stilinin etki kapasitesinin, yapısal ve makro değişkenlerin elverdiği ölçüde, kendisine pratik siyasal alanı açabildiğini söylemek mümkün.

Sistemler, süreçler ve kültürel normlar, liderlerin ve toplumların birbirleriyle olan ilişkilerinde temel belirleyiciler olarak ortaya çıkıyor. Peki, tüm bu kavramların ortasında, Kaşıkçı olayı nereye ve ne şekilde yerleştirilebilir? Suudi Arabistan jeopolitik olarak Arap yarımadasının kalbi konumunda desek abartmış olmayız: Kuzeydeki Levant’tan Aden körfezine, güneyde Arap denizine, batıdaki Kızıldeniz’den doğudaki Basra körfezine uzanan bir coğrafi alanda yer alıyor. Jeopolitik konumundaki bu önem, Suudi Arabistan’ı Ortadoğu’nun temel bileşenlerinin en önemli unsuru olan Arap toplumu üzerinde istisnai bir konuma yükseltiyor. Suudi Arabistan’ın iktidarının toplumsal ve jeopolitik kaynağı olarak din ve petrol de bu açılardan önem kazanıyor. Petrol fiyatlarındaki görece düşüş ve dinin toplum hayatındaki değişen rolü, özellikle 9/11 olayları sonrasında gelişen yeni makro yarılma hatları, bu iki önemli başlığa yeniden bakılmasını zorunlu kılıyor. Din ve petrol, Suudi Arabistan’da yeni ekonominin ve yeni toplumun oluşmasına yardımcı olurken, yeni lider formasyonunu da beraberinde getiriyordu.

Suudi Arabistan’ın toplumsal görünümü modern bir ulusu andırmaktan oldukça uzak. Bu nedenle son yıllarda gerek Suudi elitleri gerekse genel anlamda Körfez yöneticileri, coğrafi merkezli bir Arap kimliğini yaygınlaştırma endişesindeler. Bunu yaparken de jeopolitik yarış ve dinsel ayrışmaları temel aldıkları görülüyor. Kaşıkçı’nın öldürülmesi ise kimlik, uluslaşma ve bunların taşıyıcısı olarak liderin rolünün ve kapasitesinin sınanması açısından önem arz ediyor. Anlaşıldığı kadarıyla, Suudi Arabistan ideolojik ve jeopolitik rakibi İran’ı çevrelemek ve kendisine meydan okumasını engellemek gayesiyle Körfez’de tekçi bir politik sistem tahayyül ederken, konvansiyonel ortaklıkları aşacak şekilde, İsrail’le diplomatik ilişkilerini geliştirmeye odaklanıyor. Aslında İsrail’in çevreleme stratejisinin temel bileşeni olarak sadece Suudi Arabistan’ı saymak oldukça zor. Buna ek olarak Kafkasya’da, Orta Asya’da, Ortadoğu’da ve Afrika’da birçok ülke, aktör ve elitten oluşan ağ, İsrail’le yakın ilişkilerini farklı düzeylerde oluşturma faaliyeti içerisinde.

İsrail’in Filistinlilerle nihai bir anlaşma imzalamadan Arap dünyasıyla diplomatik ilişkiler kurma çabaları, sürpriz olmasa gerek. Suudi Arabistan ve İsrail arasında son dönemde belirginleşen ve bir nevi kamuoyu önünde icra edilen diplomatik yakınlaşmalar, veliaht prens MBS’nin Suudi Arabistan’da iktidar yetkisini eline almasıyla derinleşmeye başladı. MBS’nin İsrail’le ilişkisinde birçok faktörün devrede olduğunu vurgulamalıyız. Politik bir organizasyonu idare eden elit olarak MBS öncelikle kendi iç politik sisteminin istikrarından yana olmak zorunda. Ülkesindeki siyasal, toplumsal ve iktisadi ayrışmaları, yarılmaları ve dengesizlikleri idare edilebilir düzeye getirmeli. İşin jeopolitik kısmı ise hasım güçleri elimine etmek, nüfuz alanlarını ve ittifak halkalarını genişletmek üzerine kurgulanmalı. İsrail de MBS’nin bu makro-politik tahayyülüne epey uyum sağlayan bir aktör olarak öne çıkıyor.

Suudi Arabistan’ın ABD ve İsrail arasında jeopolitik manevralarını belirlerken, Kaşıkçı olayıyla, gerek Amerikalı gerekse İsrailli politik ve askeri elit üzerinde derin bir etki meydana getirdiği görülüyor. Bu elit, bir yandan bu kontrolsüz olayın Suudi yöneticilerin bilgisi dahilinde yapılıp yapılmadığını anlamaya çalışırken, öte yandan Suudi Arabistan’la oluşturdukları yeni güvenlik ve strateji konseptlerini bu yeni duruma göre nasıl güncelleyebilecekleri üzerine düşünüyorlar. MBS’nin gerek Vizyon 2030 projesinde gerekse kamuoyuna açık konuşmalarında, iktisadi ve toplumsal reformlara ve İran’ı çevreleme stratejisine sürekli vurgu yapması bilinen bir olgu. Bu son olayla MBS’nin pervasız ve durdurulamaz bir aktör olarak görünmesi, ülkesinin envanterine kattığı silahlarla neler yapabileceği sorusunu da akıllara getiriyor. Küresel aktörler Katar’ın izolasyonu, Kanada ile gergin ilişkiler ve en nihayetinde Kaşıkçı olayıyla, Suudilerin Amerikan kamuoyunun ve kongrenin politik olarak kabul edebileceği tüm düzeyleri aştığını düşünüyorlar.

ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör Bob Corker’in son açıklamasında, Kaşıkçı olayında sorumluluğu MBS’ye yüklemesi ise oldukça önemli. Cumhuriyetçi elitler, Trump’ın dış politikasının önemli projelerden bir olan “Yüzyılın Anlaşması” ile İsrail-Filistin anlaşmazlığının nihayete ereceğini düşünüyorlardı. Suudi Arabistan’ın da finansal kaynakları ve politik ağları vasıtasıyla Filistinli yöneticileri ikna edebileceğine dair bir inanç vardı. Şu an ise başta Dış İlişkiler Komitesi olmak üzere Washington’ın önde gelen elitlerinin Suudi Arabistan’a silah satışlarını kısıtlama ve ABD’li yatırımcıları uzak tutma planları üzerinde çalıştıkları görülüyor. Ayrıca “Trump Doktrini”nin temel unsurlarından biri olan İran’la olası savaş veya çevreleme adımlarında, Arap ülkelerinden oluşacak askeri bir koalisyona MBS’nin önderlik etmesini gerekli görüyorlardı. Kaşıkçı olayıyla MBS’nin liderlik imajı büyük hasar almış görülüyor. Arap dünyasında ayrı bir coğrafi, politik ve jeopolitik güç olarak konsantre olmaya çalışan “Körfez/Haliç İttifakı” ise zor bir dönemece girmiş bulunuyor.

“Arap dünyası”, nüfusu Arapça konuşan toplumları ve onların ulus devletlerini ifade eden genelleştirici bir terim olarak karşımızda dursa da, gelişen ve belirginleşen yeni politik durum, bu dünyanın içinde de farklı kanatların ortaya çıktığını bizlere haber veriyor. Son yıllarda Arap dünyasında ilginç bir kayma göze çarpıyor: Kahire, Beyrut, Şam ve Bağdat merkez şehirler olmaktan çıkıp yerlerini Abu Dabi, Dubai, Doha ve Şarika’ya bırakıyorlar. Körfez bölgesinde, diğer Arap devletlerine kıyasla siyasi istikrar ve refah, ideolojik ve jeopolitik konularında tam entegrasyon ve bunu doğrular şekilde bölgesel organizasyon oluşturma ve onu da küresel çapta tanınır bir aktör haline getirme ısrarı, lider çevrelerinde görülüyor. Arap basınında “Körfez Zamanı” olarak nitelendirilen bu fenomen, her geçen gün kendini bölgesel siyasette ve zaman zaman küresel ölçekte hissettiriyor.

Kaşıkçı olayından sonra Arap ülkelerinin birçoğunun Suudi Arabistan’a destek mesajları iletmesinin ve liderlerinin Riyad’a gitmesinin arkasında da aslında “Arap dünyasının Körfezleştirilmesi” süreci yatıyor. Körfez elitlerinin çevrelerindeki ülkeleri askeri, diplomatik ve finansal yönden kendilerine bağımlı kılmaları, temel stratejik hedef olarak öne çıkıyor. Körfez ülkelerinin, hızlı bir ekonomik büyümeyi elde ederken bununla eşzamanlı olarak siyasal dinamizmi kurumsallaştırmada istekli davranmadıkları görülüyor. Kaşıkçı olayının Körfez’de kamusal alanda -Katar hariç- yanıt bulmaması da bu gerçeği doğrular nitelikte. Devlet egemenliği, güvenlik ve Haliç kimliği yaratma süreçleri, insan haklarındaki eksiklikleri, siyasal alanın vatandaş düzeyinde temsilinin yokluğunu, politik ağlar ve vatandaşlar arasındaki boşluğu kapatmaya yetmiyor.

Öte yandan, Körfez ülkelerinin askeri güce verdikleri önem, yumuşak-güç ağları oluşturmaları ve ekonomik yardımları bir zor aracı olarak kullanmaları, bu küçük ülkelerin Kuzey Afrika, Arap yarımadası ve Levant’ta hatırı sayılır bir siyasi güce ulaşmalarını sağladı. Devlet merkezli petrol girdili kapitalist bir ekonomiye sahip bu ülkeler, son yıllarda ekonomilerinin tek bir girdiye bağımlı olmasının uzun vadeli hedefleri için ciddi bir tehdit olduğunun farkına vardılar. Böylece, liberalleştirilmiş finans araçlar, özelleştirmeler, bilginin kontrollü yayılımı ve daha büyük tüketim havzaları oluşturmaya koyuldular.

Küresel kozmopolit elitlerin ve birçok eğitimli insanın çalışmak için Körfez ülkelerini tercih ettiği bilinen bir gerçek. Kaşıkçı olayıyla, kontrol edilemeyen ve temel insani değerleri aşan bir yaklaşımın ortaya çıkması, en çok da Körfez’de öbekleşen küresel kozmopolit elitleri endişelendirmişe benziyor. Riyad’ın geleneksel psikolojik ve jeopolitik pozisyonu ise sorgulanıyor. “Araplar hakkında alınacak kararların başkenti” pozisyonu olan Riyad, şu soruyu cevaplamak zorunda olduğunu uzun vadede anlayacağa benziyor: Jeopolitik ve güvenlik konseptime farklı şekillerde rezerv koyan veya uyum sağlayamayan aktörlerle ortak bir yerde buluşmayı hedefleyen ikna stratejisi mi uygulanacak, yoksa bu aktörleri güç ve zor yoluyla kendi pozisyonuna mı yaklaştıracak? Kaşıkçı olayı aslında bu sorunun cevabını arayanlar için önemli bir ipucu olarak görünüyor.

1970’lerin sonu, Arap dünyasında güç merkezlerinin kaymasının habercisi olan bir dönem olarak, tarihteki yerini almıştı. Mısır’ın 1979’da Camp David’de İsrail’le anlaşması, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulması ve ertesinde bu iki önemli makro-politik gelişmeye cevap olarak Körfez İşbirliği Teşkilatı’nın (GCC) 1981’de kurulması, bugünkü bölgesel jeopolitiği yapılandıran önemli hadiseler olarak duruyor. Mısır, Arap politik kültürüne kazandırdığı (modernite, askeri darbeler, anti-kolonyalist mücadele, Arap milliyetçiliği ve İslamcılık gibi) bir çok kurum ve stildeki tarihsel pozisyonunu Körfez ülkelerine bıraktı.

2011 Arap Baharı’nın Körfez’de eksikliği hissedilen siyasal dinamizme toplumsal bir gerçeklik kazandırmasıyla, Körfez monarşilerinin yeni güvenlik tehditlerinin ilk sırasına bu tür hareketleri yerleştirdikleri görülüyor. Kaşıkçı olayı ise büyük jeopolitik oyun içinde yer alan, küresel nüfuz kapasitesi olan bir unsur olarak görülebilir.

Körfez’in diplomatik, askeri ve finansal açıdan bir bütün olma arzusu ve ısrarı ise devam edeceğe benziyor. Küçük tacirlerin kurduğu bu devletlerin geleceği politik kültür, insan hakları, kamusal alan ve vatandaşlık gibi kavramlara, var olan trans-milliyetçilik (Halici/Körfezli kimliği) ve aşiret bağlarını aşan değerler, kurumlar ve liderler üzerinden anlamlar ve fonksiyonlar meydana getirip getiremeyecekleri ile doğrudan bağlantılı. Kaşıkçı olayını ise devlet, toplum ve jeopolitik eksenlerinde kendine yer bulmaya çalışan makro süreçleri test eden mikro hadise olarak yorumlamak rasyonel bir tercih olacağa benziyor.

[Kudüs İbrani Üniversitesi Truman Center’da ve Brandeis Üniversitesi Schusterman Modern İsrail Araştırmaları Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak bulunan Gökhan Çınkara İsrail, Filistin siyaseti, Yahudi dünyası ve Ortadoğu toplumları ve siyaseti konularında akademik çalışmalar yürütüyor]

Categories
Alaturka

''Kaşıkçı cinayetinde günah keçisi aranıyor''

İSTANBUL (AA) – GÜLSÜM İNCEKAYA – Uzmanlar, Suudi Arabistan ile silah satımı, petrol fiyatları ve İran'a ambargo konusunda işbirliği içinde oldukları ve bölgede İsrail'i korumaya yardım edecek başka ortakları olmadığı yönünde değerlendirmeler yapan ABD Başkanı Donald Trump'ın kendi girişimleriyle iktidara taşıdığı Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ı sonuna kadar korumaya çalıştığını savundu.

ABD Başkanı Donald Trump'ın Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın evlilik işlemleri için 2 Ekim'de gittiği İstanbul Başkonsolosluğu'nda öldürülmesine ilişkin Washington Post'a verdiği söyleşi tartışmalara neden oldu.

Uzmanlar, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun Kaşıkçı olayını görüşmek üzere gittiği Riyad'da, terör örgütü PKK/PYD'ye destek için 100 milyon dolar aldığı iddialarını da ABD'nin bu süreçte ne isterse Suudi Arabistan'ın karşılayacağı yönünde değerlendirdi.

– ''Trump Kaşıkçı olayını malzeme yapamadı''

Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Başkanı Prof. Dr. Ahmet Uysal, Cemal Kaşıkçı'nın, Suudi yönetimi tarafından öldürülmüş olabileceği ihtimalinin ABD'nin Suudi Arabistan ile ilişkilerini zora sokabileceğini, Trump'ın, Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ı korumaya yönelik ikircikli açıklamalarının bundan kaynaklandığını söyledi.

Trump ile damadı ve danışmanı Jared Kushner'ın, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ı iktidara taşıyan kişiler olduğunu ileri süren Uysal, ''Trump'ın olayın başından beri konuyla ilgili çelişkili açıklamalar yapması, Suudi Arabistan ağzı ile 'Ben biliyorum onlar yapmamıştır, kazara ölmüştür' gibi demeçler vermesi tamamen Selman'ı korumaya yönelik. Çünkü kendisinin iktidara getirdiği bir isim. İsrail'in bölgedeki güvenliği ve İran'ın yayılmacılığını önlemek için 'Yüzyılın Anlaşması'ına imza atmış iki müttefik.'' diye konuştu.

ABD'de de etkili olan İsrail lobisinin söylemini devam ettirerek bir yere varmaya çalıştığını ama bu söylemi daha fazla sürdüremeyeceğini vurgulayan Uysal, ''Kaşıkçı olayı insani bir mesele olduğu için Trump, Veliaht Prensi Selman'ı koruyamadığı gibi olayı seçim malzemesine de dönüştüremedi. Seçimlere yakın bir dönemde bunu başaramıyor oluşu Trump'ın şu andaki en büyük sıkıntısı. Trump'ın Suudi Arabistan'ı koruma konusunda daha fazla direnebileceğini sanmıyorum. 6 Kasım seçimleri öncesi kamuoyunun baskısı karşısında bir şeyler yapmak zorunda kalacaktır.'' ifadelerini kullandı.

– ''Kaşıkçı tezgahlarını bozuyordu''

Veliaht Prens Selman'ın içeride ve dışarıda verdiği reformcu, özgürlükçü imajın bir propagandadan ibaret olduğunu kaydeden Uysal, şöyle devam etti:

''Kraliyet ailesi içinde oldukça güçlü olan Selman dünyaya reformcu, özgürlükçü imajını yaymak için çok büyük paralar harcadı. Yoksa Suudi Arabistan'da ciddi anlamda bir demokrasi ve reform yaşanıyor denemez. Kadınların araba kullanmasına izin vermek reform olarak tanımlamak ne kadar doğru?

Veliaht prensin, yolsuzlukların önlenmesinin yanı sıra özellikle kadınların giyimini denetleyen Suudi ahlak polislerinin yetkilerini kısıtlaması, kadınların araba kullanması, maçlara gidebilmesi, kızların okullarda beden eğitim derslerine girebilmesi gibi kozmetik reformları dünyanın gözünü boyamaya yönelikti. Kaldı ki bunların hiçbiri uygulamaya geçmedi. Kaşıkçı, işte bu sözde reform ya da özgürlükçü imajlarını ya da tezgahlarını bozduğu için öldürüldü.

Suudi yönetimi eleştiren çok sayıda muhalif olmasına rağmen Kaşıkçı'nın ortadan kaldırılması Suudi Arabistan için önemliydi çünkü Kaşıkçı, hem ABD'de yaşıyordu hem de Washington Post'ta yazıyordu. Çok sert eleştirilerde bulunuyordu ve Batı'da da sözü dinleniyordu. Dolayısıyla muhaliflere yönelik ilk hareketi Kaşıkçı'dan başlattılar. Kendilerine çok güveniyorlardı ama beceriksizce yaptılar.''

Pompeo'nun Kaşıkçı olayını görüşmek üzere gittiği Riyad'da terör örgütü PKK/PYD'ye destek için 100 milyon dolar aldığı iddialarının doğru olabileceğini savunan Prof. Dr. Uysal, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Suudi Arabistan'ın PKK/PYD'ye destek verdiği bilinen bir şey. Türkiye ile ilişkilerinin sıkıntılı bir sürece evrilmesinin nedenlerinden biri de budur. Suudiler, PKK'ya destek verdikleri gibi Türkiye üzerinde ekonomik baskı da uyguluyor. Suudi medyasında Türkiye ile ilgili ciddi bir kara propaganda yürütüldüğünü de biliyoruz. Tüm bunları da İsrail ile ilgili politikalarından dolayı yapıyor. Dolayısıyla Pompeo'ya bu paranın verilmiş olması iddia ötesinde bir gerçeklik olabilir. ”

– ''Dengeler değişecek''

Galatasaray Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Ali Faik Demir ise Kaşıkçı cinayetinin Suudi Arabistan özelinde uluslararası ilişkilere dair dengeleri ve konuları gündeme getirdiğini ve tartışmaya açtığını söyledi.

Devletlerin liderler düzeyinde yaptıkları açıklamaların son derece önemli olduğuna vurgu yapan Demir, ''Temel soru, 'Kaşıkçı'yı kim öldürdü?' değil, 'kim öldürttü ve hangi nedenle?' Bu noktada tüm gözler Suudi Veliaht Selman'a döndü. Muhaliflere karşı başlattığı cadı avı uzun zamandır bilinmekte ve yapılanlar görülmekteydi. Bu aşamada en çok adı öne çıkan kişi de Veliaht Selman'a yakın olan istihbaratın ikinci adamı Tümgeneral Ahmet el Asiri idi. Yemen'deki müdahalede ön plana çıkan ve 'Güney Kaplanı' diye tanımlanan Asiri, geçen sene muhalifleri içeride ve dışarıda devre dışı bırakmak için 'Kaplan Timi' adında özel bir grup kurdu. İşte bu ciddi bir dönüm noktasıydı.'' diye konuştu.

Bu cinayeti kimin yaptırdığı sorusunun ötelendiğini, onun yerine kimlerin bu süreçte rol oynadığı gibi soruların gündemde tutulmaya çalışıldığına dikkati çeken Demir, şunları kaydetti:

''İlk aşama soruları gündemde tutulmaktadır. Bu şekilde bir günah keçisi bulmak daha kolay olacaktır. ABD içinde bu konuya yönelik ciddi eleştiri ve Suudi ilişkilerinde çekince ve mesafe isteği gerek Cumhuriyetçi, gerek Demokratlarda görülmektedir. Trump'ın açıklamaları her zamanki gibi çelişkilidir. Adalete vurgu yapmakla beraber, ABD çıkarlarını da dile getirmektedir. Avrupa'da bu olayı çok sert bir tavırla kınamakta ve yaptırımları tartışmaktadır.

Türkiye bu konuda hassasiyet göstermektedir. Cinayetin ortaya tüm boyutlarıyla açığa çıkarılması gerekliliği her düzeyde dile getirilmekte ama Suudi ilişkilerinin daha da bozulması arzulanmamaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, şüphelilerin Türkiye'de yargılanmasına yönelik dileğini Suudi yetkililer ve kamuoyuyla paylaşmıştır…''

– ''Suudiler olumsuz algıyı uzun süre değiştiremez''

Doç. Dr. Demir, Kaşıkçı cinayetinin, Suudi Arabistan'da bugüne kadar demokrasiye ve özgürlüklere karşı yapılan olumsuz uygulamaları ilk defa tüm dünyaya gösterdiğini söyledi.

Suudi Arabistan'ın dünyada oluşan bu olumsuz algıyı kısa sürede değiştirmesinin çok zor olduğunu dile getiren Demir, ''Bu uygulamalara yönelik olarak tepki vermemek ya da görmezden gelmek imkansız hale geldi. Suudilerin parasal gücüyle süreci değiştirme şansı da kısa vadede kalmadı. Özellikle ABD'deki lobi şirketleri vasıtasıyla da sonuç almaları olası gözükmemektedir. Suudiler ile fazlasıyla yakınlık içindeki Trump ve ekibinin bile bu yeni duruma uyum sağlaması ve yeni bir politik kurgu yapması gerekmektedir. Bunun kolay olmayacağı da ortadadır.'' dedi.

– ''Adalet-çıkar ikilemi hayati önemde''

Doç. Dr. Ali Faik Demir, İran'ın ''Kaşıkçı'nın öldürülmesi Suudiler tarafından yapılsa da ABD'nin işin içinde olmadığı söylenemez'' şeklindeki iddialarına da değinerek şöyle devam etti:

''ABD içinde hangi grupların Suudilere bu şekilde destek verdikleri ayrı bir araştırma konusudur. Bu cinayetin ABD-Suudi ilişkilerine olumsuz yansımasını kim arzulamış olabilir? Birileri bu ilişkiler bozulsun mu istedi? Trump'ın İran hedefi bu kadar öndeyken bölgedeki en büyük müttefikiyle böyle bir duruma düşmesinin müsebbibi kimdir?

Adalet-çıkar ikilemi tüm uluslararası ilişkiler aktörleri için hayati önemdedir. Dengelerin ve ilişkilerin değişmesi de olasıdır. Kaşıkçı cinayetinde kimlerin kurban edileceği bize geleceğe yönelik projeksiyonlar yapmamız için en değerli veri olacaktır. Günah keçisi kim olacak ve yola kimler kimlerle beraber devam edecektir. ”

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo'nun kayıp gazeteci Cemal Kaşıkçı olayını görüşmek üzere Riyad'a gittiği sırada, Suudi Arabistan'dan PKK/PYD'ye destek için 100 milyon dolar aldığı iddialarıyla ilgili ise Doç. Dr. Demir, ''Bu aşamada ABD ne istiyorsa Suudi Arabistan da verecektir. ” değerlendirmesinde bulundu.

Trump'ın 'Biz ne satarsak alıyorlar.'' açıklamasını da hatırlatan Demir şunları kaydetti:

''Her ne kadar Suudi basınında farklı şeyler söylense de Suudi Arabistan'ın varlığını ve ilişkilerini koruması ABD'ye bağlı. O yüzden Pompeo'nun ziyareti sırasında bu para verildi mi verilmedi mi ayrı bir şey ama ABD 'ver' dediği zaman Suudi Arabistan'ın ne istiyorsa ABD'ye vereceğini düşünüyorum. Zaten Dışişleri Bakanı Pompeo Suudi Arabistan'a gittikten sonra her şey ardı ardına açıklandı.

Pompeo'nun gitmesi muhtemelen ABD, Suudi ilişkilerinde bu konunun çözüm yolunun ve ABD'nin kırmızı çizgilerinin hassas noktalarının bildirilmesi şeklinde oldu. Muhtemelen bu mizansen yani Kaşıkçı'nın öldürülmesinin kabul edilmesi ve sürekli değişen senaryolar, Pompeo'nun gidişinden sonra sürece girmiş oldu.''