“Tiroid kanseri erkeklerden çok erkeklerde öldürücü”

EDİRNE (AA) – Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sibel Güldiken, ”Tiroid bezi hastalıklarına daha çok kadınlarda rastlamaktayız. Ancak erkeklerde saptanan nodülün kanser olma riski kadınlara göre daha yüksektir.” dedi.

Güldiken, AA muhabirine yaptığı açıklamada, çok sık karşılaştıkları tiroid hastalıkları konusunda farkındalığın daha da artırılması gerektiğini vurguladı.

Tiroid bezinin vücudun her bölgesini etkileyen tiroid hormonlarını üreten bir organ olduğunu aktaran Güldiken, bu organın insan vücudu için hayati öneme sahip olduğunu söyledi.

Özellikle diyet yaptığı halde kilo veremeyen kişilerin tiroid hormonlarını kontrol ettirmesi gerektiğini anlatan Güldiken, “Kişiler diyet ve egzersiz yaptıkları halde kilo veremiyorlarsa ya da tam tersi diyet yapmadıkları halde kilo kaybediyorlarsa, kontrol edilemeyen kabızlık, ishal atakları varsa, ellerde titreme, çarpıntı gibi sorunlar yaşıyorlarsa tiroid hormon düzeylerinin kontrol edilmesinde fayda var.” diye konuştu.

Gebelerin de mutlaka tiroid hormonlarına baktırması gerektiğini ifade eden Güldiken, hormonların fazlasının da eksikliğinin de fetüsün gelişiminde etkili olabileceğini, tiroidin aynı zamanda gebeliğin sağlıklı devam etmesi açısından da büyük önem taşıdığını belirtti.

Sibel Güldiken, tiroid kanserinin tiroid bezinde yer alan hücrelerin kontrolsüz çoğalmasıyla odaklar oluşturduğunu ifade ederek, bu odakların tiroid bezinde nodül olarak kendisini gösterdiğini aktardı.

Tiroid hastalıklarının kadınlarda daha fazla görüldüğünü anlatan Prof. Dr. Güldiken, konuşmasına şöyle devam etti:

”Bütün tiroid bezi hastalıkları gibi tiroid kanseri de kadınlarda daha sıktır. Kadınlarda sık olmasına rağmen erkeklerde de görüldüğünü unutmamak gerekir. Hatta erkek hastada tek bir nodül saptanıyorsa, kadın hastaya göre daha yüksek kanser riski taşıyor demektir. Yani tiroid kanseri kadınlarda fazla görülmesine rağmen erkeklerde daha öldürücü olabiliyor. Bu nedenle nodüllerin değerlendirilmesinde klinik ve laboratuvar incelemelerin yanı sıra cinsiyete de dikkat etmek gerekir.”

Boyun bölgesinde şişlik gelişen, ses kısıklığı olan, boyun bölgesine ışın tedavisi alan veya ailesinde tiroid kanseri öyküsü olan kişilerin mutlaka tiroid bezi muayenelerinin yapılması gerektiğini aktaran Güldiken, tiroid kanserinin diğer kanser türlerine göre korkutucu olmadığını, erken teşhis ve müdahalenin son derece önemli olduğunu vurguladı.

Tiroid bezinin elle muayenesinde tespit edilen nodüllerin ultrasonografi ile görüntülenmesinin önemli olduğunu belirten Güldiken, “Ultrasonografi işlemi bize hangi nodüle biyopsi yapmamız gerektiği hakkında bilgi verir. Biyopside iğne ile nodülden hücreler alınır. Biyopsi neticesi kötü gelirse ameliyat kararı verilir. Sonuç iyi gelirse hasta takip edilebilir. İğne ile hücre aldığımız her hastayı ameliyat etmiyoruz. Bu işlem gereksiz ameliyat yapılmasını önlemektedir.” ifadelerini kullandı.

Mosquito-borne Chikungunya disease reemerges in Kenya

By Magdalene Mukami

NAIROBI, Kenya (AA) – More than 500 people have been admitted at various hospitals in Kenya’s northeastern town of Mandera after an outbreak of the mosquito-borne Chikungunya fever.

Local health officials urged the government to step in to contain the disease, which is transmitted to humans via mosquitoes.

Ibrahim Ali, a doctor based in Mandera, told Anadolu Agency via telephone that this was not the first time such cases had been reported in northern Kenya.

“Last year, we had such cases but nothing this big; it came and disappeared as fast as it had arrived, but this one is quite huge,” Ali said.

The chief health officer in Mandera, Mariam Dubow, told Anadolu Agency via phone that the disease was not life threatening if controlled.

Dubow said a team has been deployed in the area to find all those who had been infected and offer medical assistance.

Kenya is currently experiencing a long spell of rains, which have left large volumes of stagnant water, making it ideal for mosquitoes to breed.

Health experts in the region fear that if the outbreak was not tackled quickly, the number of infected people might soar within a short period of time.

The World Health Organization lists fever, severe joint pain, muscle pain, headache, nausea, fatigue and rashes as the main symptoms of the disease.

Diyabetli hastanın tıkalı bacak damarına balon tedavisi

İSTANBUL (AA) – Bacak damarında tıkanıklık olan, ayaklarında yara oluşumu ve yürüyememe şikayetleriyle hastaneye başvuran 56 yaşındaki İbrahim Turan’ın tıkanık damarları ilaçlı balon tedavisiyle açıldı.

Medical Park Fatih Hastanesi Kardiyovasküler Bölüm Koordinatörü Prof. Dr. Bayer Çınar, yaptığı açıklamada, periferik arter hastalığının, karın bölgesinden her iki kasık bölgesine giden atardamarlarda ya da kasık bölgesinden diz ve diz altı bölgelere giden damarlarda tıkanıklık anlamına geldiğini, bu duruda bacağa giden kan akımında azalma olduğunu anlattı.

Hastaların en fazla yürüme ile ortaya çıkan baldır ve uyluk ağrısı hissettiğini belirten Çınar, hastalığın ilerleyen dönemlerinde yürüyüşün yanı sıra istirahat ve uyku sırasında bile ağrı ortaya çıkabildiğine değindi.

Çınar, periferik arter hastalığının, sigara kullanımı, şeker hastalığı, ileri yaş gibi nedenlerle çok sık görüldüğüne dikkati çekerek, tedavi edilmeyen hastalarda uzuv kaybı, ampütasyon ve ölüm oranlarının arttığını aktardı.

Prof. Dr. Çınar, hastaların durumuna göre tedavi seçeneklerini “ilaç tedavisi”, “egzersiz tedavisi”, “damar içi balon ve stent işlemi” ve “cerrahi tedavi” şeklinde sıraladı.

Bacak damarında tıkanıklık olmasının ölüme neden olabildiğini belirten Çınar, “Özellikle ileri yaşta, açık ameliyat olamayacak hastalardaki tıkanıklığı, bacak damarına balon ya da stent yerleştirerek ortadan kaldırabiliyoruz.” ifadelerini kullandı.

– “Hastaların kalp-damar hastalıkları bölümlerine başvurmaları gerekiyor”

Bacak damarında tıkanıklık olan 56 yaşındaki İbrahim Turan’ın ayaklarında yara oluşumu ve yürüyememe şikayetleri ile kendilerine başvurduğunu anlatan Çınar, 40 yıldır sigara içen hastanın, diyabete bağlı ayak damarlarında tıkanıklık olduğunu kaydetti.

Hastanın ayağında yaralar oluştuğunu ve kesilme noktasına geldiğini belirten Çınar, hastanın tıkanık damarlarının ilaçlı balonla açıldığını, bakımın ardından yaralarının kapandığını ve yürümesine engel olabilecek sebeplerin ortadan kalktığını vurguladı.

Periferik damar hastalığının minimal invaziv yöntemlerle tedavisinin henüz çok yaygın olmadığına işaret eden Çınar, şu bilgileri verdi:

“Hastaların birçoğu bu hastalıklar için hangi uzmana başvuracağını bilmiyor. Örneğin bacakla ilgili bir problemi olan hasta, ortopedi uzmanına başvuruyor. Ortopedi, minimal invaziv tedavisi uygulayan bir bölüm olmadığından, eğer hastalık ilerlemiş bir seviyede ise hasta uzuv kaybı yaşayabiliyor. Bu sebeple hastaların kalp-damar hastalıkları bölümlerinde minimal invaziv tedavisi uygulayan hekimlere başvurmaları yerinde olacaktır.”

Prof. Dr. Bayer Çınar, minimal invaziv yöntemlerin hastalara, hastanede kısa kalış süresi, anestezi gerektirmemesi gibi avantajlar sağladığını ifade ederek, cerrahi ile yapılan tedavilerde hastaların daha uzun yatış ve günlük hayata geri dönüş süresi gözlemlendiğine değindi.

“Kök hücre tedavide çığır açacak”

ANTALYA (AA) – AYŞE YILDIZ – Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Başkanı Prof. Dr. Ahmet Cevat Acar, kök hücre alanındaki gelişmelerin son derece hızlı olduğunu belirterek, “Bu konuda Türkiye de iyi bir yerde. Öyle görünüyor ki kök hücre konusunda yapılacak yeni buluşlar, var olan bir kısım hastalıkların tedavisinde inanılmaz ölçüde bir çığır açıcı bir çare gibi görünüyor.” dedi.

Acar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, TÜBA’nın bütün bilim alanlarını kapsadığını ve şu anda 201 üyesinin olduğunu ifade etti.

Bilim akademileri gibi dünyada önemli, yeni ve öncelikli konularda ön açıcı, yol gösterici çalışmalar yapmaya gayret ettiklerini anlatan Acar, bunların arasında kök hücre, kanser, gıda ve beslenme, çevre, bilim, eğitim gibi konularda çalışma gruplarının olduğunu, enerji grubunu da oluşturacaklarını belirtti.

Acar, sağlıkla ilgili kök hücre, kanser, gıda ve beslenme olmak üzere üç çalışma grubunun aktif olduğunu vurgulayarak, bunların hepsinin ulusal ve uluslararası alanda tüm paydaşları dahil ederek, bazı faaliyetler gerçekleştirdiklerini anlattı.

Daha önce kanser ve gıda konusunda bazı çalıştaylar ve bilimsel toplantılar yaparak, bunların sonucunda hazırladıkları raporları ilgili makam ve kamuoyuyla paylaştıklarını ifade eden Acar, “Dolayısıyla mevzuatta bize verilen görevler içerisinde önemli bir yer tutan bilim temelli danışmanlık fonksiyonumuzla çok önemli bir konu olan sağlık alanındaki görevimizi de bu şekilde yerine getirmeye çalışıyoruz.” diye konuştu.

– “Kök hücre alanında umut verici gelişmeler var”

Acar, kök hücre alanındaki gelişmelerin son derece hızlı olduğunu belirterek, “Bu konuda Türkiye de iyi bir yerde. Öyle görünüyor ki kök hücre konusunda yapılacak yeni buluşlar, var olan bir kısım hastalıkların tedavisinde inanılmaz ölçüde bir çığır açıcı bir çare gibi görünüyor. İnşallah umudumuz, gayretimiz de o yöndedir.” dedi.

TÜBA’nın önemli, öncelikli ve yeni konulara ağırlık verdiğini çünkü kaynaklarının sınırlı olduğunu ifade eden Acar, çalışma grupları oluşturup, faaliyetler gerçekleştirdiklerini vurguladı.

Kök hücrenin, kanserin çalışma grupları arasında yer almasının bunun önemini ifade ettiğini belirten Acar, kök hücre alanında ciddi, ümit verici gelişmeler olduğuna dikkati çekti.

– “Ar-Ge’de gaza basmamız gerekiyor”

Acar, Türkiye’nin son yıllarda Ar-Ge yatırımları, bilim ve eğitim alanında özellikle nicel açıdan çok ciddi atılımlar ve yatırımlar yaptığını söyledi.

Türkiye’nin sağlık alanında gerçekten çok devrimsel adımlar attığına dikkati çeken Acar, şunları kaydetti:

“Ancak yenilik, bilimsel buluşlar, Ar-Ge anlamında biraz daha gaza basmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda Türkiye’nin ciddi bir potansiyeli olduğuna inanıyorum. Bize düşen görev, herkes üzerine düşenin en iyisini yapmalı. Burada bilim insanlarımızın daha üretken olmasına olanak sağlayacak ortamların oluşturulmasını önemli görüyorum. Türkiye’deki araştırma merkezlerinin açılması, bu konuda umutlu olmamızı gerektirecek olumlu gelişmeler. Türk bilim insanları ve ülkemiz tarafından, önümüzdeki yıllarda yeni başarılar yaşanacaktır.”

“Otizmde en etkili tedavi yöntemi sürekli eğitim”

İSTANBUL (AA) – HİKMET FARUK BAŞER – Tohum Otizm Vakfı Eğitim Direktörü Prof. Dr. Binyamin Birkan, otizm hastalığının en etkili tedavi yönteminin yoğun ve sürekli eğitim olduğunu söyledi.

Birkan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, otizmin genellikle belirtileri 3 yaşına kadar fark edilen ciddi bir gelişimsel yetersizlik hastalığı olduğunu belirtti.

Hastalığın görülme nedeninin günümüzde kesin olarak bilinmediğini ifade eden Birkan, ”Genetik temelleri olduğu yönünde güçlü bulgular vardır ancak sorumlu olan gen mekanizması henüz anlaşılamamıştır. Bunun yanında çevresel tetikleyicilerden de kuşkulanılmaktadır.” dedi.

Birkan, otizm hastalığının farklı belirtileri olduğunu vurgulayarak, “Özellikle erken yaşta otizmli çocuklar göz kontrolü kurmuyor, adıyla seslendiğinizde tepki vermiyor, akranlarıyla etkileşime girmiyorlar. Konuşma gecikiyor ya da yaşıtlarıyla bir fark oluyor aralarında. Konuşma hiç yoktur ya da çok geç başlar. Oyuncaklarıyla oynamayı bilmezler. Dönen objelere karşı aşırı ilgileri olur. Bazılarında ise kendini yaralama gibi davranışlar görülebilir.” şeklinde konuştu.

Hastalığın belirtilerinin erken fark edilmesi durumunda otizmli çocuklara toplumsal davranışları kazandırmanın mümkün olduğunu aktaran Birkan, şöyle devam etti:

”Hastalık 5 yaşından önce fark edilebilirse prensiplerine uygun bilimsel metotlarla eğitim verebilirse otizmli çocukların 2 ya da 3 yıl içerisinde yaklaşık yüzde 50’si akranlarıyla aynı okullara gidebiliyor aynı eğitim müfredatını takip edebiliyor. İlerleyen yaşlarda bizim gibi toplumun içerisinde yer alabiliyorlar. Bazıları bilgisayarla alakalı bir işte çalışabiliyor. Diğer yüzde 50, normal müfredatı takip edecek düzeye gelemeyenler ise yaşam seviyelerinde önemli ilerlemeler gösterebiliyor. Minimum bir destekle yaşamlarını sürdürecek bir noktaya geliyorlar.”

Birkan, otizmli çocukların dış görünüşlerinin diğer çocuklardan farklı olmadığını ve otizmin erkek çocuklarda görünme oranının 4 kat daha fazla olduğunu söyledi.

Otizm hastalığının ilaçla tedavisinin mümkün olmadığını ancak otizme eşlik eden bazı hastalıkların olabileceğini dile getiren Birkan, şunları kaydetti:

”Örneğin epilepsi nöbetleri gibi bazılarında uyku sorunu, bazılarında beslenmeyle alakalı sorunlar var. Mutlaka o çocukları bir çocuk psikiyatrisine göstermek, otizme eşlik eden bir rahatsızlıklarının olup olmadığını ortaya çıkarmak gerekir. En etkili tedavi yöntemi yoğun ve sürekli eğitimdir. Prensiplerine uygun eğitimli çocuklar toplum içerisinde daha sonra yerini alabiliyor.”

Dünyada 30 yıl önce 2 bin 500 çocuktan birinde otizm görüldüğünü belirten Birkan, ”Günümüzde 68 çocuktan 1’inde otizmi görüyoruz. Bu yüksek bir oran. Bu oranı dikkate aldığımızda ise ülkemizde 0-18 yaş aralığında yaklaşık 350 bin otizmli çocuk olduğunu düşünüyoruz. Bunların 30 bini örgün eğitimden yararlanabiliyor. Okullaşmaya çok fazla ihtiyacımız var. Okullarda ise kaliteli iyi eğitime ihtiyaç var.” ifadelerini kullandı.

Dünya Sağlık Asamblesi

CENEVRE (AA) – Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Eyüp Gümüş, Türkiye’de, Suriye’deki savaştan kaçan 3 milyondan fazla Suriyelinin Türk vatandaşlarıyla aynı şartlarda sağlık hizmetlerinden yararlandığını söyledi.

Gümüş, insan sağlığına ilişkin pek çok konunun ele alındığı, İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılan Dünya Sağlık Asamblesi’nin 69. toplantısında konuştu.

Dünyanın şu anda çatışmalar, doğal afetler ve bulaşıcı hastalıklara bağlı insan sağlığını tehdit eden ve küresel anlamda işbirliğini ve çözüm ortaklığını gerektiren birçok krizle yüz yüze olduğunu belirten Gümüş, şunları kaydetti:

“Ülkem, tüm bu sorunlara tamamıyla insani refleksle ve insan merkezli bir yaklaşımla elinden gelen bütün katkıları verme gayreti içerisindedir. 3 milyondan fazla Suriyeliye ev sahipliği yapan ülkem, bütün yerinden edilmiş misafirlerine, kendi vatandaşlarına sunduğu ile aynı kalitede ve aynı ulaşılabilirlikte sağlık hizmeti sunmaktadır. Yalnızca bununla yetinmeyip kendi sınırlarının ötesinde de ihtiyaç duyulan her türlü insani yardım çalışmalarına katılma gayreti içerisinde olan Türkiye, bugün dünyada insani yardımlar konusunda en büyük katkıyı sağlayan 3. ülke konumunda bulunmaktadır.”

İstanbul’daki Dünya İnsani Zirvesi’ne de değinen Gümüş, “Ülkemin asamble ile eş zamanlı olarak ev sahipliğini yaptığı ve tüm dünya açısından çok önemli bir kilometre taşı olduğuna inandığım Dünya İnsani Zirvesi’nin tüm insanlık adına olumlu çıktılar getirmesi temennisi taşıdığımı belirtmek isterim.” dedi.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) en üst karar alma organı olan asamblenin dün başlayan ve 28 Mayıs’a kadar sürecek toplantısına, örgüt üyesi 194 ülkeden temsilciler katılıyor. Asamblede, Türkiye’yi Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Gümüş başkanlığındaki heyet temsil ediyor.

Örgütün reformlarının ve bütçesinin düzenlendiği asamblede bu yıl, sığınmacıların sağlığı, çocuklarda obeziteyle mücadele, bulaşıcı olmayan hastalıkların önlenmesi, hava kirliliğinin sağlığa etkisi, Zika virüsüyle mücadele, bulaşıcı hastalıklar ve küresel ilaç yetersizliği gibi konular ele alınıyor.

“Sağlıklı Nesiller İçin Sağlıklı Başlangıçlar Projesi”

BURSA (AA) – Sağlık Bakanlığı Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu (TKHK) tarafından pilot il seçilen Bursa’da başlatılan “Sağlıklı Nesiller İçin Sağlıklı Başlangıçlar Projesi” kapsamında eğitim verilen ebeler, anne adaylarının doğum algısının pozitif yönde değiştirilmesi için çalışacak, doğum korkusunu aşmalarını sağlayacak ve ağrılarla başa çıkma tekniklerini öğretecek.

Projenin tanıtımı için Çekirge Devlet Hastanesinde düzenlenen toplantıda konuşan TKHK Müşterek Sağlık Hizmetleri Daire Başkanı Dr. Emre Yatman, proje için uzun bir hazırlık süreci geçirdiklerini söyledi.

Belirlenen üç hastanede teorik eğitimlerin tamamlandığını anlatan Yatman, “Teorik eğitimlerden sonra ebelerimize yönelik sahada uygulama sürecine başladık. Birincisini Afyonkarahisar’da tamamladık. Bugün ikincisi için buradayız.” dedi.

İnegöl ile Çekirge devlet hastanelerinde çalışan ebelere yönelik teorik eğitimlerde çok yoğun taleple karşılaştıklarını vurgulayan Yatman, bazı doktorların bile çalışmalara katılmak istediğini aktardı.

Proje koordinatörü Elif Güler Kazancı da proje için Afyonkarahisar, İnegöl ve Çekirge devlet hastanelerinin pilot bölgeler olarak seçildiği belirtti.

Kazancı, proje çerçevesinde hamileliğin 20’nci haftasından sonra anne adaylarına eğitim verilmesi, doğum algısının pozitif yönde değiştirilmesi, doğum korkusunun aşılması ve ağrılarla başa çıkma tekniklerinin öğretilmesi, eğitim sürecine baba veya gebe yakınının dahil edilmesinin öngörüldüğünü dile getirdi.

Bursa Kamu Hastaneler Birliği Genel Sekreteri Prof. Dr. Rüstem Aşkın ise projenin başarılı olması temennisinde bulundu.

Toplantıda, TKHK Kadın ve Üreme Sağlığı Daire Başkanı Uzman Dr. Sema Sanisoğlu ile eğitim verilen ebeler katıldı.

Hastalığı nedeniyle adeta eriyor

HATAY (AA) – LALE KÖKLÜ – Hatay’da yaşayan orak hücre anemi hastası 48 yaşındaki Nefle Balcıoğlu, hastalığının sebep olduğu kemik erimesi yüzünden günden güne kilo kaybı yaşayarak adeta eriyor.

Orak hücreli anemi hastası olarak dünyaya gelen ve zamanla böbreklerindeki hasar yüzünden kemiklerinde erime başlayan Balcıoğlu, 60 kilogram iken sağlığındaki sorunlar nedeniyle aradan geçen yıllarda 28 kilograma düştü.

Aşırı kilo kaybı nedeniyle ayağa dahi kalkamaz hale gelen evli ve bir çocuk annesi Nefle Balcıoğlu, yaşadığı kilo kaybı nedeniyle tıpkı bir çocuk gibi görünmeye başladı.

Yürüyemediği için eşinin kucağında taşınan ve yeme içmesini de yine eşinin yardımlarıyla yapabilen Balcıoğlu, çektiği acıları unutturacak günlerin hayalini kuruyor.

Nefle Balcıoğlu, AA muhabirine, 16 yaşındaki oğlunun doğumundan sonra birçok hastalıkla karşı karşıya kaldığını söyledi.

Orak hücre anemisi olduğu için önce böbreğinde hasar oluştuğunu, ardından da kemiklerde erime yaşandığını aktaran Balcıoğlu, şöyle devam etti:

“Evlendiğimizde 60 kiloydum, bir yıl sonra oğlumu dünyaya getirdim ve o günden sonra iştahsızlığım oldu. Kemik erimesi başlamıştı. Gittikçe küçülüyordum, şu anda 28 kiloyum. Canım acıyor, konuşurken bile güçlük çekiyorum. Günlerim yatakta veya hastanelerde geçiyor. Eskisi gibi sağlıklı olmak için her gün hayal kuruyorum. Ayağa dahi kalkamıyorum. Oysa bir adım atmak için can veririm, can. Sadece bir adım atayım, yürüyeyim. Yürümek istiyorum ama yürüyemiyorum.”

Eşi Ramazan Balcıoğlu (46) ise 17 yıllık hayat arkadaşıyla evliliklerinin ilk yıllarında mutlu bir yuvalarının olduğunu söyledi.

Eşinin ilerleyen hastalığı yüzünden her geçen günlerinin acı dolu olduğunu aktaran Balcıoğlu, “Bütün gün onunla ilgileniyorum. İnanın bakımı bir bebeğinkinden daha zor, çünkü bebeği bir kenara yatırırsın ‘ah, of’ demez ama eşimi kaldırıyorum ‘ah’ diyor yatırıyorum ‘of’ diyor. Ağrıları her geçen gün artıyor, acı çekiyor. Sağlıklıyken kilosu 60’a yakındı, ancak şimdi bir çocuk gibi kaldı.” diye konuştu.

Eşine bakmak için çalışamadığını ifade eden Ramazan Balcıoğlu, evde bakım maaşıyla hem hastane ve ilaç masraflarını, hem oğlunun okul masraflarını hem de evin giderlerini karşılamaya çalıştığını dile getirdi.

– “Hastanın klinik durumu kötü seyirli”

Antakya Devlet Hastanesi Talasemi Merkezi Hekimi Dr. Gönül Oktay da kalıtsal bir kan hastalığı olan orak hücreli aneminin, hastalarda ağrılara neden olduğunu belirtti.

Balcıoğlu’nun klinik durumunun da kötü seyirli olduğunu aktaran Oktay, şöyle devam etti:

“Orak hücre anemi hastalığı bulunan Nefle Hanım’ın böbreklerinde yaklaşık 10 yıldan bu yana beslenme bozukluğuna bağlı kronik böbrek yetmezliği meydana gelmiş. Buna bağlı olarak hastamızda kemik erimesi de oluşmuş. Tüm bu hastalıklarından dolayı Nefle Hanım’da ileri derecede kilo kaybı oluşmaktadır ve hastalığının klinik durumu kötü seyirlidir. Çünkü, vücuttaki böbreğin atamadığı toksik ürünlerden dolayı iştahsızlık yaşıyor. İştahsızlık arttıkça vücudun beslenmesi daha da bozulup kilo kaybına neden oluyor. Böbrek yetmezliği aynı zamanda kemik oluşumunu da bozduğundan, aşırı kemik erimesine neden oluyor.”

Gönül Oktay, hastanın sağlık durumunun iyiye gitmesi için düzenli diyalize girmesi, diyetini düzgün uygulaması ve orak hücreye bağlı olarak düzenli kan alması gerektiğini vurguladı.

Ülke genelinde orak hücre anemi ve talasemi taşıyıcılığının ortalama yüzde 2 olduğunu, Hatay’da ise bu oranın yüzde 10 seviyelerinde bulunduğunu ifade eden Oktay, hastalığı kontrol altına almanın tek yolunun, evlenecek çiftlerin evlilik öncesi testlerini yaptırıp, kan hastalığı taşıyıcısı olup olmadığını öğrenmelerinin gerektiğine dikkati çekti.

“Erişilemeyen” ilaca erişim kolaylığı

ANKARA (AA) – YEŞİM SERT KARAASLAN – Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) ile Sosyal Güvenlik Kurumu(SGK) işbirliğiyle, kamuoyuna “erişilemeyen ilaç” olarak yansıyan, geri ödemesinde sıkıntı yaşanan bazı ilaçların temini için yeni düzenleme yapıldı.

Yeni düzenleme, Sağlık Uygulama Tebliğinde (SUT) “endikasyon dışı ilaç kullanım onayı” verilen hastalar için geri ödemelerde kolaylıklar içeriyor.

Düzenlemeye göre, SUT’ta “geri ödeme koşulu” olarak tanımlanan kriterler nedeniyle kısıtlanmış ya da tanımlanmamış ilaçlara erişim sağlayamayan hastalara, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu tarafından verilecek onayla ödeme yapılabilecek.

Özellikle kimi kanser ilaçları için zorunlu olan “hastanın daha önce sigara içmemiş olması” şartına karşın, TİTCK’ya bağlı bilimsel komisyonun “hastanın tedavisinin olumlu gittiği yönünde kanaat getirmesi” yeterli olacak. Bu durumda ilaca onay verilecek ve ilaç geri ödeme kapsamına alınacak.

SUT’ta tanımlı olmamasına rağmen TİTCK’nın ruhsatına onay verdiği yeni endikasyonlarda da geri ödeme yapılabilecek. Bu kapsamda, örneğin “everolimus” etkin maddeli bir ilaç, SUT’ta tanımlı olmamasına karşın, meme kanseri endikasyonunda ruhsat onayı aldığı için geri ödeme kapsamına girecek.

İlaçların ruhsatlı endikasyonuna yeni endikasyon eklenmesi halinde de hastanın SGK’daki geri ödeme sürecini beklememesi için TİTCK’nın hastaya vereceği onay yeterli olacak.

– “Hastalarımızın yenilikçi ürünlere ulaşması sağlanacak”

TİTCK Başkanı Osman Arıkan Nacar, AA muhabirine yaptığı değerlendirmede, düzenleme ile hastaların ilaca erişimindeki sıkıntıları aşma yönünde önemli bir aşama kaydedildiğini söyledi.

“Gerek endikasyon dışı izinler gerekse TİTCK onayıyla yurtdışından getirilen ilaçlar düşünüldüğünde tıpkı ABD ve Avrupa ülkelerinde olduğu gibi hastalarımızın yenilikçi ürünlere ulaşması sağlanacak.” diyen Nacar, TİTCK tarafından tüm başvuruların hasta bazında, uzman akademisyenlerin güncel veriler eşliğinde değerlendirmeler yaptığını, bilimsel komisyonlar aracılığıyla karara bağlandığını belirtti.

“Organ bağışı kararınızı ailenize önceden bildirin” önerisi

ANTALYA (AA) – SÜLEYMAN ELÇİN – Akdeniz Üniversitesi Prof. Dr. Tuncer Karpuzoğlu Organ Nakli Merkezi Müdürü Prof. Dr. Bülent Aydınlı, organ bağışında bulunmak isteyen herkesin ailesini “Aklınızda olsun, ben organlarımı bağışlıyorum. Bu, benim vasiyetim” şeklinde bilgilendirmesinin önemli olduğunu vurgulayarak, “Bu konudaki fikriniz hiç bilinmezse, ailenin organ bağışı yapması zor oluyor.” dedi.

Aydınlı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, organ bağışının gurur verici bir davranış olduğunu belirterek, “Organların kime nakledildiğini bilmediğiniz halde canınızın bir parçasını en sıkıntılı bir dönemde birilerine bağışlıyorsunuz. Dünyadan organ bağışından onurlu bir iş yok.” diye konuştu.

Türkiye’de organ bağışı oranlarının Avrupa ve ABD’nin tam tersinde seyrettiğini dile getiren Aydınlı, dünyada organ nakillerinin yüzde 80’inin beyin ölümü olan kişilerden yapıldığını söyledi.

Aydınlı, Türkiye’de ise bu oranın yüzde 25 civarlarında olduğuna dikkati çekerek, şöyle konuştu:

“Cebinizden organ bağışı kartı çıkması yerine, organlarınızı bağışladığınıza yönelik ailenizi ikna edin. Ailenize ‘Aklınızda olsun, ben organlarımı bağışlıyorum. Bu, benim vasiyetim’ gibi cümlelerle fikrinizi açıklayın. Vefat etmeden bu konudaki fikriniz hiç bilinmezse ailenin organ bağışı yapması zor oluyor.”

Dünyada kadavradan organ bağışında en önemli ülkenin İspanya olduğuna vurgu yapan Aydınlı, “İspanya’da organ bağışı yapmak istemediğinizi belirtmediğiniz sürece öldüğünüzde devletin yükümlülüğüne geçmiş oluyorsunuz. Türkiye’de ise cebinizde kartınız dahi çıksa, aile yakınlarına danışılmadan organ bağışı alınmamakta.” diye konuştu.

Aydınlı, bunun çok önemli bir konu olduğunu belirterek, şunları kaydetti:

“Organ bağışında çıkabilecek en küçük bir yanlış anlaşılma bile insanları negatif etkileyebilir. Bu nedenle aileyi ikna etmek organ bağışı kartlarını çıkartmaktan daha önemli. Resmi vasiyet sistemi de ülkemizde çok işleyecek bir konu değil. Ataerkil ailelerden geliyoruz. Ailelere danışılması uygun. Yapabileceğimiz tek şey, aileye bu durumu anlatmak. Aile, kişinin organlarını bağışlama isteğini önceden biliyorsa, bu konuya daha olumlu yaklaşıyor.”