“Gönlümüzden Esenler” konseri

İSTANBUL (AA) – Esenler Belediyesi Sanat Evi (ESEV) Tasavvuf Musikisi Topluluğu’nca Kutlu Doğum Haftası kapsamında “Gönlümüzden Esenler-Alemler Nura Gark Oldu” başlıklı konser düzenlendi.

Dr. Kadir Topbaş Kültür Sanat Merkezindeki konserde, 13 gençten oluşan ESEV Tasavvuf Musikisi Topluluğu, tasavvuf müziği sanatçısı Agah’ın yönetmenliğinde hazırlanan “Gönlümüzden Esenler-Alemler Nura Gark Oldu” albümünde yer alan eserleri seslendirdi.

Agah’ın yönetmenliğinde Esenler Belediyesince hazırlanan albümde, Yunus Emre’den Gazali’ye birçok şairin eserleri yer alıyor.

Sanatseverlerin yoğun ilgi gösterdiği konserin sonunda, Esenler Belediye Başkan Yardımcısı Hasan Taşçı ve Kültür İşleri Müdürü Hüseyin Cerrahoğlu katılımcılara albüm hediye etti.

Son Osmanlı Beyi’nin torunu iade-i itibar bekliyor

TUNUS (AA) – HAMDİ YILDIZ – Tunus’ta 1957’de görevden uzaklaştırılan son Osmanlı Beyi Salahaddin Emin Bey’in ailesi, yıllarca maruz kaldıkları haksızlıkların giderilmesini ve Tunus’un bağımsızlığı uğruna mücadele eden dedeleri için iade-i itibar istiyor.

Tunus’ta şehir merkezinde kiraladığı bir dükkanda restoran işleterek geçimini sağlamaya çalışan, Emin Bey’in 75 yaşındaki torunu Prenses Selva bin Salahaddin, AA muhabirine açıklamalarda bulundu.

Tunus’un Osmanlı Devleti’ne bağlı olduğu dönemden kalma yönetimin son temsilcisi Salahaddin Emin Bey’in, 1957 yılında kendi evlerinde birlikte yaşadıkları Habib Burgiba’nın tertiplediği darbeyle görevinden uzaklaştırıldığını, o günden sonra aile olarak baskılara maruz kaldıklarını anlatan Selva, şöyle konuştu:

“Burgiba, bizim evimizde yaşıyordu. Kendisine ‘amca’ diyorduk. Burgiba, istediği yere ulaşana dek sustu, sonra da darbe yaptı. Burgiba, bu ülkede eskiye dair her şeyi silmek istedi. Eski kasırlardan, eserlerden ne kaldı geriye? Müzelere dahi bir şey bırakılmadı. Ya çalındı ya yağmaladı. Bazı yerler yıkıldı, harabe haline getirildi.”

– “Bizim istediğimiz önce iade-i itibar”

Tunus Cumhurbaşkanı el-Baci Kaid es-Sibsi’nin eski yöneticilere itibarların geri verilmesiyle ilgili çalışmalarını hatırlatan Selva, Emin Bey için de girişimde bulunduklarını belirterek şu bilgileri verdi:

“Hakikat ve Onur Heyetine başvurup iade-i itibar isteğimizi ilettik, ayrıca şahsımıza ait malların geri verilmesini talep ettik. Heyet Başkanı Siham Bin Sidrin geldi, kendisiyle görüştük. Ancak pek ümitli değiliz. Bizim istediğimiz önce iade-i itibar. Bu ülkede eskiye sabah akşam küfredildi. Dedeme küfredildi. Tunus’un beyleri ‘Ülkeye sömürgecileri getirdi.’ denildi. Emin Bey, sömürgecileri sokmuş ülkeye, bu nasıl bir iftira? Emin Bey, niye Tahir bin Ammar’ı (dönemin başbakanı) Fransa’ya bağımsızlık görüşmeleri için yolluyordu? Kaldı ki o dönemlerde tüm dünyada sömürgecilik yapılıyordu. Sibsi, ‘Ulusal uzlaşı yapıyorum’ dedi. Peki biz bunun neresindeyiz? Sibsi, Tahir bin Ammar’a iade-i itibar yaptı. Aileleriyle görüştü. Dedem onu Fransa’yla görüşmelerde bulunması için gönderiyordu. Niye bizim ailelerimize karşı bir iade-i itibar yapılmıyor?”

Kendilerine, “Siz Türksünüz, ülkenize dönün” dediklerini dile getiren Selva, “Oysa bizler bu ülkede aile olarak 250 yıl hüküm sürmüş bir hanedanın çocuklarıyız. Evet aslımız Türk, bizler Türküz ancak dedelerimiz Osmanlı’dan gelerek burada yönetimde bulundular. Ancak 250 yıl geçtikten sonra bu nasıl olur? Bizlere sanki Tunuslu değilmişiz gibi davrandılar.” ifadesini kullandı.

– “Ayağımdaki ayakkabıyı dahi çıkarttılar”

Darbe sürecinde, ailesinin kıyafetlerine dahi el konulduğunu dile getiren Selva, “Bazı eşyalarımızı aldık, çıkarken biri ayağımdaki ayakkabıyı görmüş ve ‘bu ne’ demişti. Ayağıma giydiğim ayakkabıyı dahi çıkartmışlardı.” ifadesini kullandı.

Konutlarından uzaklaştırıldıktan sonra bir süre kirada yaşadıklarını, daha sonra kirayı ödeyemedikleri için bu evden de ayrılarak bir komşularına sığındıklarını anlatan Selva, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Babamı, birini arabasıyla ezmeye kalktığı suçlamasıyla hapse atmışlardı. Ardından, babamın ezmek istediği iddia edilen kişi, ölmeden önce bir gazeteye röportaj verdi ve ‘Salahaddin Bey hiçbir zaman beni öldürmek istemedi. Burgiba ile yakın arkadaşı Mihiri bana 2 bin dinar verdiler, istedikleri beyanda bulunmam için.’ dedi. Dedem Emin Bey ise yıkık dökük bir yerde göz hapsinde tutuluyordu. Yağmur yağdığında su basan bir yerde.”

Bugün hala sıkıntılarının devam ettiğini dile getiren Selva, “En azından kendi mülklerimiz bize iade edilsin. Bunlar, şahsi mülkler, devlet malı değil. Birçok yerde araziler, taşınmaz mallar var. Örneğin Kartaca’da Beyt el-Hikme adıyla şu an bilinen bir kasır vardı, oradan bizi çıkardılar. Sonra gece kulübü haline getirdiler. Şu an orası bir araştırma merkezi olarak kullanılıyor.” dedi.

– “Nüfus kağıdı çıkartmak için dahi mahkeme kararı gerekiyor”

“Ailemizde gerçekten çok zor durumda olanlar var. Zorlukla hayatlarını idame ettiriyorlar.” diyen Selva, hasta olanların bile imkansızlıktan tedavi olamadığını anlattı.

Ülkede, kendi adlarının kullanımına dahi izin verilmediğini kaydeden Selva, “Hala adımızın sonuna ailemizin lakabı olan ‘Bey’ lakabını almamıza izin vermiyorlar. Devlet dairelerinde bizim işlemlerimiz özel izne tabidir. Bir nüfus kağıdı çıkartmak için dahi mahkeme kararı gibi birçok işlem gerekiyor.” diye konuştu.

Tunus, 1881’de Fransa tarafından işgal edilmiş ve 75 yıl sömürge dönemi yaşamıştı. Bu dönemde Osmanlı’dan kalma beylik yönetimi daha çok sembolik yetkilerle devam etti. Hüseyni ailesinden Salahaddin Emin Bey, 1943-1956 yıllarında bu unvanla görev yaptı. Bu dönemde Tunus’un bağımsızlık mücadelesini destekleyen Emin Bey, 20 Mart 1956’da bağımsızlığın kazanılmasının ardından kral olarak ülkenin başında yer aldı. Emin Bey, Habib Burgiba’nın 27 Temmuz 1957’de cumhuriyeti ilan etmesiyle görevden uzaklaştırıldı.

“Çarşı-Pazar İstanbul” okurla buluştu

İSTANBUL (AA) – İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, İstanbul’un 40 yıllık alışveriş serüvenini gözler önüne seren “Çarşı-Pazar İstanbul” kitabını yayımladı.

Gazeteci Kadir Can’ın objektifinden yansıyanların albüm haline getirildiği kitapta, İstanbul’da 1970-2010 arasında, merkezi yerleri ve sokak aralarındaki çarşı ve pazarlarında çekilen siyah-beyaz ve renkli fotoğrafları bulunuyor. Kitapta, İstanbul’un çarşılarından pazarlarına, ticaret hayatından esnaf kültürüne kadar pek çok konuda bilgi verilirken, alışveriş denilince ilk akla gelen İstanbul semtlerinden sahneler de sunuluyor.

Fotoğraflarla İstanbul’a farklı bir pencereden bakmak için görsel şölen sunan kitap, o günleri yaşayanlar için nostalji, artık internet üzerinden alışveriş yapanlar için de İstanbul’un nereden nereye geldiğinin belgesi niteliği taşıyor.

Kitapta, toptan satışların yapıldığı Haliç kıyısındaki sebze meyve ve Topkapı’daki kavun karpuz hallerinden işportadan kıyafetleri cami avlusu ya da dolap içinde prova edenlere, Eminönü’nde gazete kağıdına sarılarak satılan sakatatlardan her bayram öncesi meydanları dolduran kartpostal satanlara ilginç görüntüler yer alıyor.

Damaklar bu kebabı 11 ay bekliyor

ŞANLIURFA (AA) – RAUF MALTAŞ – Şanlıurfa’da, doğada sadece nisanda yetişen keme bitkisinin etle karışımıyla ortaya çıkan lezzet “Keme Kebabı”, yılın sadece bir ayında tüketilebiliyor.

Kebap denince akla gelen şehirlerin başında gelen kentte, öyle bir lezzeti var ki damak tadına düşkün vatandaşlar 11 ay beklemek zorunda kalıyor.

Kebaba lezzet veren ve bazı bölgelerde “yer elması” olarak da adlandırılan keme, bahar yağmurlarının ardından sadece nisan ayında işlenmemiş toprakta yetişiyor.

Güneydoğu mutfağını sadece bir ay boyunca süsleyen keme, kentteki kebap ustaları tarafından etle karıştırılarak “Keme Kebabı” ismiyle müşterilerin beğenisine sunuluyor.

Yağışa bağlı büyüyen keme bitkisi, bu yıl bölgede mevsimin kurak gitmesi nedeniyle fazla yetişmediği için yüksek fiyatla satılıyor.

– Müşterisi özel

Lezzet olarak bazı vatandaşların “ete bile değişmeyiz” dediği keme kebabının özel müşterisi bulunuyor. Ortalama 20 liradan başlayan kebabın fiyatı ise kemenin ete karıştırılma oranına göre değişiyor.

Beraberindeki közlenmiş biber ve kuru soğanla servis edilen kebap, hem görünüşü hem de tadıyla iştah kabartıyor.

Kebap ustası Mehmet Kaya, AA muhabirine yaptığı açıklamada, keme kebabının yetiştiği dönemde sadece bir ay kadar yenilebildiğini söyledi.

Keme kebabının hazırlanışının benzerlerine göre daha meşakkatli olduğunu anlatan Kaya, yaklaşık yarım saat süren emeğin ardından müşterilere servis edildiğini söyledi.

Kaya, “Biraz pahalı olmasına rağmen müşteriler tarafından çok talep görüyor. Biz şu an talebi karşılamakta zorlanıyoruz. Bu sene keme biraz kısıtlı olduğu için temin etmekte zorlanıyoruz. Buna rağmen müşterimizi memnun etmeye çalışıyoruz.” dedi.

– Kemenin fiyatı etin fiyatının iki katından fazla

Keme kebabının normal kebaplardan biraz daha pahalı olduğunu belirten Kaya, “Kemenin kilosu şu an 70 lira ve bulamıyoruz. Etin kilosu 30 lira, kemenin kilosu 70 lira. Bir porsiyon sade kemenin fiyatı 50 lirayı buluyor. Etin içerisine doğranan keme daha lezzetli oluyor.” diye konuştu.

Müşterilerden Emine Arslanlı “İlk kez yedim, tek kelimeyle muhteşemdi. Daha önce yediğimiz kebaplardan çok farklıydı. Keyifli ve güzel bir ortamda sunuluyor.” ifadelerini kullandı.

Semih Kısakürek de kebabı yiyebilmek için her yıl nisan ayını özlemle beklediklerini dile getirdi. Keme kebabını protein bakımından da zengin olduğunu ifade eden Kısakürek, bir yakınının doktor önerisiyle keme kebabı tükettiğini söyledi.

Unutkanlığı notalarla yenmeye çalışıyorlar

ANTALYA (AA) – ORHAN KUZU – Antalya Mesleki Eğitim ve Sanat Toplulukları Merkezi’nde (MEST) “Alzheimera Karşı Şifalı Notalar Projesi” kapsamında nota öğrenerek şarkı, türkü söyleyen ileri yaştaki katılımcılar, bu sayede bazı unutkanlıkların önüne geçmeye çalışıyor.

Muratpaşa Belediyesine bağlı faaliyet gösteren MEST’te hayata geçirilen “Alzheimera Karşı Şifalı Notalar Projesi” çerçevesindeki kurslar, özellikle 50 yaş üstü kişiler tarafından yoğun ilgi görüyor. 6 farklı sınıfta 120 kişinin nota öğrenip şarkı ve türküler söylediği kursta katılımcılar, hem eğlenceli zaman geçiriyor hem de müziğin tedavi edici yönünün olduğu inancıyla şifa bulmaya çalışıyor.

Projeyle ilgili AA muhabirine açıklama yapan Muratpaşa Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Sorumlusu İlke Türkdoğan, müziğin dünya genelinde alzaymır hastalarının tedavisinde kullanıldığını söyledi.

Selçuklu ve Osmanlı döneminde medreselerde yaşlıların ve akıl hastalarının tedavisi için müzik kullanıldığını hatırlatan Türkdoğan, şöyle dedi:

“Burada nota eğitimi vermeyi hastalara önleyici hekimlik olarak değerlendiriyoruz. 50 yaş üstü kişilere nota öğretiyoruz ve onların hafızalarının güçlü kalmasını sağlıyoruz. Normalde bulmaca çözmeyi ve kitap okumayı tavsiye ederler. Biz de nota eğitimi vererek bir dil öğretmiş oluyoruz. Nota öğrendikten sonra korolarda şarkı söylüyorlar. Sosyalleşmelerini devam ettiriyorlar. Onlara konserler verdirtiyoruz. Sahneye çıkınca motive oluyorlar.”

– “Nota öğreterek onları müziğe yöneltiyoruz”

Türkdoğan, araştırmalarında alzaymır ya da unutkanlıkla ilgili notanın ciddi bir katkı sağladığını belirterek, şu değerlendirmede bulundu:

“Bir ablamız Amerika’daki doktor olan bir çocuğunun ona ‘Anne sen ne yapıyorsun? Artık çocuklarının ve torunlarının isimlerini unutmuyorsun’ demiş. O da ‘Nota öğreniyorum’ demiş. Çocuk ‘Anne ne yapıyorsan ona devam et’ demiş. İnsanlar anahtarlarını unutmadıklarını ve daha iyi iletişim kurduklarını söylüyorlar. Onları evlerinden sanat için çıkarıyoruz. Nota öğreterek onları müziğe yöneltiyoruz.”

Sağlık Bakanlığına müziğin tedavi edici yönüyle ilgili akademisyenlerce verilen raporun kabul edildiğini dile getiren Türkdoğan, “Artık müzik hastalıkların tedavisinde kullanılıyor. Nota öğrenmek bizim yaptığımız araştırmalarda ve dünyada yapılan araştırmalarda unutkanlık ile alzaymıra karşı önleyici hekimlik olduğu kabul ediliyor.” diye konuştu.

– “Buraya başladıktan sonra hayatımda çok güzel değişiklikler oldu”

Kurslarda nota eğitimi alan Nermin Albayrak da eğitimlere dönem başından bu yana geldiğini anlattı. Kursları çok güzel bir ortam olduğu için tercih ettiğini vurgulayan Albayrak, “Buraya başladıktan sonra hayatımda çok güzel değişiklikler oldu. En azından türküleri mutfaktan çıkardık. Daha doğru yani nota ile okumaya başladık. Burada yeni arkadaşlıklar edindim. Buradaki ortam çok güzel. Oldukça güzel vakit geçiriyoruz.” dedi.

– “Daha dikkatli olmaya başladım”

Sınıfın tek erkek kursiyeri 58 yaşındaki Abutalip Boğa da müziğin hayatının bir parçası olduğunu, kursta notaları tanımaya çalıştıklarını ifade ederek, “Burada unutmama veya daha erken hatırlama alışkanlığı kazandım. Daha dikkatli olmaya başladım. Unutkanlıkların daha da azaldığını fark ettim. Anahtarım cebimde mi, değil mi? Tüpü kapattım mı, kapatmadım mı? Elektrik lambasını kapattım mı, kapatmadım mı? gibi şeyler daha azalmaya başladı. Daha fazla insan tanımaya başladım. Yeni bir çevrem oluştu. Gençlerden emeklilere kadar herkesi bu gibi yerlere katılmalarını istiyorum. En azından kahve köşelerinde değerlendireceğine böyle yerlerde değerlendirseler daha iyi olur.” sözlerine yer verdi.

Asırlık ninenin yaşından fazla torunu var

HATAY (AA) – LALE KÖKLÜ – Hatay’ın Samandağ ilçesinde yaşayan ve köyün “en yaşlısı” olan 112 yaşındaki Fayikiye Söker’in 120 torunu var.

Eşini kaybettikten sonra ilçeye bağlı Kapısuyu Mahallesi’nde gelini ve torunlarıyla yaşamaya başlayan nine, geniş bir aileye sahip. 8 çocuğundan 120 torunu bulunan “asırlık çınar”, 2 kez de “torununun torununu” görmenin mutluluğunu yaşıyor.

Bir asrı aşan ömründe çok nadir doktor yüzü gören Fayikiye nine, sağlıklı duruşuyla da dikkati çekiyor.

Günlük ihtiyaçlarını torunları ve gelininin yardımıyla karşılayan, günlerini pencere kenarındaki kanepesinde geçiren nine, elindeki tespihle sürekli torunlarına ve devlete dua ediyor.

Yaptığı esprilerle de evin neşesi olan asırlık nine, sadece torunlarının değil, neredeyse yarısının ebeliğini yaptığı yöre halkının da “ninesi” olarak biliniyor.

Fayikiye nine, AA muhabirine, uzun yaşamayı sağlıklı beslenme ve düzenli uyumaya borçlu olduğunu söyledi.

Torunlarının da kendi gibi hayırlı ve uzun ömre sahip olmasını temenni eden Fayikiye Söker, “Allah nasip etti bu zamana kadar yaşadık. Rabbim herkese böyle hayırlı yaşamayı nasip etsin. Gençler yediklerine, içtiklerine dikkat etsinler. Ben dikkat ettim hala yaşıyorum, daha da yaşarım.” diye konuştu.

“Asırlık çınar”, attığı kahkahayla uzun yaşamın sırlarından birinin de “sürekli gülmek” olduğunu belirtti.

– Köyün ilk ebesi

Fayikiye ninenin 42 yaşındaki torunu Hanifi Söker ise ninesinin resmi kayıtlarda 1 Temmuz 1904 doğumlu olduğunu söyledi.

Ninesinin hala hayatta olmasının kendilerini mutlu ettiğini belirten Söker, şöyle devam etti:

“Allah daha da uzun ömür versin. İnşallah Rabbim bizlere de uzun yaşamayı nasip eder, çünkü öbür ninem 104, dedem de 100 yaşında vefat etti. Şimdi ninem de 112 yaşında, inşallah bu mirası bizlere de bırakır, bizler de o kadar yaşarız. Ama düşkün olmayalım, ninem gibi sağlıklı olalım. Ninemin bu yaşına kadar çok şükür bir sağlık problemi olmadı, bundan sonra da olmaz inşallah. Ninem aynı zamanda köyümüzün eski ebesi, köyün birçoğunun ebesidir. Köyümüz ilk kurulduğunda ninemler yerleşiyor ve burada ilk ebe olarak Fayikiye ninem biliniyor. Yani ziyaret etmeye gelenler, yaşından dolayı değil de ebesi olduğundan gelirler. Bayramlarda da herkes elini öpmeye gelir. 120 torunu var köyde de kendinden daha yaşlısı yok, yaşayan bir tarih.”

Fayikiye ninenin 52 yaşındaki gelini Feride Söker ise 32 yıldan bu yana kayınvalidesiyle yaşadığını ve ona “öz annesi gibi” baktığını dile getirdi.

Eşini 2,5 yıl önce kaybeden Söker, “32 yıldır birbirimize yoldaş oluyoruz. Gelin kaynana gibi değil de ana kız gibi birbirimize bakıyoruz.” dedi.

Torunlarıyla sık sık çocukluk anılarını paylaştığını kaydeden Fayikiye nine, uçağı ilk gördüğü günü ise şöyle anlattı:

“Biz daha çocuktuk, köyde otururken dediler büyük bir gürültü geliyor. Dedim ‘bre bu gürültü ne?’, yer gök sese karıştı. Kimse duymamış, görmemiş tayyareyi. Baktım sonra geldi köyün üzerine dedik ‘aha kuş geldi, kocaman bir kuş geçiyor’ tayyareyi o zaman kuş belliyorduk, bilmiyorduk ki ne olduğunu.”

Tunceli doğaseverleri bekliyor

TUNCELİ (AA) – HAYDAR TOPRAKÇI – Terörle değil, doğası ve tarihi eserleriyle anılmak isteyen Tunceli’de, baharın gelmesiyle insanı kendine hayran bırakan güzelliklere sahip rotalara doğa gezileri düzenleniyor. Baharla canlanan doğasının yanı sıra tarihi köprüsü, kalesi, hamam kalıntıları ve şelaleleriyle hayran bırakan Rabat Vadisi, Tunceli ve çevre illerden yaklaşık 100 doğaseveri ağırladı.

Bölgenin terör olaylarıyla değil, güzellikleriyle hafızalarda yer edinmesi için “teröre inat” doğa gezileri düzenleyen Dersim Gezginler Grubu’nun Rabat Vadisi’ne düzenlediği doğa gezisine, Tunceli’nin yanı sıra Elazığ, Bingöl ve diğer illerden gelen yaklaşık 100 kişi katıldı.

Tunceli merkeze bağlı Çemçeli köyü Örtülü mezrasındaki Rabat Vadisi’ne düzenlenen gezi, Tunceli’nin doğa turizminde sahip olduğu potansiyeli ortaya koydu.

Örtülü mezrasında birlikte kahvaltı yapan grup, ardından Rabat Şelalesi’ni gezdi. Eriyen kar sularından oluşturduğu şelalenin altında hatıra fotoğrafı çektiren grup, ardından Rabat Köprüsü ve Rabat Kalesini gezerek doğayla ve tarihle iç içe bir gün geçirmenin mutluluğuyla geziyi tamamladı.

Erzurum Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulunca yapılan incelemelerin ardından 2013 yılında 1. derece arkeolojik sit olarak tescillenen köprü ve kale ile etrafındaki doğal güzellikler, katılımcıları adeta büyüledi.

– “Özgürce gezmelerini istiyoruz”

Dersim Gezginler Grubu sorumlusu Malik Kaya, insanların güvenlik kaygısı duyduğu bir dönemde Tunceli, Elazığ, Bingöl ve diğer bazı illerden gelen yaklaşık 100 kişiyle Rabat Vadisi’ne gezi düzenlediklerini söyledi.

Dersim Gezginler Grubu olarak 8 yıldır sürdürdükleri doğa gezilerine devam edeceklerini ifade eden Kaya, şunları söyledi:

“Ben özellikle tedirgin olup da buraya gelemeyen dostlarımıza buradan bir mesaj göndermek istiyorum, bu kadar tedirgin olmaya, korkmaya gerek yok. Geldik gezimizi yaptık. Bu muhteşem doğal güzellikleri ve tarihi güzellikleri insanlara gezip gördüler. Bundan sonra da Dersim Gezginler Grubu olarak gezilerimiz devam edecektir. İnsanlar artık özgürce korkmadan kendi coğrafyasında istedikleri yere, istedikleri zamanlarda gidip gezmelerini istiyoruz. En büyük beklentimiz bu.”

– “Adı çıkmış dokuza, inmiyor sekize”

Geziye katılan Tunceli Üniversitesi öğrencisi Ceren Sayman da geziden büyük zevk aldığını ifade etti.

Tunceli’nin doğasının görülmeye değer olduğunu belirten Sayman, şunları söyledi:

“Doğamızın tanıtılmasını, daha fazla görülmesini ve turistler çekerek buranın geliştirilmesine katkı sağlanmasını istiyorum. Dersim’de büyüyen biri olarak buraların artık terör olaylarıyla anılmamasını, gerçekten barış gelmesini ve bu doğa güzelliklerinin başkaları tarafından görülmesini istiyorum ve umarım daha fazlası da olur. Var olan olaylardan dolayı Dersim’in adı çıkmış dokuza, inmiyor sekize. Ben bu algının yıkılmasını, daha çok insanların buraya gelmesini umuyorum ve doğa güzelliklerinin daha fazla tanıtılmasını istiyorum.”

Katılımcılardan Serçiyan Metin ise ilk defa grup halinde düzenlenen bir doğa gezisine katıldığını ve güzel vakit geçirdiğini dile getirerek, “Tunceli’de huzur ve barış olursa bu güzellikleri hepimizin görmesi çok güzel olacak. Umarım barış olur ve korkusuzca, güzel bir şekilde doğamızı ve rahat bir şekilde gezebiliriz. Bu gezilere herkesin katılmasını öneriyorum çünkü Tunceli’de çok daha güzel yerler var. Buralara gitmek, görmek ve tanıtmak, buraları insanlara göstermek istiyoruz.” diye konuştu.

Katılımcılardan Berivan Beyaz da doğayla iç içe olmanın çok güzel bir şey olduğunu ifade ederek, “Bütün doğaseverler burayı görmeli, yaşamalı, hissetmeli. Yani şehir yaşamından, her şeyden uzakta güzel bir doğayla baş başa olmak güzel bir duygu.” dedi.

Asya’nın kalbinde “doğal yaşam”

KABİL (AA) – HALİL İBRAHİM BAŞER – Binlerce yıllık tarihiyle çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapan ve “Asya’nın kalbi” olarak anılan Afganistan’da, savaşın ve yoksulluğun getirdiği yıkıntılardan sonra teknolojiden uzak, doğal şartların hakim olduğu bir yaşam sürüyor.

Binlerce yıl öncesine dayanan tarihiyle, bir zamanlar İslam dünyasının önemli ilim ve kültür merkezlerinden olan Afganistan, son 40 yılda yaşadığı işgal ve iç savaşlar nedeniyle dünyanın en fakir ülkelerin arasında yer alıyor.

Maddi imkansızlığın yaşamın hemen her alanında bariz şekilde görüldüğü ülkede, son dönemlerde özellikle alt yapı konusunda bir kıpırdanma olduğu belirtiliyor. Bu durumun ciddi şekilde sosyal yaşama yansıdığı ülkede, hem şehirlerde hem de köylerde teknolojiden uzak bir yaşam akıyor.

Alt yapı konusunda sıkıntılar yaşanan ülkede, son dönemlerde bu konuda da çeşitli projeler yapılıyor. Yıllarca işgal ve iç savaşın yaşandığı, alt yapının tamamen çöktüğü ve insanların sağlıksız şartlarda yaşam savaşı verdiği ülkede, özellikle başkent Kabil’in yeniden yapılanması için çalışmalar sürüyor.

Çarşı ve pazarlarında ilginç görüntülere rastlanan Kabil, Herat, Takhar, Mezar’ı Şerif gibi kentlerde, dükkan sıkıntısı yaşanıyor. Genellikle baraka halinde, derme çatma yapılan dükkanların bulunduğu ülkede, çok sayıda seyyar satıcı bulunuyor.

Kaldırımların ve yol kenarlarının seyyar satıcılarla dolu olduğu sokak ve caddelerde, etin bile açık şekilde satıldığı görülüyor. Ayrıca, sokaklarda ayakkabı tamiri, terzilik yapan yapan kişiler dikkat çekerken, internet kafeler bile dışarıda, kaldırıma dizilmiş bilgisayarlarla faaliyet gösteriyor. Bu pazarlarda, alt yapının olmaması nedeniyle yağmur yağınca su içinde satış devam ediyor.

– Bagajlarda ve araç üstlerinde yolculuk

Ülkenin trafiğindeki karmaşa, sürücüler ve yayalara zor anlar yaşatıyor. Çok sayıda aracın trafik kazaları nedeniyle kaportalarının bozuk olduğu gözlenen ülkede, trafik kuralı, işareti, lambası hemen hemen hiç bulunmuyor. Araçların düzensiz şekilde seyrettiği görülen ülkede, bagajlarda ve araçların üstlerinde yolculuk yapan kişiler dikkat çekiyor.

Cadde ve sokakların bozuk olması nedeniyle kentlerin toz bulutu altında kaldığı ülkede, “rekşa” ismi verilen, taksicilikten yük taşımacılığına kadar kullanılan, 3 tekerlekli araçlar caddelerde çok sık görülüyor.

Ülkenin genelinde kerpiçten yapılmış, tek katlı, gecekondu tipinde evler bulunuyor. Tepelerin yamaçlarında ve köylerde daha çok görülen bu tip yerleşim yerleri ilginç görüntü oluşturuyor. Kentlere kıyasla su ve yeşillik içinde bulunan köylerin tamamında hayvancılık yapılıyor. İnek, koyun, eşek gibi hayvanların otobanlarda dolaştığı köylerde kentlere oranla daha tertipli bir hayat göze çarpıyor.

– Hindukuş Dağları ve tüneller

Asya’da Afganistan’ın merkezi ile Pakistan’ın kuzeyi boyunca uzanan 800 kilometrelik ve en yüksek noktası 7 bin metreyi aşan Hindukuş dağları, Afganistan’ın kuzeyini güneyinden ayırıyor. Ülkenin bu iki bölümü arasında seyahat etmek isteyenler, bu dağları dolaşan, yaklaşık 650 kilometrelik yolu geçmek zorunda.

Başkent Kabil’den Takhar’a yaklaşık 500 kilometrelik yol, bozuk zemin nedeniyle 13 saat sürerken, yol boyunca 30 civarında tünelden geçmek de gerekiyor. 4 kilometre uzunluğundaki Salang Tüneli, bu tünellerin en uzunu olarak dikkat çekiyor.

Zorlu yolcuğa katlanan, yılın tamamında karla kaplı Hindukuş dağlarındaki eşsiz manzarayı yakından görme fırsatını yakalıyor.

Filistinli eski tutukluların “seyyar” lokantası

RAMALLAH (AA) – KAYS EBU SEMRA – İsrail hapishanelerinde geçirdikleri zorlu yılların ardından hayallerindeki güneş enerjisiyle çalışan seyyar lokantayı işletmeye başlayan Filistinli iki arkadaş, tutsak oldukları günlere inat özgürce Ramallah sokaklarında dolaşıp geçimlerini sağlıyor.

Haldun el-Bergusi (43) ve Abdurrahman el-Libi (35) isimli Filistinli hapishane arkadaşları, özgürlüklerine kavuştuktan sonra cezaevi günlerinde hayalini kurdukları güneş enerjisiyle çalışan seyyar lokantayı açtı. “Yemek Treni” ismini verdikleri minibüsün üzerine monte ettikleri sistem sayesinde, seyyar lokantada gerekli tüm yakıt ihtiyacını güneş enerjisinden temin eden Bergusi ve Libi’nin yiyecekleri, bölge halkının yoğun ilgisini çekiyor.

Evli ve 6 çocuk babası Bergusi, İsrail hapishanesinde 8 yıl kaldıktan sonra bu sene serbest bırakıldığını belirterek, “Hapishanedeyken, serbest kalınca geçimimizi nasıl sağlarız diye düşünüyorduk. Farklı bir yol arayışı içindeyken ‘Yemek Treni’ fikri aklımıza geldi.” dedi.

Daha önce Ramallah’taki Kudüs Üniversitesi önünde meşrubat ve sandviç sattıklarını söyleyen Bergusi, “Pek aşina olunmayan bir işi hayata geçirmek istiyorduk. Uzun bir düşünme süresinin ardından güneş enerjisiyle çalışan bir Yemek Treni kurmaya karar verdik.” diye konuştu.

– Hapishanedeki karavana hazırlığından kendi işine

Bergusi, ortağı Libi’nin hapishanede yemek hazırlama işinden sorumlu olduğuna işaret ederek, “Abdurrahman, hapishanedeyken yaklaşık bin kişiye yemek hazırlıyordu. Bu tecrübeyle usta bir aşçı oldu.” ifadelerini kullandı.

Filistinli yetkililerin hayallerindeki işi kurma konusunda kendilerine destek olduğuna dikkati çeken Bergusi, şunları söyledi:

“Ramallah’taki bir banka, Filistin Esir İşleri Heyetinin aracılığıyla kredi verdi. Satın aldığımız minibüsü lokanta için gerekli aksesuarları ekleyerek yeniden tasarladık.”

Bergusi, iş günlerinde özellikle sabahları resmi kurumlar ve üniversitelerin bulunduğu yerlere, tatil günleri ise parklar ve turistik merkezlere gittiklerini aktararak, içinde bulundukları ruh halini, “Hapishaneden çıkınca özgürlüğümüze kavuştuk. Şimdi ise herhangi bir mekana aidiyetimiz yok, oradan oraya intikal halindeyiz.” sözleriyle dile getirdi.

– Sessiz ve temiz enerji kullanımı

Jeneratörlerin çalışırken çevreyi rahatsız eden bir ses çıkardığını kaydeden Bergusi, “Kamu kurumları ve parklarda hizmet veriyoruz. Bu nedenle müşterilerimizi rahatsız etmemek için sessizce çalışmalıyız. Ayrıca güneş, temiz enerji kaynakları arasında yer alıyor.” dedi.

Batı Şeria’da güneş enerjisiyle çalışan ilk seyyar lokanta olan Yemek Treni’nin bölge halkı tarafından ilgiyle karşılandığını söyleyen Bergusi, işlerini büyüterek Batı Şeria’nın tüm kentlerinde seyyar lokanta zinciri açmayı hedeflediklerini sözlerine ekledi.

– Özgürlük mesajı ve topluma entegrasyon

İsrail hapishanesinde geçirdiği 9 yılın ardından 2015’te özgürlüğüne kavuşan Libi ise Yemek Treni fikrinin, halihazırda cezaevlerinde bulunan Filistinliler için teşvik olabileceğini kaydederek, “Senelerin harcandığı hapishanede türlü türlü insanlarla karşılaşılıyor. Bu zaman zarfında özgürlüğünüze kavuştuğunuzda kullanabileceğiniz ve topluma karışmanızı kolaylaştıracak maharetler kazanılabilir.” ifadelerini kullandı.

Libi, iş imkanlarının kısıtlı olduğu Filistin’de ailelerinin geçimi için çalıştıklarını vurgulayarak, “Özgürlük hakkımızdan mahrum edildiğimiz zor yılların ardından Yemek Treni ile ‘hareket ve özgürlük mesajı’ taşıyoruz. Ayrıca bu işle topluma entegre olabiliyoruz.” diye konuştu.

– Batı Şeria’da ilk

Yemek Treni’nin müdavimlerinden Kudüs Üniversitesi öğrencisi İsmail Ecas, güneş enerjisiyle seyyar bir lokanta işletme fikrinin garip olduğu kadar güzel olduğunu da belirterek, bunun Batı Şeria’da bir ilk olduğunu kaydetti.

Yemeklerin lezzetli ve kaliteli olduğunu söyleyen Ecas, “Yemek Treni’nin sahiplerinin özgürlüğüne yeni kavuşmuş tutuklular olduğunu öğrendim. Diğer arkadaşlarımıza da benzer tecrübeler için girişimlerde bulunmasını öneriyorum.” dedi.

Soğuk ve sıcak sandviçler ile çeşitli meşrubatların satıldığı Yemek Treni’nin müdavimleri, seyyar lokantanın menüsünde tatlı çeşitlerinin de yer almasını istiyor.

Filistin resmi verilerine göre, İsrail hapishanelerinde yaklaşık 7 bin Filistinli bulunuyor. Ayrıca İsrail’in “idari tutukluluk” adını verdiği uygulamayla İsrail istihbaratının gizli güvenlik bilgilerine dayanarak Filistinliler 1 ila 6 ay alıkonulabiliyor. Tutuklunun, “İsrail güvenliği için tehlike teşkil ettiğine” karar verilmesi halinde ise askeri hakim, suç isnadında bile bulunmadan tutukluluk süresini 5 yıla kadar uzatabiliyor.

Akdeniz’in saklı cenneti: Karamağara

HATAY (AA) – HALİT DEMİR – Deniz, yayla ve kaplıca turizmi açısından eşsiz güzelliklere sahip Hatay’da keşfedilmeyi bekleyen yerlerin başında Karamağara ve Yuvadibi sahili geliyor.

Maviyle yeşilin buluştuğu noktada yer alan bir zamanlar kaçakçı ve korsanların gizlenmek için kullandığı Karamağara ve berrak suyuyla Yuvadibi sahili, turizmden payını almayı bekliyor.

Hatay’ın Yayladağı ilçesine bağlı Yayıkdamlar köyüne yaklaşık 7 kilometre uzaklıkta bulunan Karamağara ve hemen altında bulunan Yuvadibi sahili, mavi ve yeşilin her tonunun yanı sıra muhteşem deniziyle adeta gizli bir turizm cenneti konumunda.

Geçmişte kaçakçıların ve korsanların Akdeniz’de saklanmak için kullandığı koy ve mağaranın, korsanlar için önemli bir barınak olduğu biliniyor. Günümüzde ise çobanlar ve balıkçılar açısından barınma alanı olan mağara, içerisinde ateş yakıldığı ve çıkan isin tavanı siyaha bürümesi nedeniyle Karamağara olarak anılıyor.

Denizden yaklaşık 100 metre yukarıda bulunan ve 200 metrekare alana sahip mağara önünde bir zamanlar, denizden toplanan tuzların toz haline getirilmesi için kullanıldığı düşünülen bir dibek taşı bulunuyor.

– “Şifa suyu” denize karışıyor

Dağdan gelen suyun medcezir etkisiyle denizle buluşması sonucu oluşan tatlı suyun cilt, eklem, idrar yolları hastalıklarına iyi geldiğine inanılıyor. Bu sebeple şifa arayanların da uğrak yeri oluyor. Bu sudan yararlanmak isteyenler Karamağara’ya giderek 2-3 gün sabahları aç karnına içiyor.

İki dağ arasında sarp kayalıklar altındaki Yuvadibi sahili de berrak suyu ve kumu ile yerli ve yabancı turistlere ev sahipliği yapmayı bekliyor.

– “Dalış tutkunlarının da vazgeçilmez yeri”

Hatay Turizm Derneği Başkanı Sabahattin Nacioğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Karamağara’nın turizm açısından kentin bakir kalmış ve keşfedilmeyi bekleyen yeri olduğunu söyledi.

Karamağara’nın tekne turlarıyla deniz turizminde canlanması gerektiğine dikkati çeken Nacioğlu, şöyle konuştu:

“Gerçekten görülmesi ve denizle orman havasının bir arada hissedilmesi gereken bir yer. Yıllardır var olan bölge, gizli cennet olarak anılıyor, bu yüzden çok kişi tarafından bilinmiyor. Karamağara, Hatay’ın aydınlık yüzü ve tabiatın en güzel yerlerinden birisidir. Ülkenin birçok yerinde bu tür yerler var ama burası doğal güzelliği ve suyunun berraklığıyla adeta cennet gibi bir yer. Dalış tutkunlarının da vazgeçilmez yeri olan Karamağara’nın, turizme kazandırılmasıyla Muğla ve Bodrum’dan daha çok tercih edileceğine inanıyorum.”