ANALİZ – Rahip Brunson krizi, irrasyonel tehditler ve Türkiye’nin mesajı

İSTANBUL (AA) – NURŞİN A. GÜNEY – Bilindiği gibi 15 Temmuz başarısız darbe girişiminin ardından gözaltına alınan ABD’li din adamı Andrew Craig Brunson hakkında, terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği ve Türkiye aleyhine casusluk yaptığı iddiasıyla 35 yıl hapis cezası istenmekteydi. Brunson hakkındaki iddianamenin ciddiliği 2016 sonrası Ankara’nın FETÖ-PKK gibi terör örgütleriyle mücadele konusundaki sert kararlılığı ile birleşince, Brunson’un tutukluluğu art arda güven krizlerinden geçen Türk-Amerikan ilişkilerinde bir mesele haline zaten gelmişti.

Geçen hafta ise Brunson’un tutukluluğunun sağlık sorunları dikkate alınarak ev hapsine çevrildiği bilgisi kamuoyu ile paylaşıldı. Kamuoyu, bu gelişmeyi iddianamede bir farklılaşmaya değil- ki Brunson’a yönelik suçlamalarda hâlihazırda bir değişiklik yok- Türkiye-ABD ilişkilerinde Brüksel Zirvesi sonrası alınan merhaleye bağladı. Tesadüf bu ya, tam da Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk heyeti Güney Afrika ziyaretini gerçekleştirirken ve Batı bloğunun kırılganlığına alternatif ekonomilerle bir araya gelirken, Brüksel Zirvesi'nde yakalan havayı dağıtan bir dizi -ama Türkiye’nin 1960’larden beri yabancısı olmadığı- tehditkâr açıklama Washington’dan geldi.

Eş anlı olarak ABD’den gelen bir Trump tweeti ve ABD Başkan Yardımcısı Pence’in, Rahip Brunson serbest kalmadığı takdirde Türkiye’ye yaptırım uygulanacağı yönündeki sözleri tüm dikkatlerin tekrar gerilen Türk-Amerikan ilişkilerine çevrilmesine sebep oldu. Söze tesadüf bu ya diye girdik ama ABD’den gelen sert açıklamaların zamanlaması ABD’nin Türkiye ilgisinin hiç de tesadüf olmadığını bize düşündürüyor. Trump-Pence sözleri ile tehdit ederken, Pompeo, hiç farkında değilim oyunu oynarken, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) dönem başkanı sıfatı ile BRICS 2018 Zirvesine davet edilen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk heyeti hem Çin Devlet Başkanı Şi Çinping, hem de Rusya Devlet Başkanı Putin ile temaslarda bulunuyordu. Trump politikaları Avrupa-Atlantik bloğunu böldüğünde, aslında Türkiye’nin uzun bir süredir sürdürdüğü çok taraflı, çok yönlü dengeleme diplomasisine de bir nevi meşruiyet kazandırdı. Ki, itiraf etmek gerekir Türkiye bu yöneliminde yalnız da değil; hem kıta Avrupalı müttefikler hem de İngiltere bir süredir çok yönlü diplomaside gidebilecekleri yeni menziller, ilişki çeşitlendirebilecekleri yeni coğrafyalar arıyorlar. Ancak herkesin bu dış politika yöneliminde Türkiye kadar başarılı olduğunu söylemek zor. Avrupalılar, ABD koruma şemsiyesinin rahatına o kadar alışıklar ki, Almanya örneğinde olduğu gibi bu şemsiye bugüne kadar o kadar iyi işledi ki konfor alanlarından ayrılmak pek çok lider için istenmeyen maliyetleri temsil ediyor. Ayrıca, Rusya ile Almanya’nın kurduğu mekanizmaları her seferinde dehşet çığlıklarıyla karşılayan Polonya gibi ülkelerle bir arada hareket etmek zorundalar. Kısaca, Avrupa- tüm çabalarına rağmen- Rusya tehdidi, Çin rekabeti ve Trump’ın tehdit et-hakaret et-biat ettir politikası arasında sersemlemiş durumda. Avrupa’nın barışı ve güvenliği ucuza satın aldığı günler çoktan geçti ama o günlerin büyüleyici hayalleri, Avrupa liderlerinin zamanında, realist ve bağımsız kararlar almalarını zorlaştırıyor. Biliyoruz ki, Washington, “ABD kasası üzerinden tüm eller çekilsin” derken, müttefiklerin kendi başlarına, bağımsız hareket ederek Amerikan çıkarlarından farklılaşan politikalar izlemelerini istemiyor. Ve yine biliyoruz ki, Washington, Brunson üzerinden Türkiye’yi yaptırımlarla tehdit ederken, aslında Ankara’nın Batı’dan bağımsız bir şekilde başarıyla sürdürdüğü çok yanlı dengeleme siyasetini engellemeyi amaçlıyor.

Bugüne kadar Washington yönetimindeki farklı çevreler, Ankara’nın bağımsız ve çok yönlü geliştirdiği ilişkileri dinamitlemek için gerek örtülü gerek açık pek çok girişimde bulunup başarılı olamadılar. Türkiye, ABD ile yaşadığı sorunların öneminin de ABD ile geliştirilebilecek diyaloğun yararının da farkında olarak pazarlık masasına oturduğu her sefer ya sopa ile ya da aslında verilmeyen vaatlerle karşılandı. ABD’nin Avrupa ve Ortadoğu’da hesapları, büyük güçler arası el çabukluğuyla, fazla bir şey vermeden ve riski hiç paylaşmadan kapamak istediği anlaşılıyor ama bu Türkiye-ABD ilişkileri için uzun bir süredir geçerli bir yol değil ve Washington kandırmaca-sopa üzerinden Türkiye’yi her sıkıştırmak istediğinde, Türkiye’nin hem çok yönlü dengeleme mekanizmalarının önünü açıyor, hem de Türkiye karar verici-kamuoyu ilişkisinde tehditlere direnme kararlılığının güçlenmesine neden oluyor. Washington çevresinde Türkiye’yi okumak, anlamak konusunda cahilliğe varan bir anlayışsızlık var. Nitekim, Pence’in en son, "Brunson’un serbest bırakılmasına kadar Ankara’ya yaptırım uygulamaya hazırız" ifadesini içeren tehditkâr tweeti, Washington’un Ankara’nın ciddiyetini yine anlamadığını gösteriyordu. Bunun üzerine, 30 Temmuz’da toplanan yeni Cumhurbaşkanlığı sisteminin ilk MGK’sında Türkiye ‘ABD’nin tehdit dili kabul edilemez’ diyerek son noktayı, tüm güvenlik aygıtlarıyla koymak gereğini duydu.

Uzun bir süredir konunun uzmanları sürekli tehdit ve yaptırım dilinin, içi boş ya da hiç gelmeyen vaatlerle beraber kullanılmasının akıllıca bir strateji olmadığını, real politika unutulduğunda (ABD gerçekten ama gerçekten Türkiye’yi Rusya’ya ya da diğer rakiplere kaptırmak istiyor mu? Türkiye’yi kaptırırsa ABD’nin Rusya politikası gerçekten ama gerçekten başarılı olabilir mi?) tehditlere, aldırmıyoruz yanıtı alınabileceğini söylüyorlardı. Son kriz, bu uyarıların doğruluğunu kanıtlar nitelikte: Artık Washington’un Türkiye ile ikili ilişkileri en azından belli bir güven çerçevesinde sürdürmesi için neler yapması gerektiği MGK kararında açık olarak dile getirildi. Dolayısıyla, bundan sonra Ankara-Washington ilişkilerinin geleceği konusunda karar vermesi gereken ABD yönetimin kendisi. Türkiye’nin tabii beklentisi Washington’un kar-zarar değerlendirmesini Ankara’nın hassasiyetlerini de göz önüne alarak rasyonel akılla yapması ve nihayetinde de her iki taraf için kazan-kazan bir sonuca varmasıdır. Unutulmaması gerekir, “aptal” tehditler de zarar verir ama sadece hedefteki ülkeye değil, bu tehdidi savuranlara da.

– Aptal tehditler savuran haydut devletler yalnızlaşır!

Aslında, ABD’nin eski müttefiklerine yönelik bu yeni stratejisi, tehdit ederek terbiye etme hayali Trump’ın ilk günlerinden bugüne giderek Washington’da daha fazla kesim tarafından benimseniyor. Bu kabulün nedeni, stratejinin mantığının güçlülüğü değil. Üstte belirttik, zorlayıcı diplomasi çerçevesinde dahi 'a-la-Trump' tehdit-ikna stratejisi zayıflıklar barındırıyor. Ancak müttefiklerin de farklı açılardan zayıf oldukları, uluslararası sorunlar karşısında kırılgan oldukları bu dönemde, bu zayıf strateji işliyor, görünüyor. Nitekim, ABD Başkanı Trump geçtiğimiz ay gerek G-7 zirvesinde gerekse Brüksel NATO zirvesinde Almanya Başbakanı Merkel başta olmak üzere eski Avrupalı müttefiklerini tehdit yoluyla kısmen dize getirmeyi başardı. NATO zirvesinde, ABD Başkanı Trump’ın İttifak savunma külfetlerinin paylaşımında Avrupalıların harcamalarını yüzde 2 oranında arttırmamaları halinde Washington’un NATO’yu terk edebileceğini söylemesi, sonrasında da Putin’e kucak açması, Avrupalılar açısından ikna edici olmuş görünüyor. Bu zaferin sarhoşluğu ile Trump, NATO Brüksel zirvesi sonunda kendi üslubunun ve yaklaşımının NATO’da ne kadar başarılı olduğuna dikkat çekmiş ve İttifakın artık daha güçlü olduğunu iddia etmişti. Oysa, Trans-Atlantik bağ hiç de güçlü görünmüyor. Washington’un Avrupalı müttefikleri bir süredir Trump Amerika’sına olan güvensizlikleri nedeniyle kendi savunmaları için alternatif oluşturmaya çalışıyorlar. 1990’ların sonunda Avrupa’nın kaderini çizmek konusunda, ABD tek başına hüküm verince de Avrupa benzer kaygıların içerisine girmişti. Ancak o günlerde hem Avrupalılar kendilerini daha güçlü, Rusya’yı daha zayıf, hem de ABD’yi daha konuşulabilir görüyorlardı. Bugün moralleri çok daha bozuk, bu nedenle Trump karşısında çıkardıkları ses, itirazları, hafif bir fısıltı gibi duyuluyor.

Koca Avrupa’yı böyle bölük pörçük, iç sesiyle konuşur görmek, NATO’da kazandığı zaferin ardından Trump ekibini çok cesaretlendirmiş olmalı ki, aynı taktiğin 2016’dan beri badireleri terörle mücadelenin maliyetini alarak atlata atlata pişen Ankara karşısında işleyeceğini düşünüyor. Oysa, Türk-Amerikan ilişkileri tarihini bilenler Ankara’ya bu ve benzeri tehditlerin geçmişte, Ankara’nın potansiyel gücünün emekleme aşamasında dahi sökmediğini bilir. Nitekim Türkiye 1974 Kıbrıs Harekâtı gibi jeostratejik çıkar ve bekasının açıkça söz konusu olduğu durumlarda ambargo tehdidine hatta ambargoların kendisine rağmen gerekli adımları atmaktan geri durmamıştır. Ankara’nın caydırıcılığı bu kararlılığında yatar. Daha ötesi aptal tehditler ve hedefsiz ambargolar potansiyeline meşruiyet arayan aktörler için ön açıcı olur. Bugün Türkiye’nin ulusal savunma sanayinde yerli unsurlarla gelişme kaydetmesinin ve kendi milli savunma stratejilerine sahip olmasının kökenini araştıracaklar elbette işe Johnson mektubu ile başlayacaklardır. Ankara’daki milli savunma aklı Johnson mektubunu ve büyük güçlerin aptal tehditler üzerinden haydut devlete dönüşme olasılığını hiç unutmadı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan kendisiyle yapılan bir gazete söyleşisinde, ABD ile rahip Brunson meselesini hiçbir zaman pazarlık konusu yapmadıklarını ifade ettikten sonra, Washington ile Ankara arasında en son yaşanan yaptırım tehdidi krizinin, ABD’nin bir süredir Türkiye’ye karşı uyguladığı psikolojik savaşın bir parçası olduğunu açıkça belirtiyor. Karadeniz-Akdeniz-Ortadoğu üçgeninde Türkiye’nin el güçlendiren bir bölge devleti olduğu biliniyorken, daha önemlisi Türkiye elindeki manivelaların ve kamuoyu desteğinin gücünün farkındayken, bu psikolojik savaşın parlak bir strateji olduğunu söylemek zor. ABD, İsrail-Mısır-Yunanistan üçgeni üzerinden Karadeniz-Akdeniz-Ortadoğu üçgenini zorlayabilir ama kendi Rusya politikasının asıl hedefi, Rusya’nın tam kontrol altında tutulması hedefini garantileyemeyeceğini de biliyor. Bu nedenle sürekli dönüp dönüp Türkiye kapısı zorlanıyor. Brunson’dan önce Washington’da belirli kesimlerin S-400’leri F-35 ile irtibatlandırdıklarını bu yüzden duyuyoruz. Keza altı senatörün Dışişleri Komisyonu’na bu konuyla ilgili olarak Türkiye’ye yaptırım öngören bir teklifte bulunduklarını da biliyoruz. Bu tehditlere dün muhatap olmuş, bugün de muhatap olan Ankara’da ise dünyanın sonun gelinmediği biliniyor. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan bir adım daha ileri giderek Ankara’nın ABD menşeili yaptırımlara da gerektiğinde hukuki yollardan cevap vereceğini bildirmesi Türkiye’nin bu konuda kararlı ve dik duruş üzerinden sahip olduğu diplomatik/siyasi caydırıcılık politikasını sürdüreceğini gösteriyor. Ticari pazarlarda hakimiyet için asıp kesen ABD, F35’ler üzerinden savurduğu tehditle, bu tehdidin işlememesi halinde, kime zarar vereceğini düşünmeli. Bu yüzden Erdoğan’ın F-35’lerin Türkiye’ye teslim edilmemesi halinde Ankara’nın da uluslararası tahkime başvurabileceğini ilan etmesi ciddiye alınması gereken bir karşı cevaptır.

Aslında, Ankara savunma sanayinde askeri silah ve teçhizat tedarikinde çoktandır bir çeşitlendirme politikası izliyor. Bu nedenle, Patriot’ların gelecekte tedarikinde yaşanacak zorlukları göz önünde bulunduran Ankara, nasıl S-400’lerin Rusya’dan satın alınması gibi alternatif yolu değerlendirmiş ise, F-35’ler söz konusu olduğunda piyasada mevcut bulunan diğer alternatifleri gerektiğinde değerlendirecektir. ABD’nin yalnızlaşması dediğimizde Trump’ı sevmeyenlerin sayısının armasını kastetmiyoruz, ABD’nin yalnızlaşması kendi kurup bozduğu düzene ekli potansiyel güçlerin tek tek ayrılmasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi dünyada her şeyin bir alternatifi var.

– Yeni jeopolitik ortam nasıl bir dünya hazırlıyor?

Uluslararası sistemde Trump yönetimi altındaki ABD, hegemonyacı ve saldırgan bir politika izlerken haydutlaşıyor. Bunun doğrudan bir sonucu olarak da hızla yalnızlaşıyor ve kendisini dengelemeye yönelik alternatif bir dengeleme sisteminin oluşmasına ön açmış oluyor. Kanıt mı; 7 Eylül 2018 tarihinde yapılması planlan İstanbul zirvesine Türkiye’nin yanı sıra Almanya, Fransa ve Rusya Federasyonu temsilcilerini göndereceklerini ve küresel – bölgesel sorunlar üzerinde istişare edeceklerini duyurdular. ABD’nin yaptırım uyguladığı Rusya ile ötekileştirmeye çalıştığı eski Avrupalı müttefikleri ve de tehdit edip durduğu Türkiye, Washington’un ben merkezli (önce Amerika) siyasetini her platformda panzehir arıyorlar. Bu noktada Türkiye’nin tüm bu tehditlerin gölgesine rağmen sadece BRICS değil ASEAN Zirvesine de davet edildiğini ekleyelim. Alternatif düzen kurma fikri, alternatif alıcı/satıcı olma düşüncesi maliyetli olduğu kadar cazip de. Tehlike çanlarının ABD için çaldığını duyanlar da var. Uluslararası ilişkiler disiplinin önde gelen akademisyenlerinden bir grup, 23 Temmuz 2018 tarihli Amerikan New York Times gazetesinde ‘uluslararası kurumları ve düzeni neden korumalıyız’ başlıklı bir bildiri yayınladılar. Trump’ın sistemde meydana getirdiği tehlikeye işaret eden Amerikalılar, mevcut sistemi İkinci Dünya Savaşı sonrası kuran ve hamilik yapan ABD’nin çıkarının, gene sistem içinde kalmaktan geçtiğini söylüyorlar. Haydutluk üzerinden kasalar dolabilir ama sonra, ya sonra?

Ankara ise, zaten kendi adına Türk-Amerikan ilişkilerinin nasıl kurtarılacağının formülünü Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın aracılığıyla duyurdu. “ABD’nin Türkiye’nin milli güvenlik endişelerini anlaması durumunda, Türkiye-ABD ilişkisini kurtarmak ve ileri götürmek hala mümkün.”

[Kıbrıs Bahçeşehir Üniversitesi İİSBF dekanı olan Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney aynı zamanda BİLGESAM başkan yardımcısıdır]

Advertisements

ALATURKA AİLESİ ÜYELERİ NE DİYOR?